'Bir şey olmak'

Cihan Aktaş, 1980 ortalarından itibaren islami kesimde kadın konusu üzerine sayısız araştırmaya imza attı.
Haber: MÜGE İPLİKÇİ / Arşivi

Cihan Aktaş, 1980 ortalarından itibaren islami kesimde kadın konusu üzerine sayısız araştırmaya imza attı. Bu arada edebiyat alanında da önemli eserler verdi. Aktaş ile toplatılıp ardından beraat eden kitabı 'Bacı'dan Bayan'a hakkında konuştuk. Yazarın son romanı 'Bana Uzun Mektuplar Yaz'ın kitabevi raflarında yerini aldığını ve kendisinin yarı (14 Eylül Cumartesi) Fatih'te Ağaç Kültür Merkezi'nde saat 15.00'de bir söyleşisi olduğunu hatırlatalım.
'Bacı'dan Bayan'a adlı kitabınız basıldıktan sonra bir dizi hoş olmayan kamusal alan tecrübesi yaşadı. Neydi bunlar, kısaca anlatır mısınız?
'Bacı'dan Bayan'a - İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi' isimli kitabım geçen şubat ayında 312. madde gerekçe gösterilerek toplatıldı ve kitabın geneli hakkında dava açıldı ama doğrudan bir suç unsuru gösterilmediği için kitap üçüncü celsede beraat etti. Kitabımın toplatılmasına bir anlam verememiştim, çünkü kitabın içindeki bütün makaleler daha önce dergi ve gazetelerde yayımlanmışlardı ve zaten toplatılma gerekçesinin beni o kitabı hazırlamaya sevkeden gerekçelerle hiç ilgisi yoktu. Ben bu kitabı oluşturan yazıları müslüman olarak, müslüman kadın olarak yaşadığımız kimlik çatışmalarını ve parçalanmalarını irdelemek için yazdım. Anladığım kadarıyla bu tür konularda neyin suç neyin suç olmayacağına dair bir ölçü yok.
Kendinizi bu tecrübe sırasında ve sonrasında hiç bu kadar yalnız hissetmediğinizi söylemiştiniz bir seferinde. Bu yalnızlığın sebepleri, gerekçeleri nelerdi?
Daha çok psikolojik bir yalnızlık bu. Çünkü benim kitabımla birlikte başka kitaplar da toplamıştı ve o toplatılan kitaplara verilen medya desteği bana verilmedi. İslamcı, islamcı kadın yazar, türbanlı yazar, gibi nitelemeler ayrımcılığa gerekçe kılınabiliyor ama bu yalnızca bana karşı bir tutum değil. Sanki herkes kendi kıstırılan sesiyle ilgili. Düşünce özgürlüğünün genel bir aşkın değer olarak savunulması olgunluğundan çok uzağız.
Bir şey olmak. Biz kadınları bekleyen en büyük tehlikelerden biri olarak altını çizmişsiniz bu hususun. Kitabınızda modacı Klein'ın şu sözlerini de aktarmışsınız: "Hoş ve boş bir elbise askısını artık kimse ilginç bulmuyor. Bugün iyi görünmek artık yetenek istiyor. Oyuncu, müzisyen, yazar... Bugün artık bir şey yaratan, bundan memnun olan, dolu insanlar gözümüze güzel görünüyor". Güzel olma çabasının içinde yatan tehlike nedir günümüzde? Biraz daha ilerletelim: Hoş ve boş bir elbise askısı olmaktan kurtulamayışın (kurtulamayışımızın) nedenleri neler olabilir?
Yüzeylerden derinlere inmekten korkuşumuz nedeniyle belki... Derinlerde bastırılan onca şeyle yüzleşmek, bir sorumluluğu, bedel ödemeyi üstlenme ön kabulüyle mümkün. Düşünen kadın değil yalnız, düşünen insan korkutuyor. Düşünce oldum olası erkeklere has bir değer olarak kabul edildiği için de, düşünen kadının, cinsine has özellikler alanında bir yozlaşma yaşayacağı şeklinde açık ya da bazen şuuraltı yargılar var. Bir de kuşak olarak bizler iyilik olmadan güzelliğin mümkün olmadığına inanacak şekilde yetiştirildik. Şimdi kadınlık durumları da hazır giyim gibi pazarlanıyor. İnsanlar yoksullaşma seviyesi arttıkça daha çok eğlenerek yıkım korkusundan kurtulmaya çalışıyorlar sanki. Kadınlar kışkırtıcı, erkekler sadakatsiz ve bütün olarak insanlar kendilerine karşı da sadakatsiz olsun isteniliyor. Kitabımda Susan Willis'in eleştirdiği şu sloganı da irdelemiştim: "Kendine yeni bir sen al!" İnsan tabii ki kendi varlık alanında devrim yapabilir ama burada anlaşılan farklı bir şey. Toplum olarak da insan olarak da eski 'ben'den kurtulmak o kadar kolay olurmuş ve eski ben'e rağmen yeni bir 'ben' logolarla, markalarla sağlanırmış gibi...
