Bir elma bir insanı kullanırsa...

Bir elma bir insanı kullanırsa...
Bir elma bir insanı kullanırsa...
'Arzunun Botaniği'nde yer alan hikâyeler, evcilleştirdiğimiz bitkilerin bizi nihai amaçları için birer hizmetkâr olarak kullandıklarını kanıtlar nitelikte. İşte arzular ile elma, lale, kenevir ve patates hakkındaki gerçekler
Haber: ZEYNEP ALPASLAN / Arşivi

Roger Corman’ın 1960 tarihli kült filmi Küçük Korku Dükkânı, bir bitki ve yaratıcısı arasındaki köle-efendi ilişkisini anlatır. Çiçekçi dükkânında çalışan Seymour bir tür sinekkapan yaratmıştır, ancak bu bitki kan ve insan etiyle beslenmektedir. Seymour sevgilisinin ismini verdiği bitkiye yürekten bağlıdır ve onun korkunç taleplerini karşılamayı kendine görev edinir. Hareket, daha doğrusu yolculuk yetisinden yoksun olan bitkilere atfedilen edilgenliğin yerini buyurganlık almıştır burada. Corman’ın buluşunu bu kadar cazip kılan, hareketsiz birer nesne olarak gördüğümüz bitkilerin bir gün dizginleri ele alabileceği fikridir. Ancak ‘katil bitki’ fikri ne kadar kurmaca olsa da, bitkilerin talepkârlığı, tarih boyunca botanikçilerin dahi göz ardı etmiş olduğu bir doğa yasasıdır. Gazeteci-yazar-akademisyen Michael Pollan ‘Arzunun Botaniği’ isimli kitabında, bitkilerin çoğalmak için hayvanları ve insanları kullandığı düşüncesinden yola çıkarak, insanın doğa üzerindeki sözde hakimiyetine bir de bitkilerin gözünden bakmayı deniyor. Pollan, insanın dört temel arzusunu dört bitkiyle eşleştirerek (tatlılık arzusu için elma, güzellik için lale, sarhoşluk için kenevir ve kontrol için patates) ve doğanın tarihini bilim, mitoloji, felsefe ve kişisel anılar rehberliğinde hikâyeleştirerek, yeniden yazıyor.
Aynı zamanda deneyimli bir bahçıvan olan Pollan, bahçesiyle uğraştığı bir gün kendi kendine “Patates ekmeyi ben mi seçtim, yoksa bunu bana patates mi yaptırdı?” diye sormuş ve bunun ardından, ‘doğanın simyacıları’ diye adlandırdığı bitkilerin tarihini araştırarak, bahçıvanın özne, bitkinin ise nesne olduğu bir mekân olan ‘bahçe’de işlerin aslında hiç de düşündüğümüz gibi olmadığı sonucuna varmış. Pollan, doğayı evcilleştirebilme yetimizin doğanın efendisi olduğumuz yanılsamasını doğurduğunu ve insanların doğadaki rolünü gözümüzde büyütme eğiliminde olduğumuzu söylüyor. İnsanın doğayla olan ilişkisinden söz ederken bile kendimizi doğanın bir parçası gibi görmektense doğanın dışında tutmaya daha yatkınız. Oysa ‘Arzunun Botaniği’nde yer alan hikâyeler bize bunun tam tersini, yani evcilleştirdiğimiz bitkilerin bizi nihai amaçları (çoğalmak) için birer hizmetkâr olarak kullandıklarını kanıtlar nitelikte.
Konusuna tutkuyla bağlı bir yazar olan Pollan’ın ilk bakışta insanda hiç merak uyandırmayan elma ve patates gibi sıradan bitkilerin peşine düşmüş olmasının birkaç sebebi var. Pollan her bilginin yenilik, her gözlemin keşif sayıldığı eski zamanlarda botanikçilerinin yapmış oldukları gibi ‘nadide, ulaşılmaz ve egzotik’ olanın izini sürmüyor; belki artık keşfedilecek bir şey kalmadığından ve modern insanı asıl etkileyen şeyin ‘basitin gizemi’ olduğunu bildiğinden. Yani ‘bildiğimiz patates’in bile bize kendimiz hakkında çok şey öğretebileceği düşüncesini heyecan verici buluyor; aynı zamanda doğanın yalnız bugün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan vahşi ve el değmemiş alanlarda değil, yanıbaşımızda ve içimizde olduğu mesajını da veriyor. Pollan, “İçimizdeki doğayı kavramak, dünyadaki yerimizi anlamlandırmamıza yarayacaktır” diyor. Elma, lale, marihuana ve patates... Pollan’ın deyimiyle ‘anlatacak harika hikâyeleri olan’ bu bitkilerin tarihini okumak, bizi bu bitkilere bağlayan insani arzuları anlamlandırmamıza ve dürtülerimizin kökenini keşfetmemize aracı oluyor.
Dört bölümden oluşan kitabın ilk bölümü elmaya adanmış. Pollan yapay tatlandırıcıların icadından çok önceye, bal ve şekerin köle ticaretiyle ilişkilendirilip uzak durulduğu günlere giderek, insanın tatlıya olan arzusunu tatmin eden elmanın bu evrensel arzuyu nasıl ‘kullanmış’ olduğunu anlatıyor. İncil’de bahsi geçen ancak adı verilmeyen yasak meyve olduğu varsayılan elmanın tarihsel yolculuğu, ‘Arzunun Botaniği’nde, çevreci yazar Thoreau ve Dionysos âşığı düşünür Nietzsche eşliğinde, insanlık tarihine ışık tutan bir hikâyeye dönüşüyor. Pollan elmayı Amerika’ya getiren John Chapman’ın portresini çizerken, sonradan aziz ilan edilmiş bu tuhaf adamı şarap tanrısı Dionysos’la kıyaslıyor ve aslında ‘içilen bir şey’ olan elmaya, elma şarabına ve “Günde bir elma doktoru uzak tutar” sözünün ardında yatan gerçeklere dair çok çarpıcı bilgiler veriyor.
Belirli tarihsel dönemlerde yıldızı parlamış hatta bu dönemlerden birine adını vermiş olan laleyi konu alan ikinci bölüm, aslında güzellik kavramına dair aydınlatıcı ve felsefi bir metin. Bitkilerin üreme organları olan çiçeklerin hayvanlar ve insanlarca –neredeyse evrensel bir şekilde- bu kadar güzel bulunmasının sebeplerini araştıran Pollan, çiçeklerin, özellikle de ‘sıradan ve kokusuz’ bir çiçek olan lalenin 17. yüzyıl Hollandası’ndan 19. yüzyıl İstanbul saraylarına uzanan yolculuğunda, çiçeğin simgesel anlamlarının izini sürerek, güzelliğin bir amacı olup olmadığını, dahası, çiçeklerin bir anlamı olup olmadığını sorguluyor. 

