Bilimle hurafe arasında

Bilimle hurafe arasında
Bilimle hurafe arasında
Bu yıl iki Chesterton kitabı yayımlandı: 'Don Kişot'un Dönüşü' ve 'Gurur Ağaçları'. Yazar, her iki romanda da, ilkinde hicivle, ikincisinde acı bir alayla, akla duyulan 'iman'ı sorguluyor
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

1874 yılında doğup ilk eserlerini 20. yüzyılın başlarında vermesine rağmen Türkçeye ilk kez 1986 yılında çevrilen G.K. Chesterton, ülkemizde daha çok polisiye yazarı kimliğiyle tanındı. Çok da yanlış değil aslında; çünkü kendisinden sonraki polisiye yazımını ciddi biçimde etkileyen, yarattığı Peder Brown tipi sinema ve TV dizisi uyarlamalarıyla popülerleşen Chesterton’ın karakteristiğini en iyi yansıtan polisiye tarzında yazdığı hikâye ve romanlardı.
İngiltere ’nin, hatta Avrupa’nın en kaotik döneminde, 1874 yılında Londra’da doğmuştu Chesterton. İngiliz entelijansiyesinin rasyonel akla ve bilime duyulan hayranlıkla geleneklere sıkı sıkıya sarılmış muhafazakarlık arasında sıkıştığı yıllar. Sanat ve edebiyata da yansıyan bu gerilim yeni türlerin ve akımların doğmasına neden olmuştur. J. Joyce, W. Woolf gibi modernist yazarları, Altın Çağ polisiyelerini yaratan bu süreçtir. Ancak aynı süreçte C. Dickens, Stevenson, Thomas De Quincey ve E.A. Poe gibi yazarların etkisi de büyüktü. Chesterton’da bu etki önemli olmakla birlikte kendine özgü bir yol çizmeyi başarmıştır.
1988’de Bay Perşembe ile tanışmıştık Chesterton’la. Ardından Garip Ticaretler Klübü, Apollon’un Gözü ve Peder Brown’un Maceraları geldi. Bu üç kitap da polisiye türdeydi. Bu yıl içerisinde yayımlanan Don Kişot’un Dönüşü’nde ve son Chesterton çevirisi Gurur Ağaçları’nda ise farklı bir Chesterton çıkıyor karşımıza. Her iki romanda da, ilkinde hicivle, ikincisinde acı bir alayla, akla duyulan ‘iman’ı sorguluyor.
Kısa bir roman Gurur Ağaçları. Kısa ve basit. İngiltere’nin güney kıyılarında ücra bir yerdeyiz; Cornwall bölgesinde, Cornwall kadar ücra bir bir köyde... Köyün toprakları Vane Ağa’nın mülkiyetinde. Vane Ağa, İngiliz eğitimi almış, İrlanda kökenli bir toprak ağası. Büyük devlet okullarından birinde aldığı İngiliz eğitimi, “gençlik çağında zekâsının kusursuz işlemesini ve aynı zamanda olduğu yerde kalmasını sağlamış”!.. Aptalca davranışlardan uzak biri olmakla övünen ama sürekli olarak aptalca şeyler yapan Vane Ağa’nın en büyük sıkıntısı köylülerin bir hurafeye olan inançları. Köylüler; bir Kelt klanı kadar birbirleriyle hısım, trajik, eşsiz bir ırktan geliyorlar. Bu topraklardaki varlıkları soylulardan çok daha eski. Artık nesli tükenmekte, belki de tükenmiş olan bir ırktan gelen köylüler gurur ağaçları da denilen tavuskuşu ağaçlarının lanetli olduğunu, insanları yuttuğuna inanıyorlar. Yazar; hikâyede önemli bir rol oynadığı için doğayı ve ağaçları gotik bir hava verecek biçimde tasvir etmiş; “... alçak ve boyları az çok eşit, dolayısıyla düz ağaçlıkta, üç ayrı yerde, köy evlerinin çatıları arasında sivrilmiş bir kilise kulesi ya da dalgalar arasında yanan bir deniz feneri gibi aşağı kısımları çevrelerindeki sık ormana batmış ya da orada kaybolmuş üç ağaç, göklere uzanmaktaydı. Bu ağaç uzantılarında garip bir güney havası vardı, Britanya’nın ta İspanya ve Afrika’ya, hatta güney yıldızına değecekmiş gibi uzanan en güneydeki yarımadasından bile daha güneyliydiler sanki. Derimsi yaprakları çevrelerindeki sarı-yeşil ölgün sisin arasından fırlıyordu, renkleri doğal yeşil değil de iskelekuşunun renkleri gibi mavi ile karıştırılmış bir yeşildi. Ama insan bu ağaçların birbirlerine sokulup kaçmakta olan bir sığır sürüsünün üzerine uzanmış üç başlı bir ejderha olduğunu sanabilirdi pekâlâ...”
Ağaçlar hakkındaki rivayetlerden bıkan Vane ağa, hurafelerin saçmalığını kanıtlamak için geceyi ağaçların yanında geçirmeye karar verir. Kızı ve dört konuğun şahitliğinde başlayan deneme Vane ağanın ortadan kaybolmasıyla sonuçlanır. Ormanı didik didik eden aramalarda ağaya dair bulunan tek iz şapkası olunca arkadaşları hurafelerden değil cinayetten şüphelenirler. Bu andan sonra hikâye deliller ve akıl yürütmelerle ilerleyen bir cinayet soruşturmasına dönüşecek, giderek karmaşıklaşacak ve süpriz bir finalle noktalanacaktır...

