Beton dilli bir edebiyat dehası

Beton dilli bir edebiyat dehası
Beton dilli bir edebiyat dehası

David Foster Wallece

Amerikan edebiyatının benzersiz ismi David Foster Wallace'ın 'İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'i karanlık ve baş döndürücü diliyle okuru deliliğin eşiğine getiriyor, ve dahi bir yazarın çok renkli, şenlikli dünyasına sokuyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

David Foster Wallace’ın düzyazısını okuma deneyimi, üzerinize beton dökülmesine benzer; hâlâ nefes almaya devam ederken, çevrenizin içinden asla çıkamayacağınız bir maddeyle kaplanmakta olduğunu görüp afallarsınız. Az sonra sözcükler katılaşacak ve siz onların arasında hareketsiz kalacaksınızdır, bunu hissedersiniz. Ne de olsa kitapta konuşan dilin gittiği yer, sonsuza dek kendisidir. Size takip ederek zevkine varabileceğiniz bir öykü anlatmak yerine sürekli kendi içinde daireler çizerek ulaştığı istasyon fazlasıyla depresiftir (burada Thomas Bernhard’ın ‘Beton’ isimli kısa romanını da hatırlamalı) ve buraya gitme deneyimi de insanın akıl sağlığını yitirmesine benzetilebilir. Yirmi üç öyküsünü bir araya getiren ve David Foster Wallace’ı Türkiye ’deki okuyucuya hak ettiği genişlik ve kapsamda sunan ilk kitap olma özelliğini taşıyan ‘İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler’e de bu karanlık fazlasıyla hâkim. Çağdaş edebiyatın en yaratıcı örneklerinden biri olan ve okurken mide bulantısı, baş dönmesi, nefes darlığı gibi etkilerde bulunması olası Depresif Kişi öyküsü, depresyon tedavisi gören bir kadını anlatıyor ve üçüncü kişi olarak bahsettiği hastasının tedavi sürecinin anlatılış biçimi, bir süre sonra tedavinin kendisinin bir metonimisine, yani hem temsilcisi hem de bir parçasına dönüşüyor. Öykü, tedavi gören depresif kişinin yaşadıklarını anlattığı olay örgüsü yüzünden değil, anlatılışında tedavi süreciyle paralellik kuran korkunç tekdüzelik ve kendine dönüşlülük yüzünden hakiki bir hale geliyor. Bir örnek: “Depresif kişinin İnziva Haftasonu’ndaki deneyimleri beraberinde gelen ve acımayla yüklü bir ‘Başkasını Suçlama Oyunu’ olarak kolaylıkla nitelenebilecek olan, su yüzüne çıkmış kızgınlıklar ve bunlara bağlı suçluluk duygusu ile utancı işleyen depresif kişi ve terapistin vardığı ortak nihai karar, depresif kişinin Destek Sistemiyle bu deneyimin hislerini ve kavrayışlarını paylaşmak gibi bir duygusal riski alması, ama bunu sadece o sırada ona en yakın ve onu yargılamadan, destekçi bir tarzda yanında olduğuna inandığı iki üç elit, ‘çekirdek’ üyeyle yapması oldu. Bu kararın en önemli koşulu da depresif kişinin bu kızgınlık ve kavrayışları paylaşma konusunda tereddüt ettiğini açıklaması ve onlara bunların kulağa çok acınası ve suçlayıcı gelebileceğinin farkında olduğunu da bildirmesi ve bu potansiyel olarak acınası ‘atılımı’ onlarla sadece terapistinin kararlı ve kesin önerisi nedeniyle paylaştığını belirtmesiydi...” 

