Bilmediğimiz deliler

Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

Bir yolunu bulup Abdülhak Şinasi Hisar’ın ‘Çamlıcadaki Eniştemiz’ romanına bakmalı. Kadrini bilmediğimiz deliler bölümünü bu vesileyle okumalı. Hisar, sanki orada kadrini bilmek tabirini kullanmasa ne bilmenin değeri olacak ne de deliliğin. Tilbe’den süzüle süzüle deliye dönüşmüş kelime. Bir kelimedeki değişimler, anlam yükleri ondaki hayat zenginliğinin tarihini de gösterir. Öyle ya birine ‘deli’ demenin nice hali var dilimizde. Deneyelim bir, açıp sözlüklere bakalım, neler nelerle karşılaşacağız. Her şeyi duymuştuk da, Osmanlı ordusundaki ‘deliler’den haberdar değildik hem. Öyle ya bir tür savaş oyunu, zekâ çarpışması da sayılan askerliğin delilikle ne alakası olabilirdi? Cahil cesareti, biraz deli cesareti, daha da çapraz anlamıyla deli aklı vardı da bu deliler ne oluyordu? Kimdi, nereden çıkmıştı, görevleri neydi, kıyafetleri nasıldı, hangi şartlar altında savaşıyorlardı? İşte, Abdullah Turhal bunun peşinde. Hem onlar için ‘muhteşem süvari’ sıfatını da kullanıyor. Böylelikle onları bir tür olumlu bağlam içerisine oturtuyor, sonradan başkaları tarafından taklit edilmiş olmalarından yola çıkarak da işlevselliklerini vurguluyor. 

Deri takkeli deliler
Aşıkpaşazade’nin ‘Osmanoğulları’nın Tarihi’ni yazmaya başlamasından bu yana, hem geri geri yazılır bizde tarih hem de sonraya doğru gelişir. Bazen sırf o anlatıdan yola çıkarak, Osmanlı’daki savaşın bir askeri organizasyon olmanın yanında gelişime sürekli açık, sürprizlerle dolu bir hayat şekli olduğunu göz ardı etmemeli. Savaşmak, ‘gaza’, orduyu harekete geçiren temel dinamik olduğu sürece, kıyafetlerinden, savaş malzemelerine, çadırlarından insan ilişkilerine değin, sivil hayattan daha pratik bir yanı var savaşın. Orduyu ve onun bin bir yüze birden dönüşen karakterini anlamak biraz da kendimizi anlamak sayılmalı bugün . Hele “deri takkeli delilerin atlarının boyunlarında öten ziller, dürtüştükleri kafirlerin iniltileri ve figanları idi. Bu garip tarz ve acayip tavırla kafirlere köpeksiz koyuna kurd girer gibi koyuldular… dünya depreme tutuldu, Kaf dağı yerinden oynadı, gökler yer üstüne yığıldı sandılar, gaziler kafirleri öyle kırdılar ki” benzeri metinlerle birleşince bilgiler, psikoloji faktörü de devreye girer ister istemez. Delileri kullanmak, savaş havasına girmek için gerekli demek ki. Abdullah Turhal’ı böylesi bir konuya sürükleyen de aslında tarihten çok özel merakları olmuş.Ancak bir ayrıntı hem onun çalışmasına hem de okuyucuya hayli ilgi çekici bir çalışma getirmiş. Belki farklı yerlerde, değişik bağlamlar eşliğinde irdelenmiş bir konu ‘deliler’. Ne var ki, böylesi bir kitap boyutu kazanması az şey değil. Deli işi bir bakıma.
Gerçek hayalle nasıl süslenir, insan bedeni, savaşan bir özne olarak hangi marjinal görüntülere bürünebilir bize bunu da gösteriyor kitap. Batılı kaynaklar yanında minyatürlerin bir yerlerine kondurulmuş delilerimiz bakışları kadar kıyafetleriyle de boy gösteriyorlar. Abdullah Turhal konuya yaklaşırken, delilerin ortaya çıkışını ve haklarında zamanla verilen kimi bilgileri ve yapılan yorumları da gözden geçiriyor. Her ne kadar yapılı bir beden ve savaşçı bir kişilik ilk planda önemli gibi gözükse de asıl, kendi şartları içinde ortaya çıkan bir durumun kurumsal diyebileceğimiz niteliğe bürünmekte gecikmemiş olmasıdır. Dahası Osmanlı askeri sistemi bu olguyu kendi bünyesine katarak dönüştürmüştür. Akılla zıt bir sıfatın, akılcı kullanımı söz konusudur çünkü. Elbette Yeniçeriler ve diğer askeri gruplarda olduğu gibi deliler için de manevi bağlam kurulmuş, ‘gaza’ esprisini ayakta tutacak söylence oraya da giydirilmiştir. “Bizim ocağımız Hazreti Ömer ocağıdır” demelerinde bir tuhaflık yoktur bu bakımdan. Zaten yazar bir araştırmacı titizliğiyle ulaşabildiği bütün kaynakları didik didik etmekte, hem Türk hem İslam kaynaklarıyla ‘delileri’ derinleştirmektedir.
Resimlerin, minyatürlerin, çizimlerin elbette bize telkin ettiği bir şeyler olacaktır. Dahası kırmızı ve yeşilden oluşan bir deli bayrağı bile varken, tarihin ara yollarına sapıp sorular sormanın, şu hayvan postlarına bürünmenin, kartal kanadı takmanın, karın derisini kemer gibi kullanmanın duygusunu aramanın da yeridir. Öyle ya savaş hayatta kalmanın değil hayatı kazanmanın bir yoludur da Osmalı’da. Bugünün modern sanatçılarının aklını başından alacak nice tasavvurlar, minyatürler var kitapta. Bir elinde insan kellesi, omzunda bir kaplan postu, başında kartal tüyleri, kılıcını havada tutan bir insanın zamana doğru konuşmasında okunacak pek çok şey varmış gibi gözüküyor. İnsan belki de doğadaki en vahişlerin postuna bürünerek kendisini ehlileştirmeye çalışıyor. Ya da gizlemeye çalıştığı başka şeyleri var. Deli’nin içine sakladıkları gibi. Savaş bir baştan çıkma oyunudur çünkü. Ve ‘Başını vermeyen şehit’ hikayesiyle birlikte okunulduğunda kitap, çağrışım ve hayal zenginliği bir kez daha kanatlanacaktır tarihin. O da hayalin yonttuğu bir madendir. İnsan bedeni baştan aşağı başka bir varlık olarak soyutlanmış gibidir delilerin geçmişinde.

DELİLER- Osmanlının Muhteşem Süvarileri
Abdullah Turhal, Doğan Kitap, 2011,
224 sayfa, 25 TL.