Bir yazarın meselesi
Chesterton ismi ve polisiye kurgusu yanıltmasın; Gurur Ağaçları polisiye türde yazılmamış. Hatta polisiye kurgusu için Chesterton’a hiç yakışmayacak kadar basit ve şematik demek mümkün. Ama Gurur Ağaçları’nda başka bir meselesi var; tıpkı Quincey, Stevenson, Poe gibi ustaları gibi, Chesterton da cinayet, gizem, korku gibi öğeleri manevi bir gerçekliğe ulaşabilmek için hayal gücü uyarıcıları, yabancılaştırma efektleri olarak kullanmış. Yarattığı gizem ve gotik atmosfer Stevenson ya da Poe tarzı bir hikâye çıkarmak için çok elverişli bir zemin yaratmışken Chesterton tekinsizliğin kıyısından ayrılıp eleştirdiği rasyonelliğin sularına dalıyor. Cinayet soruşturmasındaki akıl yürütme ve çıkarımlarla ince ince dalgasını geçmekteki maksadı aklın herşeye kadir olmadığını kanıtlamak. Vane ağanın akla olan bağlılığı ile köylülerin hurafeler olan inancının benzerliğini göstermek. İşte bu noktada bütün oyunu kuranın Doktor Brown tiplemesi olması önemli. Bilim insanı o; ama tıpkı ünlü adaşı detektif- Peder Brown gibi, akıl yürütme ve aklın yetmediği yerde sezgiye ve sağduyuya güveniyor. Chesterton dünya görüşünü Doktor Brown’ın ağzından dile getirmiş;
“... köylüler haklıydı. Ancak bunu böyle söylediğimde biri çıkıp, ‘Ama peki siz bunun doğaüstü olduğuna inanıyor mıısunuz?’ diye haykıracaktı. Aslında siz hepiniz de bunu söyleyeceksiniz; işte benim tek şikâyetim de bu. Bu batıl inanç kuşkuları ve korkudan korkma durumları, yüzlerce hastalığın keşfedilmemesine, yüzlerce insanın ölmesine neden olmuştur diyorum ben. Daha başlangıçta bu olgular ormanı arasından gün ışığını görmezseniz, ormana girmezsiniz. Değerli onurunuzu mucizelerden korumak için doğal açıklama dediğiniz şeyi yapacağımıza önceden söz veremezsek, yalın öykünün başını bile dinlemeyeceksiniz. Diyelim doğal bir açıklama yok! Ya da diyelim var, ama biz bu açıklamaya ulaşamıyoruz! Diyelim açıklamanın varlığı yokluğu konusunda hiçbir fikrim yok! Bilmediğim olgularla uğraşmanın sizinle ya da benimle ne ilgisi olabilir? Güdülerim olması gerektiğini söylüyor bana; araştırmalarım sonuna dek izlenirse; korkunç bir sıtma benzeri, polen etkisini andıran bir durum olduğu görülecek ve bu bütün olguları açıklayacaktır. Açıklamayı hiçbir zaman bulamadım. Ancak olguları buldum. Şu tepedeki ağaçlar, tepede dikilmiş önüne geleni iri bir sopayla yerle bir eden devler gibi sağa sola ölüm saçıyorlar.”
Her şeyin akılla açıklamaya çalışan, açıklayamadıklarını boş inanç olarak damgalayan, boş inançlara inananları küçümseyip dışlayan modern düşünce tarzını, modernizmin geleneği tasfiye ederken yarattığı manevi boşluğu kendine özgü bir uslupla ele almış Chesterton. Karşıtlıklar kurmuyor; ne akla düşman ne bilime. Zamanı tersine çevirmek, geçmişe sığınmak niyeti hiç yok. Tersine, insanlar için, daha güzel bir dünya için, yazmış hiciv dolu metinlerini;
“Söylenecek başka bir şey olduğunu sanmıyorum, gene de damarlarımda dolaşan birkaç söz var, onları söylemeye çalışacağım. Böylesine çok güvendiğiniz bu köylülere biraz daha güvenemez misiniz? Bu insanlar insan, bir anlamları var; babaları bile tümden ahmak değildi. Bahçıvanınız size bu ağaçlardan söz ettiğinde ona deli dediniz, ama o, bahçenizi deli biri gibi ekip biçmedi. Oduncunuza bu ağaçlar konusunda güvenmediniz, ama bütün diğer konularda güvendiniz. Yoksullar sandığınız kadar duyarsız ve mantıksız olsaydı bu dünyanın işleri ne olurdıı, düşündünüz mü hiç?”