Tekrar ve farklılık
Harper’s, New York Times Magazine, The Paris Review, Esquire gibi hiç de ‘marjinal’ diyemeyeceğimiz, ana akım yayınlarda ve bunların yanı sıra daha küçük edebiyat dergilerinde yayımlanmış öykülerden oluşan kitap, ‘Sanayi Sonrası Yaşamın Radikal Bir Şekilde Kısaltılmış Tarihi’ adlı çok kısa bir öyküyle açılıyor. Okuyalım: “Tanıştırıldıkları zaman, kendini beğendirme umuduyla, bir espri yaptı. Kız, kendini beğendirme umuduyla, bol bol güldü. Sonra ikisi de eve arabalarıyla yalnız döndüler, dosdoğru ileri bakarak, suratlarında aynı çarpıklıkla. Onları tanıştıran adam ikisini de pek sevmezdi ama sever gibi davranır, her zaman iyi ilişkiler kurması gerektiğine inanırdı. Kimse bilemez, sonuçta, şimdi biri biliyordu biri daha biri daha.” Burada merak uyandıran anlatının tuhaf bir biçimde bölünerek dil içine yerleşmiş bir makineye bizi ulaştırması, sonraki öykülerin yapıları hakkında yeterli ipucunu veriyor. “Şimdi biri biliyordu biri daha biri daha” sonsuza dek sürecekmiş gibi görünen tekrarlarıyla dilin kurumsallığını ve tekrar ve farklılık üzerine kurulu yapısını belirginleştiriyor ve dil yoluyla (mesela bir ‘depresif hasta’ya) yapılabilecekleri bize duyumsatıyor. Bir sonraki öykü ‘Ölüm Son Değil’de ise huzur verici bir manzaranın içinde buluyoruz kendimizi, yarı yatık bir şezlongun üzerinde Newsweek dergisi okuyan elli altı yaşında bir yazar yatıyor. “...evinin böbrek şekilli havuzunun kenarında siyah bir Speedo mayoyla oturuyor ya da yatıyordu - ya da en doğrusu sadece ‘uzanmıştı’ havuzun taş kıyısına, şimdi taşların mozaiklerine göre 35 derecelik açıyla dört çentik yatık olan portatif şezlongdaydı, 15 Mayıs 1995 günü, sabah saat 10.20’de, Amerikan edebiyatının antolojilere alınan şairleri arasında dördüncü sıradaki isim, şemsiyenin yakınında ama şemsiyenin gölgesine tam girmeden...” İlk başta tek bir cümleden ibaret olacağını sandığınız, uzun tasvirlerle bu şairin şimdiki zamanını resmeden anlatı, şairin evinin çevresindeki mutlak sessizlikle sonuna ulaşırken aniden bir dipnotla sarsılıyoruz: “Bu, tümüyle doğru değil.” Metnin sonuna gizlenen bu beklenmedik olumsuzlamanın etkisi, bir ara Türkçeye musallat olmuş “dermişim!” kalıbına da, bunun İngilizcedeki versiyonu “not!”a da benzemiyor. Ne de olsa Wallace’ın anlatıcısı, tarif ettiği manzaranın “tümüyle” doğru olmadığını söyleyerek bizi doğrularla doğru olmayanların birlikte oluşturduğunu şimdi anladığımız bir anlam öbeğinde kendi kararlarımızı vermeye çağırıyor (bu da öyküde anlatılan ‘edebiyatımızın dehası, dev sanatçımız, büyük yaratıcımız’ın ne ölçüde kurulmuş bir efsane, bir yaratı ve ne ölçüde özgün bir deha olduğu sorusunu gayet yerinde olarak gündeme getiriyor). 

Hayat muhasebesine girişelim!
‘Daima Yukarıda’ adlı öyküde ise kırk altı yaş daha genç bir karaktere bakıyoruz. “Doğum günün kutlu olsun” cümlesiyle başlayan öykü, on üçüncü yaş gününü kutlayan bir çocuğun duyarlıkları arasında çok narin bir dille geziniyor. Çocuğun yapış yapış, hareketli ve dalgın düşlerinin içine giriyoruz: “kendini bırakmış kıvrımlar, delice çalışan pistonlar, ısı ve büyük bir düşüşle dopdolu.” Çocuk Tuscon’daki bir halka açık havuzda suya atlamaya hazırlanırken akşamki kutlamayı düşünüyor, bir yandan da çocukça bir “hayat muhasebesi”ne girişiyor. Herkesin mayolarla arz-ı endam ettiği ve psikolojilerin gittikçe kırılganlaştığı bu öykü akla Salinger’ın Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün’ünü getiriyor. “İşte atlama tahtası. Birazdan eve dönmek isterler. Tırman ve bitir artık bu işi. O temiz maviden kurtul. Neredeyse ağarmışsın; gevşemiş, yumuşamış ve tazelenmişsin; parmak uçların buruş buruş... Tenekemsiliği artan müziği daha yüksek sesle duyuyorsun şimdi, bağrışlar daha yakında, suda hareketlilik artıyor.” Bunu izleyen bölümlerde, atlama tahtasındaki lekeler, tepeden izlenen havuzda hareket eden insanların belirsiz figürlerine karışıyor ve Joyce’unkine yaklaşan aşırı duyumsal bir anlatı bizi havuza atlamaya hazırlanan çocuğun aklına sokuveriyor: “Aşağı bak. Şimdi kıpırdıyor güneşte, teninin tatlı tuzunun buğusuyla kızıl kızıl parlayan ışık benekleriyle uzanıyor. Kare havuz soğuk, mavi bir çarşaf. Soğuk, sadece bir tür sertlik.” 

