'Bilgi'nin ağacında yetişenler

'Bilgi'nin ağacında yetişenler
'Bilgi'nin ağacında yetişenler
Bazı ülkelerde ders kitabı olarak da okutulan 'Bilgi Ağacı' bilime ilgi duymaya başlayan okurlar için son derece cazip bir seçenek. Biyoloji hakkında temel kuramlar yanısıra 'bilgi', 'düşünce' ve 'dil' de kitabın ilgi alanları içinde
Haber: YONCA CİNGÖZ / Arşivi

‘‘Yapmak bilmektir, bilmek yapmaktır.” “Söylenen her söz, biri tarafından söylenmiştir.” Şilili iki bilim insanı, Humberto R. Maturana ve Francisco G. Varela ‘Bilgi Ağacı’ isimli eserleriyle bu iki aformizmayı geliştirdikleri biyolojik teoriyle açıyor. Yazarlar ‘bilmenin biyolojisi’ni basit ve akıcı bir dille, bol örnekle anlatırken, aynı zamanda bizi biyoloji dünyasının ABC’sinde bir yolculuğa çıkarıyor... Şili’de liselerde, ABD’de üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan bu metin, içindeki derin biyolojik analizlere rağmen yalnızca biyologların veya yaşam bilimcilerin kavrayabileceği bir eser olmaktan uzak. Aksine bu kitap , bilime merak duymaya yeni başlamış bir okur için dahi cezbedici. Yazarlar her adımda önce konvansiyonel tanım ve fikirleri basitçe sunuyor, ardından kendi teorilerini bunlara eklemliyor. Böylece kitabın içeriğinde bu alanla iç içe olmayan okurun hevesini kıracak hiçbir engel kalmıyor.
Kitabın girişinde, “bilinçli düşüncenin kökeni (nasıl doğduğu, doğada nasıl ortaya çıktığı konusundaki) konusundaki bin yıllık cehaletimiz” ile tanışıyoruz. Yazarlara göre toplumsal yaşamın çıkmazlarını aşamamamızın, savaşları, kör çatışmaları durduramamamızın nedeni bu süregelen cehaletimiz. Türümüzü “toplumsal bir düşünümsel yaratıcılığa” taşıyamıyoruz. Çok güvendiğimiz akılcılığımızın sınırlarından çıkamıyoruz. “Bizler şüpheye yer bırakmayan, sıkı sıkıya bağlandığımız algılarımızın, kesinliğin dünyasında yaşama eğilimindeyiz: Kanaatlerimiz, gördüklerimizin gördüğümüz gibi olduğunu kanıtlar ve doğru bildiğimiz şeyin bir alternatifi söz konusu değildir. Bu bizim gündelik halimiz, kültürel duruşumuz, genel insanlık halimizdir.” Böylece sonunda kaçınılmaz çatışmalarımızla baş başa kalıyoruz. Bu çıkmazdan çıkmanın yolu ise, bilmeyi bilmek, nasıl bildiğimize dair önyargılarımızı yıkıp canlı olmanın, insan olmanın, dilin, zihnin ve bilincin anlamlarını, kısacası doğamızı yeni baştan öğrenmek. 

