Bir eşek var idi zaif ü nîzar

Bir eşek var idi zaif ü nîzar
Bir eşek var idi zaif ü nîzar
'Harnâme'yi lise yıllarınızda okumuşsunuzdur, Hikâyenin özeti şöyle: Yük taşımaktan ötürü hayatından bezmiş cılız, sırtı yaralar içinde bir eşek; yeşil otlaklarda beslenen semiz öküzlere özenir, bu durum başına türlü belalar açar
Haber: ZAFER ACAR / Arşivi

Divan edebiyatında ince zekânın, derin duyuşun, etik hal alan estetiğin yüzlerce unutulmaz örneğiyle/eseriyle karşılaşır ve istisnasız her defasında uzaktan uzağa bağ kurduğumuz geçmişimizin ustalarına hayranlığımızı yenileriz; fakat Divan edebiyatına karşı Tanzimat’tan bu yana, Namık Kemallerin, gidiş gelişli Ziya Paşaların, yeni dönemde Abdülbaki Gölpınarların olumsuzlayan bakışı hâlâ zihinlerde yerini korumakta, bu ise şiirimizin beslenme alanlarını daraltmaktadır. Özellikle de 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde ortaçağın karanlık dönem Batı sanatının ve skolastik düşüncenin olduk olmadık birçok eseri çevrilirken geçmiş edebiyatımızı toptancı bakışla dogmatikliğe, mübalağaya ve ahlaki olmamaya bağlayarak unutulmaya mahkum etmek, günümüz şiirinin beklenen ataklığa ulaşmasını önlemiştir, kanımca. Akademik çevre ise Divan edebiyatı metinlerinin transkribini yapmış, fakat çevirileri bugünki şiirsel dile yaklaştıramadıklarından arkaiklikten kurtaramamış, dolayısıyla okunur kılamamışlardır.
Kapı Yayınları, bu açıdan önemli bir girişimde bulunmuş, 14. yüzyılın sonu ve 15. yüzyılın başlarında yaşayan Şeyhî’nin ‘Harnâme’sini ayrıntılı bir metin tarihi, tıpkı basım, sözlük ve beyitlerin çevirisiyle okura ulaştırdı. ‘Harnâme’ gibi her yüzyılda gücünü ve tazeliğini koruyan şaheserler Divan şiirine karşı olumsuzlayan bakışların yersizliğini vurgulamakta adeta. ‘Harnâme’ neden ölümsüz? Çünkü gücünü yaşantıdan almış ve sanatla ilaçlayıp mumyalamıştır. Bu eser, insan özünün zamana ve mekâna rağmen değişmeyen duygularını işlemiş ve evrimleşme ihtimali olmayan iki ana karakteri karşımıza çıkarmıştır: eşek ve öküz. Alegorik anlatımla bu iki hayvan, insandaki aşırı iki arzuyu karşılamakta: ‘çile’li ve ‘rahat’ yaşam. Bir anlamda, kendi bünyesinde var olan olumsuzlukların da eleştirildiğini görmesine rağmen okuyucu, incinmiyor bu tarz naif anlatımla, gülümseyerek kendi durumunu da düşünüyor; çünkü dolaylı ve dolayısıyla ahlakî, sanattan kopmayan, dikte etmeyen bir tatlı iğneleme söz konusu. ‘Harnâme’yi lise yıllarınızda okumuşsunuzdur, II. Murat’a sunulduğu kuvvetle muhtemel hikâyenin özeti şöyle: yük taşımaktan ötürü hayatından bezmiş cılız, sırtı yaralar içinde bir eşek; yeşil otlaklarda beslenen semiz öküzlere özenir, bu durum başına türlü belalar açar ve neticede şu yalın beyit dile gelir “Batıl isteyü haktan ayrıldum/ Boynuz umdum kulaktan ayruldum”. Şeyhi aslında kendi başından geçen bir olayı anlatmaktadır. Bir tahmine göre, Nizâmî’nin ‘Hüsrev ü Şîrîn’inin bin beytini çevirmesi üzerine padişah Şeyhî’ye çeşitli ihsanlarda bulunur, fakat Şeyhî dönüş yolunda haramiler tarafından soyulur; diğer bir tahmine göre ise hekim olan Şeyhî’nin, Çelebi Mehmet’i tedavi etmesi üzerine kedisine tımar olarak Tokuzlar adlı bir köy verilir, fakat köyün eski sahipleri tarafından yolu kesilir ve elinden nesi var nesi yok alınır. Bu yaşadıklarının karşılığı olarak ise kader, Şeyhî’ye daha büyük bir ihsanda bulunur, ‘Harnâme’yi verir, şair, kendi kendini ödüllendirmiş olur diğer bir açıdan. Bu eser, padişaha sunulmuş bir şikâyet-nâme olarak da okunabilir. 