Psikolog eleştirmen
‘Bir Anlamı Yok’ başlıklı öykünün ismi, Macbeth’deki ünlü deyişten geliyor (“Yaşam bir budalanın anlattığı, ses ve öfke dolu, hiçbir anlamı olmayan bir hikâyedir”) ve on dokuz yaşında bir gencin on yıl önce yaşadığı bir olayı anımsamasına odaklanıyor. Okuldan gelip televizyonun karşısına geçen çocuk, aniden babasının kendisinin karşısına geçtiğini ve “çükünü burnumun dibinde salladığını” hatırlıyor. Ardından hassas bir biçimde babasının “çükü”nün ayrıntılarına odaklanıyor ve çocuğun babasının cinsel istismarına maruz kalması olasılığının verdiği ürpertiyle babasının “çükü”nü anlatışındaki ironik sesin mizahı arasında kalan okuru ne hissetmesi gerektiği konusunda çaresiz bırakıyor. “Onu suratıma sallayıp duruyordu, hiçbir şey söylemeden ya da hiçbir açıklama getirmeden, pisuvar başındaymış gibi, silkeler gibi sallıyordu, ama ayrıca tehdit eder ve biraz dayılanır gibi de yapıyordu bunu sanki onu da hatırlıyorum, çük sanki suratıma dayadığı bir yumruktu ve tek hatırladığım kafamı sağa sola, başka yerlere çevirip durduğum, onu suratımdan uzak tutmaya çalıştığım (çükü)”. Bu tür bölümler (2008 yılında kendini asarak intihar eden) David Foster Wallace’ın, kitaplarından müteşekkil “cesedi”ni, onun depresyonunun semptomlarını tespit etmek amacıyla okuyan ‘psikolog’ eleştirmenlerin ağzının suyunu akıtacak hassas ayrıntılarla dolu. Hatta, ‘Bir Tür Hediye Olarak İntihar’da çocukluğundan itibaren kendinden nefret eden, anne ve babası onu gerçekte hiç dövmemiş, disipline sokmaya kalkışmamış olsa da her şeyden korkan kadın karakterin açıklayamadığı nefret ve tiksinti duygularını tarif eden bölümlerin ardından gelen şu cümleyi okuyunca insan çevredekilerin duyabileceği bir şekilde yutkunmadan edemiyor: “Elbette bunların hiçbirini dile getiremezdi. Ve böylece -bütün çocuklar gibi sadece annelerden bekleyebileceğimiz o kusursuz sevginin karşılığını vermeye can atan- oğul, bütün bunları onun yerine dile getirdi.” (Burada ‘psikolog’ eleştirmen notlarını alır: Wallace’ın bir ablası var mıydı? İntiharının sebebi, onun mutsuzluğunun intikamını almak mıydı? Araştırınız.)
Televizyon programlarının piyasasını antik Tanrılarla iç içe geçirerek tarif eden ‘Tri-Stan: Sattım Sissee Nar’ı Ecko’ya başlıklı öykü tek bir sıfatla özetlenebilir: olağanüstü. Biçimsel olarak en cesur öykü ‘Datum Centurio’ adını taşıyor ve bir ansiklopedi maddesiyle bilgisayar yazılımı kodu arasında gidip gelen yapısı ve cümleleriyle (“Beşduyusal örnek desteği için, nöral kabloyu takıp şöyle yazın: ROM\C.A.D.PAK\5MESH\*.*”) başka hiçbir şeye benzemiyor. Ancak bu öyküden de, kitaba adını veren, daha sonra filme de çekilen ve en büyük mahareti cinsel deneyimleri hakkında konuşan karakterlerin anlatımlarındaki ‘ses’i yakalamak olan, kitaba parça parça yayılmış ‘İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler’den de daha ilgi çekici olan parça, bir anlamda postmodern edebiyat üzerine eleştirel bir manifesto olan ‘Sekizli’. Burada yazar, postmodern taktikler diyebileceğimiz edebi teknikler üzerine düşünürken onları uygulamış ve onlarla konuşmuş da oluyor. “Sizi kendi kendinin farkında olan içe dönük bir budala gibi ya da fiyaskosunu bir metaboyuta kaçmak suretiyle fiyaskonun kendisi hakkında yorum yaparak kurtarmaya çalışan o yönlendirici psödo-postmodern dangalak sanatçılardan biri gibi göstermeye yol açabilir. En iyi niyetli yorumla bile, çaresiz görünürsünüz. Hatta zavallı gibi. Her koşulda bu, sizi okurların oturup kendilerinin çözümsüz karmaşasından kaçmak ve daha önceden hazırlanmış bir anlam dünyasına girmeye çalışmak istedikleri zaman okudukları edebiyat sanatçısının olduğuna inanmak isteyecekleri gibi bilge ya da güvenilir ya da başarılı göstermeyecektir.” ‘İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler’, 1970’lerden bu yana üretilen edebiyatın ‘postmodern’ olarak adlandırılan bölümünün içinde insanın şefkat ve hoşgörü duygularının patentini sonsuza dek satın almış gibi davranan ‘çokkültürlü roman’ın dışında başka olasılıkların da olduğunu hatırlatıyor: Postmodernizm kapitalizmin dili olabildiği gibi onun dilini yıkan bir dili de üretebilir. O zaman postmodern tırnak işaretleri arasına aldığımız şu cümleyi dramatik bir ses tonuyla okuyunuz: “Yazılmış en heyecan verici üstkurmaca metinlerden biri sonunda Türkçede.” Sabri Gürses’in çevirisi ülkedeki bütün çeviri ödüllerini birden almasını gerektirecek derecede iyi. Wallace’ın ölümüne dair ‘psikolog’ eleştirmenlerin sayıklamalarını boş verip bu kitabı alın ve onlarca satırdan oluşan dipnotların dipnotlarını ve gerçekte okuması imkânsız yapısıyla yazının yazıyla yazıya yapabildiklerini görün.

İĞRENÇ ADAMLARLA KISA GÖRÜŞMELER
David Foster Wallace
Çeviren: Sabri Gürses
Siren Yayınları
2011, 352 sayfa, 24 TL.