‘Bilişsel totoloji’ bu demek...
Hikâyenin kökü büyük patlamaya kadar gidiyor. Güneş sisteminin oluşumunu, canlı organizmaların ortaya çıkışını anlatan Maturana ve Varela, ezberimizi ilk kez burada, ‘otopoiezi’ kavramını ortaya atarak bozuyor. Buna göre canlıların temel özelliği, ‘kendi kendini var etme’ özerkliğine sahip olmaları. Böylece bildiğimiz anlamda ‘ hayat ’ başlıyor... İnsan, “soyu tek hücreye dayanan hücre birliklerinden” doğan bir canlı türü olarak doğal seleksiyon ve evrim süreçlerinden geçerek bugünkü yapısını kazanıyor. Devamında şu sorulara yanıt aranıyor: Peki, insan soyunun bugünkü öğrenilmiş davranışları nasıl ortaya çıktı? Ve nasıl oluyor da insan kendi kendisini, kendi dilini, kelimelerini tanımlayabilen bir varlık? Kendi kendimizin bilgisine ve bildiklerimizin bilgisine nasıl sahip olabiliyoruz?
Bu soruya yalnız benlikle ve yalnız çevre ile açıklama getiren iki anaakım yaklaşıma karşın Maturana ve Varela üçüncü bir yolu işaret ediyor, kendi deyimleriyle ‘bıçak sırtında’ ilerliyorlar: Bilgi, bizi kuşatan nesneler dünyasından bize gelmez. Buna karşılık nesnelliğin olmadığı, her şeyin belirsiz olduğu bir dünyada, yalnızca kendi iç dünyamızın varlığıyla, dünyamızı tamamen icat ederek de yaşamıyoruz. Bilmek, tam da bilen ile bilinen arasındaki döngüsel bağ sayesinde özgüllük kazanıyor. ‘Bilişsel totoloji’ bu demek: Biz insanlar, bilginin içeriğinin bilginin ta kendisi olduğu bir bilgi alanında var oluyoruz.
Yazarlar, işe, ‘bilmek’ kavramını “canlının dünyasını yaratırken belirli bir ortamda varlığını sürdürmesine imkan sağlayan”, etkin bir eylem olarak tanımlayarak başlıyor. Buradan hareketle, “yaşamak, bilmektir(yaşamak, canlı bir varlık olarak varoluş içerisinde etkin eylemlerde bulunmaktır.)” İnsansı fosillerden bu yana insan evriminde gözlemlenebilen yoğun sosyal yaşantı insanı sinir sistemine sahip diğer sosyal omurgalılardan evrim sürecinde ayrıştırıyor. Biyolojik veriler, önce dilin temelini oluşturan davranışların, sonra bu davranışların sürekli tekrarı ve yeni nesillere aktarılmasıyla dilin oluştuğu fikrini kuvvetlendiriyor. Dilin ortaya çıkışı ise zihin, özbilinç ve benliğimizi mümkün kılıyor. Bugün dil içinde varolan özbilincimiz sayesinde biz insanlar, kendi kendimizin ve deneyimlerimizin tasvirlerini yapabilen canlılarız. ‘Bilgi Ağacı’nın yaklaşımıyla bu da tam olarak ‘insan olmak’ demek. Yani insan, “sürekli geri dönüp tekrarlanan bir işlemle toplumsal olduğu kadar (dil) kendi kendini var eden süreçlerden geçerek, sürekli kendimize ilişkin tanımlar üreterek” ‘insan’ oluyor. Zira, “Yaptığından başkasını bilmek mümkün değildir. O halde belki insan olarak varlığımız sürekli bir insan yaratısıdır.” 

‘Bir arada yaşam’a ulaşabilmek
Nasıl bildiğimizi bildiğimizde ise, bu farkındalık bizi kaçınamayacağımız bir ‘etikle’ yüzleştiriyor. Diğer türdeşlerimizle ortak bir yaşam sürebilmenin koşulu, çatışmayı yenmek. Eylemimiz ile algımız arasındaki, bilme eylemi içindeki döngüselliği görmek, toplumsallığımız içinden bakarak bireyoluşlarımızı kavramak, “söylenen her sözün biri tarafından söylendiğini” hatırlamak zorundayız. Böylece sığınageldiğimiz kesinliklerimizin, tekdoğrucu fikirlerimizin konforlu kuyusundan çıkabilecek, bize ‘öteki’ gelen fikirleri anlama çabasını biteviye sürdürerek gerçek bir ‘bir arada yaşam’a ulaşabileceğiz.
Yazarlar biyolojik araştırmalardan derledikleri bilgilerle destekledikleri savlarını sonuçlandırırken umutlu. Zira insan, türünün ilk örneklerinden beri sosyal bir canlı ve dilini bulduğundan beri dünyasını oluşturma, betimleme ve betimledikçe değiştirme kudretini elinde tutuyor. Bilişsel alanımız genişledikçe, bu kudret çatışma alanlarından uzlaşı alanlarına yönelebilir. Bunun yolları çeşitli: “Mantık yürütme, düşünme, bir yabancıyla karşılaşma.” Bunun için ciddi bir yol da ‘sevgi’ yani “diğer kişinin yanımızda olmasını kabul etmek”. Sevgi, bu teze göre toplumsal olguların biyolojik temeli. Yazarlar bu fikirlerini şu sarsıcı cümlelerle özetlerken insanlığımızı sarsıyor:
“Sevgi yoksa, başka insanların yanımızda olmasını kabul etmiyorsak toplumsal süreç olmaz ve dolayısıyla insan olmak imkansızdır. Başkalarını kabullenmeyi engelleyen her şey – yeterlilik olsun, hakikate erişim olsun, ideolojik kesinlik olsun – toplumsal sürece zarar verir çünkü bu toplumsal süreci oluşturan biyolojik sürece zarar verir. Kendimizi kandırmayalım: Ahlak dersi ya da sevgi vaazı vermiyoruz. Yalnızca biyolojik olarak sevgi olmadan, diğerlerini kabullenme olmadan hiçbir toplumsal fenomen olmayacağını ifade ediyoruz. Eğer buna rağmen bir şekilde bir arada yaşıyorsak sevgi görüntüsü altında kayıtsızlık ve yadsımayı yaşıyoruz demektir.”

BİLGİ AĞACI
İnsanlık Anlayışının Biyolojik Temelleri
Francisco G. Varela, Humberto R. Maturana
Çeviren: Mahir Ünsal Eriş
Metis Yayınları, 2010
260 sayfa
21 TL.


    ETİKETLER:

    hayat

    ,

    kitap

    ,

    Bugün

    ,

    Yaşam

    ,

    Ahlak