Metinler arası ilişki
Daha ziyade son zamanlarda duyduğumuz “Metinler arası ilişki” teriminin Divan şiirinde yüzlerce örneği var. Biz etkilenmenin, intihalin ne olduğu üzerine hâlâ tartışmaktayken yüzyıllar öncesinde ata şairlerimiz, bu soruların cevaplarını kardeşlik edebiyatıyla vermişler, özgünlük kaygısıyla saçmanın içine düşmemiş, birbirlerini selamlamış, sıcacık kucaklamışlardır, asıl metinler arası ilişki de budur. Şeyhî, ‘Harnâme’yi başka şairlerden etkilenerek, ilham ya da destek alarak yazmış. Şeyhî’nin Arapça bir darb-ı meselle, Emir Hüseynî’nin Zâdü’l-Müsâfirîn adlı eserindeki küçük bir eşek hikâyesinden alıntı yaptığı, Firdevsî’nin ‘Şehnâme’sinde geçen ve Fahrî’nin ‘Hüsrev ü Şîrîn’indeki “Ki varmışdı eşek kim bula boynuz /Kulakdan çıkdı oldı hâli yavuz” beytinden yola çıktığı, ‘Kelîle ve Dimne’den, İbrani hikâyeleri ve Ezop’tan beslendiği söylenmiştir. Araştırmacıların, bu labarant titizliğinde düşünmeleri ve eser üzerine yoğunlaşmaları ‘Harnâme’nin gücünü gösterir. Esinlenmeler Divan şiirinin karakteristiğidir. Fuzûlî’nin Necâtî Bey’den ne çok etkilendiğini, meselâ Su Kasidesi’ndeki suyun, Necâtî Bey’in “ab” redifinin Türkçe karşılığı olduğunu bilmekteyiz, yine Şeyh Gâlip’in de ondan “ateş” redifini ödünç aldığı edebiyat tarihimizin bilgisi dahilindedir. Bu etkilenmeler, yeni tabirle söyleyecek olursak “metinler arası ilişkiler” bir nakîse değil, bir zevk-heyecan ortaklığıdır, öte yandan okur açısından da bir estetik düzlem oluşturmaktadır.
Divan şiirinin ilk güçlü örneklerinden sayabileceğimiz ‘Harnâme’nin dili fazlasıyla yalın, çünkü Farsça ve Arapça kelimeler o dönem için daha tam anlamıyla dilimizi istila etmiş değildir. 126 beyitlik bu kısa telif mesnevi, azıcık Osmanlıca lügat karıştırılarak okunabilir. ‘Harnâme’ gibi orijinal bir metnin telif olması, Divan şiirindeki çeviri faliyetlerinin durumunu göstermesi açısından önemli: yerleşik hayata geçerek din değiştiren Uygurlar, sürekli Maniheizm’den ve Budizm’den çeviriler yapmışlardır; Karahanlılar’la birlikte İslamiyeti kabul etmemizin ardından ise Arapça ve Farsçadan sıkı çeviriler yapmışızdır. Güçlü telif eserler bu çeviriler döneminin ardından ortaya çıkıyor. Kültürel kırılmalar, çeviriler dönemini getiriyor sonuçta. Tanzimat döneminde Ahmet Vefik Paşa’nın ve Cumhuriyet döneminde Hasan Ali Yücel’in Batı eksenli çeviri faliyetleri de bu durumla ilgili. Divan edebiyatında Fatih’ten sonra, siyasi ve ekonomik gücün desteğiyle çeviriler karşısındaki kompleks azalacak, telif eserler artacaktır. Yeri gelmişken söylemek istiyorum: o dönemde, matbaaydı, yayıneviydi vs. gibi bir şey yok, kendini, ülke toprakları üzerinde var olan her şeyin, dilin de sahibi olarak gören padişahın, Şeyhî gibi birçok şaire verdiği ödülleri, telif hakkı olarak düşünmek taraftarıyım.

‘Harnâme’ bugün yazılamazdı
Bugün kedi ve köpek edebiyatı yapılmakta, çünkü evde bakılması mümkün hayvanlarla sınırlandırılmış durumda hayatımız, doğa ise ancak baharda piknik amacıyla karşılaştığımız işlevsel bir mekana dönüştürülmüş. Eskinin hayvan hikâyeleriyle dolu mesnevilerini, Kelile ve Dimnelerini yazmak bu kısır hayat içerisinde mümkün görünmüyor. Birer karmaşık yapı olan, insanla duygu alışverişinde bulunan, sürprizlerle dolu hayvanların yerini, ruhsuz makineler aldı. 19. yüzyılın başlarında bu kötü gidişatı hissederek bazı girişimlerde bulunan Fütüristlerin teknolojiyi merkeze alıcı girişimleri ise deneysel olmanın ötesine geçemedi. Şeyhi, bugün yaşasaydı büyük bir ihtimalle ‘Harnâme’yi yazamazdı, iddiası pek de akıldışı değil bence. Şair, romancı, öykücü daha doğrusu sanatkâr fakir de olsa hayatı zengin yaşamalı, en az beş altı insan ömrüne sığacak kabarıklıkta bir kültürel çeşniyi içselleştirmeyi başarmalıdır. Gelenekten habersiz birçok modern şairin aklına ironi dendiğinde öncelikle Orhan Veli geliyor;
artık daha gerilere, daha diplere gitmek gerektiğini biliyoruz, kadim şairleri keşfettikçe yeni bir genç şairle karşılaşmışçasına mutlu oluyor, şiirimizin geleceği adına ümitleniyoruz. İroninin şiirini yazdığını iddia eden günümüz şairleri eğer ‘Harnâme’yi bütün halinde okumamışlarsa ne çok şey kaybettiklerinin farkında değillerdir. Sadece şairler değil, tahkiye nedeniyle hikayeciler, gerçekliğin deformasyonu nedeniyle karikatüristler de bu ve Divan edebiyatının bu tarz şiirlerinden beslenmek zorundalar.

HARNÂME
Şeyhî
Hazırlayan: Mehmet Özdemir
Kapı Yayınları
2011, 95 sayfa, 9 TL