Geniş bir patetes seçkisi
Romantik şairler, Beat kuşağı, mistikler, şamanlar, ortaçağ bahçeleri, cadılar, dinler, şifalı otlar ve bahçenin ‘sansürlenmesi’... Bütün bunlar insanlarda ve hayvanlarda bulunan sarhoş olma ve bilinç sınırlarının dışına çıkma eğiliminin sebeplerinin araştırıldığı üçüncü bölümde ele alınıyor. Pollan, doğanın karanlık ve esrarengiz yönünü temsil eden yasak bitki marihuanayı anlatırken, kendi bahçesindeki deneyimlerinden yola çıkıyor. Dördüncü bölüm ise, yazarın “kızarmış patatesin Platonik ideali” olarak tanımladığı McDonalds patateslerinden Peru’nun mavi patateslerine, patates üzerine bir uygarlık kurmuş olan İnkalar’dan patatese dayalı ekonomi sistemini benimsemiş olan İrlandalılar’a, geniş bir ‘patates seçkisi’ sunuyor ve bu biçimsiz sebzenin insanın doğanın yabanıllığını kontrol etme arzusunu nasıl ve ne derece tatmin etmiş olduğunu açıklıyor.
‘Arzunun Botaniği’ bitkilerin evcilleştirilmelerinin tek yönlü, basit bir süreç olduğu fikrine karşı çıkan; insanların bitkilerden yararlandığı kadar, bitkilerin de insanlardan yararlandığını kanıtlayan bir kitap . Michael Pollan bitkileri Küçük Korku Dükkânı’nın kahramanı Seymour kadar ciddiye alıyor ve haklı olarak, bizden de aynısını bekliyor. Geçen sene Time dergisi tarafından dünyanın en etkili yüz insanı arasında gösterilmiş, çok sayıda ödül sahibi ve işini fazlasıyla ciddiye alan bu üretken yazarın söylediklerine kulak vermekte fayda var. ‘Arzunun Botaniği’ çevreci ahlakla yazılmış didaktik bir kitap değil, birçok kişinin gözden kaçırdığı bağlantıları kurmakta şaşırtıcı bir yeteneği olan ve kendi deneyimlerini, bilgisini, tutkusunu paylaşmak isteyen bir bahçıvanın kitabı. Sevin Okyay çevirisiyle, Domingo’dan çıktı. 

