Bilineni yetkinleştirmek

Bilineni yetkinleştirmek
Bilineni yetkinleştirmek
Edebiyatımızda iyi romanlar ve öyküler bugün de az değil, çoğalması için uygun bir ortam da oluşmuş durumda
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Edebiyatımızın günümüzde öne çıkan en belirgin dört yolundan biri, anlatılanı, dolayısıyla bir hikâyenin kurgulanmasını önemsemek, bu arada klasik biçimleri yenilemek biçiminde tanımlanabilir. Bu tanıma bakılırsa, kolay görünüyor, çünkü geleneksel bir çizginin günümüzdeki devamından söz ediyoruz. Oysa bu yüzden çetindir bu yol. Kolayca tanımlanabilen ve uzun bir geçmiş boyunca bizim edebiyatımızda da sayısız örnekle anlatılabilecek bir edebiyat anlayışından, yaratım biçiminden, demek ki yinelendiğinde gereksizleşebilecek, yenilendikçe anlamı çoğalacak bir biçimden söz ediyoruz.

Bugünün genç yazarı ‘ Aşk -ı Memnu’ gibi roman yazmayı düşünmez, Yakup Kadri’nin yazdıklarını örnek almaz, Orhan Kemal’i okuyup kendine yakın bulur, ama onun günlük hayatın içine soktuğu edebiyatı oradan çıkarmayı amaçlar, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı ustaları arasında en başa koysa bile, ondan aldığı etkileri kendi yaratım sürecinde eritmeye çalışır. Özellikle 1980’den sonra geçmişle arasındaki kopukluğu kendi yaratıcılık serüveni için olumlu bir fırsata dönüştüren genç kuşaklar içinden, gene o büyük geçmişi kendilerine özgü biçimlerde sürdürmeye çalışan yazarlar çıkmıştı ki, bunların en önemli ikisi olan Orhan Pamuk ile Mehmet Eroğlu, bugün yazdıklarıyla da günümüz edebiyatının niteliğine önemli katkılar yapıyor. İkisi de verimliliklerini nitelikli romanlarla sürdürüyor.

Bu arada belleklerde derin izler bırakan gerçekliğin romanını yazmaya çalışan yeni yazarlar da var ki, Ayhan Geçgin özellikle belirtilmeli. Üstelik 1980 döneminin gençlerini, bir ayağını geçmişe uzatarak anlatmak, aradığımız, ama pek bulamadığımız tutumlardandır. Ayhan Geçgin, son zamanlarda ne yazıldığını soranlara verilecek en iyi örnekler arasında. Yazdığı üç romanın da bu yazının başında belirttiğim, gerçekçi, alışılmış biçimlerin uzantısı olduğu söylenebilir elbette. Kurmaca biçimler içinde yenilikler bulma arayışı yok onun, ama kendi biçimi içinde çok sağlam bir yapı kurmak, iyi örülmüş bir hikâye kurgulamak da asıl amacı. Bunu, ayrıca çok sağlam bir dil içinde yapıyor. Bunlar da bir yazarı içinde bulunduğu edebiyatın ortalama değerlerinden ayırmaya yetmezse, ki yetmez, bakış açısına bakılabilir. Ayhan Geçgin, yayımlanan üç romanıyla hem romanın belli bir konu, sorun ve hikâye üstüne kurulup hem de klasik biçimin bugün nasıl yetkinleştirilebileceğini gösterdi. Üç romanında da belli bir sorun çevresinde üç ayrı hikâye kurguladı, siyasal bir çıkış noktası var anlattıklarının ve onları da kendine özgü bir bakış açısıyla aldığı için, yazdıkları kendi türünde nitelikli örnekler olarak okunuyor. Bu arada üçüncü romanı ‘Son Adım’da bu kez ülkenin doğusuna doğru gidiyor ve öyle görünüyor ki, ilk üç romanında hiç indirmediği düzeyde, yeni bir romanla çıkagelecek.

Derin çizgilerden çıkmak
Hem geçmişten gelen egemen anlayışın, sözgelimi Sait Faik ile Sabahattin Ali’nin bireşimi içinden çıkıp hem de yeni biçimlerden yararlanarak tümüyle kendine özgü bir anlatı dünyası kurmak, üstesinden kolay gelinebilecek bir yaratım serüveni değil. Eski kuşakların gölgesinden yararlanmak iyi, ama oradan çıkıp kendi dikili ağacının altında yaşamaktır asıl olan. Mehmet Zaman Saçlıoğlu tam böyle bir noktada. Belki onu iyi tanıyan, sınırlı bir okur çevresinin ilgi alanında kaldığı için, yazdıkları yeterince değerlendirilemedi, ama sözgelimi ‘Beş Ada’ adlı kitabındaki öyküler, üstünde adamakıllı durmayı gerektiriyor. ‘Beş Ada’daki öyküleri bir türün içine sıkıştırmak yerine, her sözcüğü üstünde durmayı gerektiren yazınsal metinler olarak alınmalı. Gizemli hikâyeleri ve taşıdıkları tuhaf ve çekici atmosferleriyle de önemli olan bu öykülerin Latin Amerikalı yazarları hatırlattığı da söylenebilir. Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun son öykü kitabı ‘İki ve Keçi’ de bu arada.

