Bir devri yazıyla kuşatmak

Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

Ne olursa olsun tarih yazımı da bir anlatıdır. Anlatamayan tarih bir yerde tıkanmakta ve bilgi yığınından öteye gidememektedir. Fuat Köprülü’den bu yana kim ya da kimler bir anlatı dili kurabilmiştir şu ülkede. Barkan’ı, Ülgener’i, Küçükömer’i bir yana koyarsak, eğildiği konuyu kendisine has bir dil yapısıyla okura aktarabilen kaç tarihçimiz var. Nicedir dilimde dönüp duruyor o soru, derin bilgi özgün bir anlatım dili getirmiyorsa, ne yapacak okur? O bilgiyi biz ne yapacağız? Metinler, araştırma dilinden kurtulamayacak değil mi? Oysa, bir yanda Feridun Emecen bir yanda da Ahmet Yaşar Ocak var. Her iki ismi de, anlatıcı tarihçi- yazara örnek olarak rahatlıkla gösterebilirim. Hala tazeliğini koruyor Emecen’in yeni kitabı ‘Yavuz Sultan Selim’. Ahmet Yaşar Ocak ise, özellikle ‘Saru Saltuk’ kitabından beri benim özel takibimde bir yazar. Hem neden bugünlerde ortalarda yok ‘Saru Saltuk’? Yoksa o da mı, Tarih Kurumu’nun buzdolabında…
Kitap Yayınevi, Ahmet Yaşar Ocak’la yeniden buluşturdu bizi; ‘Ortaçağ Anadolu ’sunda İslam’ın Ayak İzleri’ adını taşıyor yeni kitap. Bilgiyi, tarihçi titizliğiyle tarttığı kadar devri anlatabilme gücüne de sahip bir yetkinlikle karşılaşıyoruz. Balkanlar ve Anadolu, bir bir eserler ve şahsiyetlerle didik didik ediliyor. Bir yanda Mevlana, bir yanda Osman Turan. Romancıları, tarihçileri, araştırmacıları bilmem ama, ben bu tür kitaplarda atmosfer, ruh ve insan da ararım. Hem tarihçiyi ararım hem de tarihi kuranları ararım. Bütün olay akışları, yorumların yumaklanışı, dipnotlarının sevimli birer duvar levhaları gibi karşımıza çıkışında şiir sesleri de duyarım. Siz gelin, Şah İsmail’in Anadolu’da başlattığı propaganda faaliyetinin başarılı olmasının sebepleri arasında, Ocak’ın yorumuyla önümüze çıkan şu cümlelerin gerisinde yatan şiiri görmeyin; “...zaten kaç yıldan beri mehdici inançlarla yaşamakta olan bu kitleler arasında Tanrı’nın bir mehdi hüviyetinde insan bedeninde zuhur edeceğine olan geleneksel güçlü inaçları. Bu çok güçlü bir inançtı ve Aleviliğin en temel inancı olacaktı.” Kaldı ki Şah İsmail ‘biri toplumsal diğeri inançla ilgili iki avantajı mükemmel propagandasıyla fevkalade işlemesini bilen’ bir faktör olarak yorumlanmaktadır. Öyle ya, II. Beyazıt’ın kıyametin kopuşunu beklediği bir devirde Şah İsmail’in mehdi olarak belirmesindeki psikolojiyi başka nasıl anlayabiliriz.Türkmen’in zihni nereye uçuyordu böyle? 

İnanç ve siyaset ilişkileri
Selçuklu dönemi, Ocak’ın da vurguladığı gibi birbirine bağlı sebepler dolayısıyla üzerinde yeterince durulup tartışılmamış konulardandır. Dahası, bugün tartıştığımız aktüel pek çok meselenin doğuş devri olduğu halde, başta kaynak sıkıntısı ve araştırmacı eksikliği sebebiyle günümüze de ışık tutabilecek pek çok sorunun üstü hâl örtülü durmaktadır. Tek düze bir anlatı, yazım değil Ocak’ın yaptığı. Soruyu, kaynaklarıyla birlikte geliştiriyor. Dönüp baktığınızda muazzam bir yapıyla karşılaşıyorsunuz. İnanç ve siyaset ilişkileri ve bu ilişkilerin tarihi etkilemesinin anlaşılabilmesi bakımından yazarın ortaya koyduğu çalışma çok önemli. Sözgelimi, kitabın bize göre en önemli bölümlerinden birisi olan ‘Babailer İsyanından Kızılbaşlığa’ incelemesindeki yorumlar çok çarpıcıdır. Ocak, bir yandan “Safeviler gibi, Sünni bir tarikattan Şii bir devlete dönüşüm” hikayesinin çatısını kurmakta bir yandan da Şiilik, Alevilik ve Türklerin bu ikisi arasındaki konumlarını derinliğine tartışmaktadır. “Türklerin Müslümanlığı Şii kanallarla kabul ettiklerine dair verilere rastlanmamıştır” hükmünü verdikten sonra, Şah İsmail ve Anadolu meselesini açıklığa kavuşturmaktadır. Tarih, siyasettir. Ve işte bir romancı muhayyilesini ateşleyip kalemini harekete geçirecek bir cümle; “Mühimme defterlerindeki kayıtlarda, toplatılıp İstanbul’a yollanan ve yakılan bir takım Rafizi kitaplardan söz edilmektedir. Bunlardan kurtulabilmiş olanlarının bugün hala Anadolu içlerinde bir yerlerde keşfedilmeyi beklediğini tahmin etmek mümkündür.” Bu tür cümleler bir yana, Ocak bir konuyu da ısrarla vurgulamaktadır. Osmanlıya karşı başlatılan isyanlar, hem Osmanlı karşıtlığının hem de bugünkü Aleviliğin zihniyet dünyasının oluşumunu şekillendiren en temel öğelerinden birisi olmak bakımından önemlidirler. Asıl ve daha önemlisi “...bu isyanların Kızılbaşlığın Sünniliğe karşı koyuşu anlamında dini veya ideolojik çatışmalar olmadığı, dolayısıyla Kızılbaş halk ile Sünni halkın mücadelesi mahiyeti taşımadığı, aksine Osmanlı merkez yönetimine karşı başkaldırı hareketleri olduğu açıkça görülmektedir.” Tarihin ‘Ayak İzleri’ herkesin parmak izi gibi sayfalara yayılmış gözüküyor. Görmek kadar okumak isteyenler için. Bir devir ilk kez böylesine kuşatılmış.