Beşlik liste tadında bir hayat

Beşlik liste tadında bir hayat
Beşlik liste tadında bir hayat

Iben Hjejle ve John Cusack.

Nick Hornby'nin romanı 'Ölümüne Sadakat', kadın-erkek ilişkilerine son derece 'doğru' tespitlerle yaklaşır. Stephen Frears'ın uyarlaması 'Sensiz Olmaz' ise, 'evrensel' yapı üzerinde hareket etmeye özen gösterir
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Nick Hornby, İngiliz olmasına ve fazlasıyla ‘İngiliz’ hikâyeler yazmasına karşın Atlantik’in iki yakasında da sevilen bir yazar. Bizde de yayımlanan ilk kitabı ‘Futbol Ateşi’ ise futbolu karşılıksız sevenlerin başucu kitabı olmuş durumda. Halen üretmesine karşın, bugünkü ününü 1990’larda kaleme aldığı ‘Futbol Ateşi’, ‘Ölümüne Sadakat’ ve ‘1 Erkek Hakkında’ya borçlu Hornby. Son ikisi roman olan bu üç kitap , popüler kültür tarihine damgasını vurmuş ürünler arasında önemli bir yere sahip. Yazarın futbol ve müzikle yakın bağının yansımalarıysa eserlerinin ruhuna fazlasıyla sinmiş, onun imzası haline gelmiş durumda. Bu iki unsura ‘çok sevdikleri’ ve ‘hiç sevmedikleri’ boyutuyla yaklaştığı içinse, karakterinin değişmez bir parçası olan ‘taraftar ruhu’nu hep hissederiz onun metinlerinde. Sadece futbol ve müzikle sınırlı kalmaz bu durum, hikâyelerindeki karakterlerin insan ilişkilerinde de bir ‘taraf tutma’ söz konusudur. 

Özdeşleşme sıkıntısı
Nick Hornby’nin ikinci büyük eseri ‘Ölümüne Sadakat’, yazarın kadın-erkek ilişkilerini merkeze koyduğu, bir yandan da bunu müzik temelli argümanlarla desteklediği enfes bir metindir. Romanın başkarakteri Rob, hayatını ‘kadınları kaçırarak’ sürdüren 30’lu yaşlarının ortalarında bir plak dükkânı sahibidir. Bütün ilişkileri ‘bir nedenle’ sona ermiş, en nihayetinde son sevgilisi Laura’yı da elinden kaçırmayı başarmıştır. Ama birçok erkekte olduğu gibi, ‘sevdiği kadın’ı kaybettiği zaman onu gerçekten sevdiğini anlar ve gene birçok erkeğin yaptığı gibi saçmalamaya başlar. Laura’yı geri kazanmak için çabaladıkça da batışı hızlanır, kendini ifade etme zorluklarıyla baş etmenin üstesinden gelemez...
‘Ölümüne Sadakat’, hayatını ‘beşlik liste’ tadında yaşayan başkarakterin bu özelliğinin üzerinde yükselen bir yapıya sahip. Romanın açılışında, Rob’un ‘kendisine en çok acı yaşatan beş ayrılık’ı okuruz. Çocukluk aşkıyla başlayan bu liste, nihayetinde son sevgilisi Laura’ya bağlanır. Onu listeye almaya değer bulmadığını haykırır Rob, tipik erkek öfkesiyle. Ancak geçen zaman, Laura’dan ayrılmanın bu listedeki bütün kadınlardan daha fazla acı verdiğini gösterir ona. Hornby’nin karakterin ruh halini deşifre etmeye yönelik hamleleri kusursuz bir rotayı takip eder; Rob’un finalde ulaşacağı yeri işaretler yazar, sonrasındaysa bu noktaya varabilmek adına özenle ölçülüp biçilmiş bir hikâye kurgusuyla baş başa bırakır bizleri.
Hornby’nin romanında, iki ana karakteri ve onların hikâyesini takip ederken, yan karakterler de önemli roller üstlenir. Plak dükkânında çalışan Barry ve Dick, Laura’nın en yakın arkadaşı Liz, Rob’un kaçış yollarından birine dönüşen şarkıcı Marie, Laura’nın Rob’dan sonraki sevgilisi Ian, çiftin ebeveynleri ve tabii ki ‘beşlik liste’deki eski aşklar... Tüm bu karakterler, Rob ve Laura’nın serüvenini belli bir yere çeken öneme sahiptir hikâyede. İkilinin kırılma noktalarında söz sahibi olan bu isimler, kadın-erkek ilişkilerinin ‘hastalıklı’ doğasına katkıda bulunur, ‘büyük resim’ içinde kendilerine de pay çıkarmayı başarırlar. Ne istedikleri (ya da ne istemedikleri) konusunda net bir fikir sahibi olamayan Rob ve Laura, biraz da bu karakterlerin etkisiyle ‘hedef’e ulaşırlar.
‘Ölümüne Sadakat’i okurken ‘özdeşleşme’ sıkıntısı çekmeyeceğinizi söyleyebiliriz rahatlıkla. Kadına ve özellikle de erkeğe dair son derece ‘doğru’ tespitlerle duruma yaklaşan Nick Hornby, küçük bir ölçekte yaşanan serüveni anlatırken işi büyütüp ‘evrensel’ boyuta taşımayı başarır çünkü. Rob ve Laura’nın hikâyesinde kendinizden unsurlar bulur, deneyimlerinizin yansımalarını görürsünüz. Yazarın belli klişeleri hikâye içine akıllı manevralarla yerleştirmesi de bu durumun müsebbiblerinden biridir. Gereksiz ‘büyük laf’ denemelerine girişmez Hornby, ‘olduğu gibi’ görünen bir resim yapmaya sıvanır ve bundan etkili bir ‘cümle’ çıkarır. “Karşındakinin ne istediğini bilmeden kendi isteğinin boyutlarını ölçemezsin!” demeye çalışır bizce, evrensel bir soruna ‘basit’ bir çözüm de sunarak... 

