Bir metin bizi bir kirpiye nasıl dönüştürür?

Bir metin bizi bir kirpiye nasıl dönüştürür?
Bir metin bizi bir kirpiye nasıl dönüştürür?

Bedia Ceylan Güzelce

'1473', öyküleri Otlukbeli Savaşı'nda kesişmiş iki kirpinin dünyasını incelikli bir şiir diliyle resmediyor. Anlatının en büyük marifetlerinden biri, huzur dolu bir ahenk hissi yaratabilmesi
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Aradan uzun yıllar geçmiş olabilir ama birbirine tutkuyla âşık iki kirpinin mutsuz öyküsü yaşamaya devam ediyor hâlâ. “Sevgili benim, ben sevgilinin,” diye anlatıyor ilk kirpi. 1473 yılında Otlukbeli mevkiinde rastlıyoruz ona, Uzun Hasan liderliğindeki Akkoyunlu askerleriyle Osmanlı ordusunun güçleri arasındaki savaşın hemen öncesinde bize kirpi olmanın neye benzediğini anlatıyor: “Yeraltı sularından içer, bazen solucanlarla bazen de ot kökleri ile besleniriz... Biz kirpiler tek eşliyizdir. İstisnasız ve tartışmaya tamamen kapalı. Bilirim ki sevgilimin âşık olduğu tek canlı benim.” Bundan üç yıl önce tanışmış âşık olduğu kirpiyle; güz sonunda yattığı kış uykusundan yetişkin bir dişi olarak uyanmış, akşamüstü mahmur bir vaziyette hava almaya çıkmış, Otlukbeli Gölü kıyısında sık otlar arasında sedir ağaçlarına bakarak gezindikten sonra suların içine girmiş ve yorguluğunu atmak için daldığı gölden başını çıkardığında onunla karşılaşıvermiş. “Bakakaldım eşsizliğine. Kutsal yüküne. Sırtındaki her bir ok, göğe yükselen minareler gibi parıldıyordu. Bu minareler kimi zaman devriliyor, yan yatıyor, kimi zaman dimdik duruyordu üstünde.” Henüz kitabın 30. sayfasına ulaşmadan karşılaştığımız şu duyumsal cümlelere bir bakın: “Gelinciklerden oluşan kısa, altına akreplerin saklandığı taşlardan biraz uzundum. Tanrı kendi nefesiyle şişirdiği bir balonu içime bırakmış gibi görünüyordum... Olağanüstü sualtı manzaralarını izlemekten yorulunca ve biraz da nefessiz kalınca başımı sudan çıkardım.”
Bedia Ceylan Güzelce’nin ilk kitabı ‘1473’ün tarif ettiği bu incelikle işlenmiş cümleler akla John Keats’in şiirlerini getiriyor. Sözcüklerin tatlı bir müziği var, anlatının en büyük marifetlerinden biri hafifçe nefes alıp veren bir canlının çıkardığı sesleri hatırlatan düzenli bir ritme sahip huzur dolu bir ahenk hissini yaratabilmesi. “Sevgilim bütün dünyanın kalbi adına bakıyordu bana. Bin dehlizli bir yeraltı şehrinden getirilmişti gözleri, onlarla kötü bir şey yapması mümkün değildi. Dünyanın bütün ışıklı varlıkları içinden sevgilimin gözlerini hemen seçerdiniz. Gelişigüzel dağılmış otları bir bakışıyla şifalı hale getirir, değersiz taşları bir hazineye dönüştürebilirdi. Sevgilim bunu öyle kolay yapardı ki, siz bütün bunlar olurken tek bir çıtırtı bile duymazdınız.”
İki düşman ordu arasındaki savaşın hazırlıkları ve gelişimi sırasında iktidar sahiplerinin yaşantıları akla menkıbeleri getiren bir üslupla anlatılıyor. Zaten ilk başta Akkoyunlu Uzun Hasan Bey ve Fatih’i tarif ederken, çeşitli Osmanlı padişahları, beyleri ve sultanlarına hürmetkâr bağlılıklarını ve onlara hâlâ tabi oluşlarını ifade etmek amacıyla yazan muhafazakâr Türkiyeli şarkiyatçı edebiyatın dilinden etkilenmesinden endişe ettiğiniz anlatı, egemenlere övgüler düzen bu üslupla çok oyalanmadan bir film kamerası gibi ağır ağır aşağıya iniyor, bizi ezilmek üzere olduklarını hemen hissettiğimiz canlıların dünyasına sokuyor. “Bilhassa karıncalar ve fareler gibi yuvasının ağzı çabuk çöken Otlukbeli hayvanları için sabahlar çalışma saatleri demekti. Dünyanın geri kalanı eskirken, Otlukbeli her sabah yeniden inşa ediliyordu.” 

