Bir imparatorluk güzellemesi

Bir imparatorluk güzellemesi
Bir imparatorluk güzellemesi
Dünyada bir fenomene dönüşen tarih profesörü Ferguson'un Türkçedeki ilk kitabı 'İmparatorluk', Britanya'nın modern dünyayı biçimlendirme öyküsünü sunuyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

2000’li yılların başında İngilizce konuşulan dünyada bir Niall Ferguson fırtınası esmişti. Ekonomi tarihi ve finansal küreselleşme üzerine uzman olan Ferguson, Oxford Üniversitesi’nin parlayan yıldızlarındandı. Alman ekonomi tarihine odaklandığı ilk kitabında konuyla alakalı İngilizce kitapların yanı sıra Alman ve Avusturya kaynaklarından da rahatlıkla faydalanıyor ve entelektüel ilgi alanlarının çeşitliliğini farklı biçimlerde sergiliyordu. Finansal süreçlerle sömürgecilik, sömürgecilikle modernizasyon, modernizasyonla tüketim toplumları, tüketim toplumlarıyla kültür piyasaları arasındaki geçişliliklerin hakkını veriyordu. Channel 4 için hazırladığı belgeseller ve gazetelerdeki ‘leader’ (fikir önderi) yazılarıyla kamusal bir figüre dönüşen Ferguson, Oxford’dan sonra Amerika’ya gitti, New York Üniversitesi’nde ve Harvard’da prestijli akademik görevlere geldi. Bir tür Salman Rüşdi kaçışı yaparak İngiltere’deki gazeteci eşini ve üç çocuklarını terk etti, kendini Yeni Dünya ’nın serbestliğine bıraktı; bir başka ‘dünya vatandaşı’ (neo-liberal olarak okuyunuz) Ayaan Hirsi Ali’yle yaşadığı ilişkinin ardından eşinden resmi olarak boşandı, çünkü “Batı uygarlığının değerini bilen”, eski bir radikal İslamcı olan Ali’ye hayrandı. Televizyon programlarının aranan yüzü haline gelen bu faydalı tarihçinin sırrı, sömürgelerin bağımsızlığa kavuşmalarını takip eden dönemde yaşanan sıkıntılara bir çare olarak görülen yaklaşımı. Britanya’nın, Fransa’nın eski sömürgeleri şimdi Afrika’da ve başka coğrafyalarda aşırı milliyetçilik, insan hakkı ihlalleri, devlet kademelerinde her türlü yozlaşma gibi sorunlarla boğuşurken, sömürgecilik sonrası dönem bir mutluluk sebebi olmaktan çok bir utanç vesilesi olarak görülürken, yaşanan karmaşayı anlaşılır kılacak eski, köklü, iç rahatlatacak bir geleneğe özlem duyuluyordu. Birilerinin insancıllıktan, adaletten, özgürlüklerden bahsetmesi ve bunu yaparken ‘sosyalizm’, ‘komünizm’ ve ‘İslam’ı, yani o çok sakıncalı üç sözcüğü kullanmaması, bunlar yerine Batı insancıllığını ve liberalizmini yeniden canlandırması gerekiyordu.
Ferguson’un Türkiye ’de yayımlanan ilk kitabı ‘İmparatorluk’taki tezi aşağı yukarı böyle bir şey. Britanya İmparatorluğu’nun kölelik, ticari sömürü, sömürgecilik, yerli halklara işkence ve daha pek çok farklı kötülüğü yarattığını anlatıyor öncelikle. Şu korkunç imparatorluk! Ancak hemen ardından, bir nesneye dönüştürdüğü imparatorluğun arkasını çeviriyor ve bize bu nesnenin içinde sahip olduğu kötülükleri eleştiren ikinci bir yanın, muhalif bir söylemin de varolduğunu gösteriyor. Kitap, bu yaklaşıma uygun bir üslupla, bir macera romanının, efsane anlatılarının diliyle başlıyor zaten: “Bir zamanlar dünya nüfusunun kabaca dörtte birini yöneten, yeryüzünün yaklaşık aynı orandaki kesimini kapsayan ve neredeyse bütün okyanuslarda hüküm süren bir İmparatorluk vardı.” Ferguson bize herhangi bir imparatorluktan değil, Star Wars hayranlarının hoşuna gidecek biçimde büyük harfle yazılan İmparatorluk’tan bahsediyor; bu benzetmeyi sürdürürsek, liberaller Ferguson’un anlatımında Darth Vader’ın yaptığı gibi karanlık tarafa geçmemiş olan Jedi Şövalyeleri’ne benziyorlar.
İmparatorluk formülü yerine...
“Britanya İmparatorluğu istisnasız gelmiş geçmiş en büyük imparatorluktu. Avrupa’nın kuzeybatı kıyısı açıklarındaki yağmurlu bir takımadanın nasıl dünyaya hükmeder bir konuma ulaştığı, sadece Britanya tarihinin değil, dünya tarihinin temel sorunlarından biridir.” Bunu izleyen ve tartışmacı bir dille yazılan giriş bölümünde, sömürgecilik sonrası dönemin imparatorluğu bütünüyle itibarsız hale getiren söylemleri inceleniyor ve Britanya toplumunun ticari-askeri ilişkileriyle yaydığı özellikleri sıralanıyor. ‘İmparatorluk’, şu dokuz değeri yayarak ilerliyor Ferguson’a göre: 1) İngilizce; 2) İngiliz toprak işleme biçimleri; 3) İskoç ve İngiliz bankacılığı; 4) Görenek hukuku; 5) Protestanlık; 6) Takım sporları; 7) Sınırlı ya da “gece bekçisi” devlet; 8) Temsili meclisler; 9) Serbestlik ülküsü.