Ayfer Tunç’un asıl kaygısı da yeni arayışlar içinde olmak yerine, sağlam öyküler ve romanlar yazmak. Bu kaygısı yazdıklarından anlaşılıyor. ‘Taş-Kâğıt-Makas’ ile ‘Aziz Bey Hadisesi’nden ‘Evvelotel’e, bugüne, kusursuz öyküler yazma tutkusundan sonra yazdığı romanları, Ayfer Tunç’u bu yazıda nitelikli örneklerini saptamaya çalıştığım anlayışın değerli yazarları arasına sokuyor. Biçimsel yenilikler onun için de önemli elbette, ama öne çıkan özelliği bu değil. Onda asıl önemli olan, kendi dilini kusursuzca kullanmak, başından sonuna okurun özenle okumasını gerektiren kurgulara sahip olmak, yazdıklarının daha önce yazılmamış olması –’Suzan Defter’ gibi parlak örnekler. Yenilik arayışımız kesintisiz olacaktır, ama uzun yıllar boyunca okunmayı sürdürecek metinlerin aynı zamanda, biçimi ne olursa olsun, kendi içinde doğru, tam, iyi kotarılmış ve her şeyden önce özgün ve sağlam bir dile sahip olanlar olacağı da unutulmamalı. ‘Yeşil Peri Gecesi’ ya da ‘Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Kısa Tarihi’ romanları da bugün ne yazıldığını merak edenler için gerçek anlamda ilgi çekicidir.

Siyasal olanı yazmak
Hüseyin Kıran, ‘Resul’ romanında tersine bir örnek verdi, ama siyasal hayatın edebiyata yansıdığı yer, çoğun yenilikçi ve biçimsel oyunların dışında duran, yapısı bilinen biçimler içinde kalan romanlar ve öykülerdir. Metnin merkezinde yer alan anlam ya da sorun belirgin bir önem taşıdığı için, onu iletmek asıl amaç olarak öne çıkar, öteki yazınsal öğeleri gözardı etmeden. 1980’den sonra gelen genç ustaların, bugün de verimini büyük bir canlılıkla sürdürenlerinden olan Mehmet Eroğlu’nun romanlarını böyle bir yerde görebiliriz. Mehmet Eroğlu genç kuşaklardan değil artık, ama bugünkü edebiyatımızı olumlu örneklerle anlatmak istediğimizde, onun romanlarını da önümüze koymalıyız. Mehmet Eroğlu, ilk romanları ‘Geç Kalmış Ölü’ ve ‘Issızlığın Ortasında’daki anlayışından uzaklaştı. Özellikle son on yıldaki verimi, yaşadığımız hayatın değişimini karşılamaya çalışan romanlarıyla oluşuyor. ‘Yarım Kalan Yürüyüş’, ‘Zamanın Manzarası’, ‘Belleğin Kış Uykusu’ ve sonrakiler, ülkenin son dönemindeki hızlı değişimin yazınsal karşılıklarını yaratmayı amaçlıyor ki, yalnızca bu bile önemlidir.

Ayşegül Devecioğlu’nun ‘Kuş Diline Öykünen’ romanı ve ‘Kış Uykusu’ öykü kitabı, ülkenin 1980’lerden sonra yaşadığı baskının içinden çıkan insanların gerçek ve acı hikâyelerini edebiyatın diliyle anlatıyordu ki, bu tür romanlar ve hikâyeler olmadan yaşanmaz. Tam da yaşarığımız siyasal hayatların nasıl yazılabileceğini iyi örnekleyen romanlar ve öyküler yazıyor Ayşegül Devecioğlu.

Mine Söğüt insan hikâyeleri yazıyor. İnsan hikâyeleri yazmak: bir özellik değil elbette, ama Mine Söğüt birbirinden ilginç, alışılmamış, başkalarının yazdıklarında görülmeyecek kişiler, kişilikler anlatıyor ki, alışılmış anlatım biçimleri pekâlâ sıradanlaşabilecekken, onunkiler merakla okunan metinlere dönüşüyor. Bir Mine Söğüt anlatısı diyebilmek için, belki daha çoğunu görmek gerekir, ama bugün ne yazıldığına bakınca, onun yazdıklarından da söz etmeliyiz.

Öte yandan, edebiyatımızın egemen anlayışının ürettiği metinlerin sayılamayacak çoklukta olduğunu hemen söyleyebiliriz. Yüz yıl boynuca yazılanların bazılarından bugün söz de etmiyoruz. Çoğunluğa benzerlik bir yazınsal metni öldürür, unutturur. Yeni biçimleri deneyen yazarlar, ali gitti, veli geldi, diye yazmıyoruz, diyorlar, onların ne yazdığını bir yana bırakalım, doğrudur elbette, düzanlatımı sayısız benzer arasından biri olarak yapmaya çalışmak, yazılanı günün dışına düşürür, kaçınılmazdır bu.

Yazılanı, klasik, geleneksel bir anlayışın içinden çıkmış olsa da, artık bu sözcüklerle nitelenemeyecek bir niteliğe kavuşturmak, sanırım iki düzeyde birden kotarılmalı. İlki, dilin doğru kullanımına öncelik veren, egemen yazınsal dil anlayışının içinde olsa bile, yazarın kendine özgü kullanım biçimlerini üreten, kusursuzluğa varan bir dil ve anlatım biçimine ulaşmak. İkincisi de, yeni sorunları, çoğunluğun yazdıklarının dışında arayıp onları yazarın kendine özgü bakış açısıyla oluşturmak. Bu ikisini birden bulduğumuz romanlar ve öyküler bugün de az değil, çoğalması için uygun bir ortam da oluşmuş durumda. Gelişme olumlu.