Aşkın zırhını giyen anlatıcı
Kirpileri resmeden bir metinden beklentimiz öncelikle bize kirpiliği anlatabilmesidir. Kirpiler hakkında bir bilim insanının laboratuvarından veya biyoloji kitaplarından gelen görüşlerini duymayı değil, gerçekte bir kirpi olmayı isteriz. Peki bir metin bizi bir kirpiye nasıl dönüştürür veya dönüştürebilir mi? Sevgilisine kavuştuğunda “aşkın zırhını” giydiğini söyleyen anlatıcımızın kirpiliğini en iyi anlatan sözcük de bu, yani zırh olsa gerek. Metnin sonraki bölümlerinde kirpilikle zırh içinde yaşamak arasındaki bağlantı bir efsane formunda aktarılıyor zaten. Buna göre Tanrı dünyayı kurarken her canlıya ne istediğini sorar: “Kimi kanat istedi, kimi akıl istedi, kimi güçlü dişler istedi, kimi âşık olabilmeyi, kimi de salyangozlar gibi bir zırh istedi. Eğer içinde saklanabilecekleri bir zırhları olursa bütün tehliklerden korunup, istemedikçe kimseyi görmeyeceklerinden, âşık olmayacaklarını düşündüler...”
Roman sanatına dair bilgimiz ve beklentilerimiz, zırhları içinde aşklarını yaşayan kirpilere bir romanın içinde çok farklı açılardan, perspektiflerden bakacağımızı düşündürür bize. Tolstoy’un ‘Savaş ve Barış’ında Pierre Bezukhov ile Prens Bolkonski’nin dertleri çok başkadır, Napoleon olmak kadar Kontes Natalya olmayı da deneyimleriz. Savaşın hazırladığı arkaplanın mahiyeti romancının yarattığı anlatıcıya bütün figürlerle ayrı ayrı ilgilenme olanağı verir. Her birini detaylarıyla görür, onlarla özdeşleşir ve yine de karakterleri birbirlerinden ayırt edebilecek derecede aramızda bir mesafe de bırakırız. ‘1473’deki savaş meydanına ise zarif bir biçimde işlenmiş keskin bir merceği olan ve özellikle bir imgeyi, kirpileri bize bütün ayrıntılarıyla gösteren bir dürbünle bakıyoruz. Bunun nedeni ‘1473’ün bir roman değil, uzun bir hikâye veya düzyazı şeklinde yazılmış bir şiir oluşu. Örneğin şu bölüme bir bakın: “Akşamüstüydü. Sevgilim ve ben çok sayıda ölüme şahit olmuştuk. Artık bir tanesine daha tahammülümüz kalmamıştı. Osmanlı ordusunun yarısından fazlası, Akkoyunlu ordusunun ise neredeyse tamamı yok olmuştu. Gün yavaşlamış, kendini karalamaya başlamıştı.” Kendini karalamaya başlayan gün imgesi bir romanın keskin bakışından çok bir şiirin ilham verici, çağrışımsal, imalı edasına sahip. Bir romancının sarf etmeden önce yüzlerce sayfa boyunca altyapısını kurması gerektiğini hissedeceği ama bir şairin hak edilip edilmediğini düşünmeden bir şapkadan çıkardığı tavşan gibi önümüze koyuverdiği ‘bilgelik ifade eden cümleler’ de onları anlamlı kılacak bir geçmişe sahip olmadıklarından bir romanın değil, şiirin malzemesi olarak duruyorlar metinde. Veya sevgilisini tarif ettiği, şu devrik cümleler: “Düşünmek aşka kıvam verir. Düşünürdüm ben onu, şimdi olduğu gibi yanımdayken bile. Kolları yıkılmayan ama yıkılmaz da denemeyen iki mermer sütun gibi; belki o kadar biçimli değil ama o kadar beyaz.” Tam da şiirsel biçimde ifade edildikleri için güzeller.
Bu incelikli anlatımlarla zıtlık oluşturacak olan ve savaş alanına uzaktan bakma imkânına sahip bir başka karakter daha var ‘1473’te: Hayyam adlı kızıl bir akbaba bu. Bir insan boyunda olduğunu okuyoruz, gövdesi kızıl renkli, kanatlarının içinde siyah kuşaklar var. “Bu rengiyle bir kuştan çok bir yanardağa benzerdi.” Kayalıklarda kertenkelelerle birlikte yaşayan Hayyam ölü hayvanlarla besleniyor; başka hayvanların canını alamadığını öğreniyoruz ama alınmış canlardan arta kalan bedenleri yiyor. Hayyam’ın haber verdiği savaşın yarattığı endişe kirpilerin geleceğe dair kurdukları hayalleri ortadan kaldıran yıkıcı bir etki yapıyor. Yeniden uçarak göğe yükselen Hayyam’in yeşil göğsüne, gri kanatlarına hayranlıkla bakarlarken aralarındaki belirleyici, varoluşsal farkı da görüyorlar: O uçabiliyor ama onlar uçamıyor. Hayyam bir akbaba olarak herkesi birer nokta halinde görebilecek bir konuma sahip, onlar ise ayrıntılar ve yavaşlıkla örülmüş narin bir dünyanın mahkûmları.
‘1473’ zaten ait olduğu biçimin kendini açıkça ortaya koyduğu bir şekilde, şiir formunda sona eriyor. Anlatıcının iyi akort edilmiş sesinin hafifçe silindiğini hissederken merak ediyoruz: Otlukbeli’ndeki kirpileri böylesine etkileyici biçimde, bizi kirpileştirerek tarif eden bu hassas dürbün bundan sonra hangi dünyalara bakacak?

1473
Bedia Ceylan Güzelce
April Yayıncılık
2011
152 sayfa
15 TL.