11 Eylül saldırılarının ardından Afganistan ve Irak’ın işgal edilişine uzanan bu tarihsel anlatı, imparatorluğun bildiğimiz haliyle modern dünyayı biçimlendirdiğini ve bu yüzden de ondan “kurtulmamızın” mümkün olmadığını öne sürüyor. “Beyaz adamın yükü”, dünyaya küreselleşme yoluyla uygarlığı yaymak; Ferguson bu yükü reddetmek yerine üstlenmekten yana. Mesela Tony Blair’in yeni İşçi Partisi politikalarındaki dilinin emperyal kökenlerini ortaya dökerken yalnızca küreselleşmenin emperyalizmle kardeşliğini göstermekle kalmıyor, bunun gerekliliğini de vurguluyor. İmparatorluğun imkanlarından bahseden Ferguson’a bakınca insan Slavoj Zizek’in komünistlere Mao’nun pratiklerinden bahsedip ondan “kurtulmanın” mümkün olmadığını söylemesini, Mao külliyatındaki imkanları inceleyişini anımsıyor. Bu açıdan Zizek komünizmin yeniden canlanmasında nasıl öncü bir rol oynuyorsa Ferguson’un da emperyalist-liberal küreselleşmenin yeniden canlanmasında aynı rolü oynadığı söylenebilir.
Kitabın ilk bölümü, imparatorluğun ekonomik özünü vurguluyor, onun gelişimine ticaretin ve tüketiciliğin güç verdiğini vurguluyor. “Şekere dönük talep tüccarları Karayipler’e, baharat, çay ve dokumalara dönük talep ise Asya’ya çekti.” Ferguson’un ekonomi tarihi üzerine uzmanlığını konuşturduğu bu bölümlerde Avrupalıların şeker ve kahve bağımlılığının sömürgeciliği nasıl yönlendirdiği olağanüstü ayrıntılarla ortaya dökülüyor. Kitabın ikinci bölümü, göçlerle İngiliz sömürgeciliği arasındaki ilişkiler üzerine. İngiliz özgürlük teorileriyle emperyal yönetim pratikleri arasındaki gerilimleri inceleyen bölümün ardından Ferguson sözü Afrika’ya ‘uygarlığın ışığını’ yaymak için yola çıkan sivil toplum kuruluşları ve Victoria döneminin modernizasyon projesine getiriyor.
Afrika’dan sonra özellikle de Hindistan’daki bu olağanüstü durumu mümkün kılan Britanya formülü, Coca-Cola’nın formülünü arayan üreticilerin peşine düştüklerine benzer biçimde, günümüzün yeni imparatorluk kurma heveslilerinin Kutsal Kâse’sine dönüşmüş durumda. Ferguson yeni bir imparatorluğun formülünü vermektense askeri güç ile finansal küreselleşme arasındaki girift bağlantıları inceliyor, son bölümde de 20. yüzyılda İngilizlerin rakip imparatorluklarla ilişkilerine odaklanıyor. “1940 yılı, Britanya İmparatorluğu’nun tarih terazisinde tartıldığı andı; Hitler’in şer imparatorluğuyla uzlaşmak ve en fazla bir Pirus zaferi için onunla dövüşmek arasında seçim yapmak zorunda kaldı.” Ferguson bu noktada Britanya’nın doğru seçimi yaptığını söylüyor. Burada Churchill’e olan hayranlığı, akla bu yıl en iyi film Oscar’ını kazanan Zoraki Kral’ı, o zevkle izlenen emperyal güzellemeyi getiriyor. Zaten Ferguson da Amerikalıların Britanya imparatorluğuna duydukları ilgiyi çok faydalı buluyor, ne de olsa uygarlığı yayma, “beyaz adamın yükünü üstlenme” görevi Ferguson’un kitabın sonunda bahsettiği gibi, Nazizmi olduğu kadar imparatorluğu da fiilen yok eden İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD’ye geçmiş durumda. Faydalı tarihçi hiç kekelemiyor, sahnesi harika, ayrıntıları, istatistikleri yerli yerinde. Ferguson’un liberal iyimserliğinin tam zıttındaki bir uygarlık şüpheciliği ise, kitabın başına Joseph Conrad’dan alıp yerleştirdiği emperyalizme yönelik farklı okumalara ilham verebilecek güzellikteki satırlarda gizli: “Çağlar boyunca iki yakasında barınmış insanlara hizmet eden yaşlı nehir, günbatımında yayvan yatağında sakin bir durulmayla genişlerken, dünyanın en uzak uçlarına varan bir su yolunun dingin vakarına bürünüyor... Dünyadaki büyük şeylerden hangisi, o nehrin alçalan sularından meçhul bir dünyanın esrarına süzülmemişti ki! İnsanların düşleri, devletlerin tohumları, imparatorlukların filizleri...”

İMPARATORLUK
Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi
Niall Ferguson
Çeviren: Nurettin Elhüseyni
Yapı Kredi Yayınları
2011, 391 sayfa, 32 TL.