Gözüpek bir tartışmacı
Yaklaşık 80 kitap, yüzlerce şiir, 200 kısa hikâye, 4000 makale ve birkaç oyun yazan Chesterton’ın ilgi alanı genişti; köşe yazarı, eleştirmen, tarihçi, oyun yazarı, romancı, ilahiyatçı... Hatta Hilary Belloc ile birlikte ‘Dağılım’ üzerine teorik bir ekonomi kitabı bile yazmıştı. Kalemini hangi konuda oynatırsa oynatsın gözü pek bir tartışmacıydı. Çeşitli gazete ve dergilerde köşe yazarlığı yaptı, Encyclopédia Britannica’ya maddeler yazdı. Din ve dünya sorunları üzerine polemik yazılarıyla, özellikle bu işin ustalarından yakın dostu Bernard Shaw, dönemin ünlü yazarları Rudyard Kipling ve H.G. Wells ile girdiği söz düelloları sayesinde gündemden hiç inmeyen Chesterton, ülkesindeki yaygın Protestan inancına karşı Katolikliği seçmişti. Shaw ve Chesteron, dönemin yeni düşünce biçiminin aldığı iki görünüm farklı uçlarıydı. İlki yükselen modernizmi, ikincisi Hristiyan inancını temsil ediyordu. Chesterton, yazılarının yanı sıra hikâye ve romanlarında da Hristiyan inancına ilişkin tema ve sembolleri kullanmıştır. Bu inanç onu sömürgeciliği ve modern toplumda insani değerlerin yitirilişini eleştirmeye götürecektir.

DON KİŞOT’UN DÖNÜŞÜ 
Gilbert Keith Chesterton
Çeviren: Bihter Sabanoğlu
Okuyan Us Yayınları
2010
448 sayfa, 18 TL.

GURUR AĞAÇLARI
Gilbert Keith Chesterton
Çeviren: Şemsa Yeğin
Kavis Kitap
2010
100 sayfa, 7 TL.