ARZUNUN BOTANİĞİ
Bir elmanın sizi kullandığını düşündünüz mü hiç?
Michael Pollan
Çeviri: Sevin Okyay
Domingo Yayınları
2011
256 sayfa, 18 TL.


Arzu: Sarhoşluk. Bitki: Marihuana
1920’lerde bir yazar için Paris ne idiyse, bir marihuana yetiştiricisi için 1990’ların Amsterdam’ı da odur: ülkelerinde kendilerini dışlanmış hisseden insanların yerleşmeyi seçtiği, huzur içinde mesleklerini icra edip, kardeş ruhlardan oluşan bir toplulukla ilişki kurduğu bir yer Amsterdam. Hollanda’da marihuana yetiştirmek tam anlamıyla yasal sayılmaz, ancak birkaç yüz “kafe”nin marihuana satma ruhsatı vardır ve bu dükkânlara mal temin etmek için küçük çapta marihuana yetiştirmek de, resmi makamlarca hoşgörülür. 1980’lerin sonuna doğru, Birleşik Devletler marihuanaya karşı başlattığı mücadelenin şiddetini arttırınca, Amerikan uyuşturucu savaşı mültecileri Amsterdam’a göç etmeye başladı. Yetiştiriciler Amsterdam’a giderken, uzman bilgilerinin yanı sıra, tohumlarını da götürdü. Ve bu göç, Hollandalıların bahçecilik dehası (ki lale çılgınlığına kadar gider) ile birleşince, Amsterdam’ı bir kez daha, bir bitkiye derin ilgi duyanlar için gidilmesi gereken bir yere dönüştürdü. Marihuananın Amerika’daki yakın tarihini öğrenmek ve bu bahçıvanların, alelacele emekli olmamdan bu yana geçen yıllarda neler yaptığını görmek –tamam tamam, ve denemek– için Amsterdam’a gittim. Kenevir Kupası sırasında oradaydım; her yıl kasım sonu düzenlenen ve sponsorluğunu High Times dergisinin üstlendiği bu Kupa, alanın parlak isimlerin boy gösterdiği bir kongre ve hasat panayırı. Amerikalı yetiştiriciler Kupa’ya, bahçıvanlar sezon dışında bir araya geldiğinde ne yapıyorlarsa onu yapmak üzere gelmişlerdi: tohum, hikâye, yeni teknikler değiş-tokuş etmek ve göz bebekleri ile hava atmak. Modern marihuana yetiştiriciliğinin bazı öncü isimleri de oradaydı; onlara meslektaşları olarak yaklaşırsam, tecrübe ve bilgilerini memnuniyetle paylaştıklarını gördüm. Birkaç gün içinde Amerikalı bahçıvanların, hiçbir profesyonel eğitimden geçmeden, kıyasıya geçen bir uyuşturucu savaşının gölgesinde, “evde yetişen” marihuanayı –üçüncü sınıf domestik marihuana için küçümseyici 1970’ler deyişi– nasıl dünyanın en değer verilen ve en pahalı çiçeğine dönüştürdüklerinin hikâyesini bir araya getirmeye başlamıştım. Bu başarı hikâyesinde, yaratıcılıklarını ve becerilerini ortaya koyan yetiştiricilerin payı oldukça büyük; ancak yaratıcılığını ve becerisini ortaya koyan kenevirin de katkısı çok. Bitkinin gözünden bakınca, Amerika’daki uyuşturucu savaşı ona, asla yaygın varlık göstermediği Kuzey Amerika’da yetiştirilme alanını genişletme imkanını tanıdı...
Kitaptan