Londra’dan Chicago’ya taşınır hikâye
Nick Hornby’nin cümlesini mükemmele yakın bir ‘sadakat’le beyazperdeye taşıyan İngiliz sinemacı Stephen Frears, 2000 yapımı (romandan beş yıl sonra) ‘Sensiz Olmaz’la ( Türkiye ’deki gösterim ismi bu ne yazık ki!) çizgiden taşmadan nasıl uyarlama yapılabileceği üzerine dersler verir. Hikâyeyi Londra’dan Chicago’ya taşıyarak epeyce risk almasına karşın, ‘İngiliz ruhu’na sahip romanı ‘Amerikanlaştırma’ derdine düşmez. Karakterlere ve onların eylemlerine sadık kalır, romanın içerdiği müzikal ruhu çarpıtmaz, metnin evrensel boyutu içinde kalmaya özen gösterir. Hornby’nin diyalogları da birçok sahnede virgülüne bile dokunulmadan kulağımıza çalınır. Başroldeki John Cusack’in de içinde olduğu dört kişilik senaryo ekibinin ince eleyip sık dokumasının sonucudur bu belli ki. İngiliz unsurların çok az ayıklanmasıyla hayat bulan bu senaryo, başkarakter Rob’un ayak izlerini görünür kılar ve izleyici için mükemmel bir atmosfer oluşturur. Özellikle plak dükkânı içindeki sahneler ve bu bölümlerdeki diyaloglar, filmin keyif verici yapısını öne çıkarır, gereksiz kasılmalardan uzaklaştırır.
Hikâyenin ‘beşlik liste’ mantığının filmde de etkili bir biçimde kullanıldığına tanık oluruz. Rob’un ilk andan başlayarak hayatının merkezine koyduğu bu ‘sistem’, ‘Sensiz Olmaz’da ete kemiğe bürününce daha da çekici hale gelir, metnin eğlence boyutunu tırmandırır. Bunda yönetmen Frears kadar oyuncuların da katkısı büyüktür. John Cusack, Jack Black ve Todd Louiso’dan oluşan ‘dükkân ekibi’, müziğin başrole yerleştiği muhabbetleriyle filmin ‘romantik komedi’yle sınırlı kalmasının önüne geçer, bir ‘müzik dağarcığı’ bombardımanına tutarlar bizleri. Laura’yı canlandıran Danimarkalı aktris Iben Hjejle, Marie’yi oynayan Lisa Bonet, Liz’de etkili görünen Joan Cusack, Ian’da kendinden nefret ettiren Tim Robbins, eski aşklarda tamamlayıcı performanslar sergileyen Catherine Zeta-Jones ve Lily Taylor gibi isimler de ‘üç kafadar’ın dünyasını bütünleyen kompozisyonlar çizerler.
Sonuca baktığımızda ‘Sensiz Olmaz’, Nick Hornby’nin İngiliz hikâyesini Chicago’ya taşır ama tipik Amerikan romantik komedilerine benzeme riskiyle yüzleşmez. Stephen Frears’ın İngiliz olmasının da büyük etkisi vardır bu sonuca varılmasında kuşkusuz. Yönetmen, Rob ve Laura’nın ilişkisinin ‘yerel’ nefes alıp verişini öne çıkarmaktansa, ‘her yerde yaşanabilir’ doğasına uzatır ellerini, filmini de bu temel üzerine kurar. Enfes soundtrack çalışması da ona epeyce yardım eder bu çabasında, müzik ruhumuzu beslerken aşk da yüreğimizi ve midemizi hareketlendirir.
Not: ‘Sensiz Olmaz’ın DVD’sini raflarda bulmanız mümkün.

ÖLÜMÜNE SADAKAT
Nick Hornby
Çeviren: Defne Orhun
Sel Yayıncılık
2009 (2. baskı), 262 sayfa, 16 TL.