"Sara Bebek İran'da Barbie'ye alternatif bir bebek olarak piyasaya sürüldü. Ancak doğduğu ülkedeki iç piyasayı dahi ele geçiremedi çünkü bir sanayi ürün görüntüsü vermiyordu" diyorsunuz. Sara'nın hamile kalırsa kilo alacağı ve doğuracağı belli bir hali, hayata yakın, hayatın içindenmiş gibi bir hali varken böyle bir sahicilik (temsil de olsa) neden işe yaramıyor? Başka bir deyişle kadın bedeninin sanayileştirilmesi (seküler beden haline getirilmesi)ne anlama geliyor?
Bedeni bir sanayi ürünü gibi algılamaya yol açan işlemlerin en tabii sonuçlarından biri insanın kendi bedenine yabancılaşmasıdır. Yüzeysellik, sığlık çok bulaşıcı bir şey. Hayata sırf tüketici kimliğiyle yaklaşıldığında sorun bir kağıt mendil tüketimiyle sınırlı kalmıyor, benliklere ve kimliklere de sirayet ediyor. Sara Bebek ile ilgili ticari başarısızlık, alternatif kültürel üretimin tepki duyduğu modele göre oluştuğu ölçüde kültürel bütünlüğü sağlayamayacağı, dolayısıyla da alternatif olamayacağının bir göstergesi. Bu da Sara için bir paradokstur, çünkü varlığı Barbie'nin temsil ettiği sanayi ürünü ve aslında bebek olmayan oyuncak bebeğe karşı bir model üretme kaygısısına bağlı olsa bile, bu varlığı sürdürmesi tıpkı Barbie gibi vitrinlerde yer tutabilmesi koşuluna bağlıdır.
Katılım. Galiba 'sihirli kelime' bu diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? 'Katılım' derken, insanın hem bilinci hem de yüreğiyle kendini ortaya koyabileceği kamusal imkanlara işaret etmiş olabilirim. Esasında bilinç daima bir şeyin değil, bir ilişkinin biçimidir. Kimse kelimelerini boşluğa fırlatmak istemez. Konuşurken bizi anlayacak muhataplar ararız ama anlaşılmayı da konuşarak, konuşmalara katılarak sağlarız. Onaylanmış karakterlerle kurgulanan bir katılım ancak sanal olabilir diye düşünüyorum. Standart bir vatandaş kimliği var, bu kimliğe uyabiliyorsanız eğer size katılımın yolları açılıyor, aksi takdirde nitel ya da nicel durumunuza bakılmaksızın eleniyorsunuz. O tür kurgusal bir katılım ağı içinde yer almak için mesela 'çağdaş olmak' gibi kavramları en yüzeysel biçimleriyle savunmalısınız. İşin ilginç yanı, bir katılım belgesi edinmek için insanların bir yandan hakiki kimliklerini saklamaya mecbur edilirken bir yandan da bunu yaptıkları varsayımıyla takiyye yapmakla suçlanması...
Bu ay içersinde ilk romanınız 'Bana Uzun Mektuplar Yaz' okurla buluşacak. Neyi anlatıyorsunuz orada?
Romanım 70'li yıllarda bir yatılı okulda geçiyor. Verilen eğitimle dışarıda değişen dünya arasındaki uçurum nedeniyle yatılılıkta atlatılması hayli zor olan bir travma var, kişiyi kabuk bağlamaya zorlayan bir toplumsallaşma yaşanır bu okullarda. Dikenli tellerle, yüksek duvarlarla çevrili, yoklamalarla ve uzun kuyruklarla düzeni sağlanan bir mekanda bir tür çileciliği yücelten eğitimin kurduğu bilinçlerde 'dava' ucu bucağı olmayan bir sığınma alanıdır. Benim romanıma konu aldığım dönemde 68 olayları o kadar uzak değildi. Gençlik hareketlerinin, hippilerin, beatniklerin, istanbul'da bir üniversitenin önünde meydana gelen bir çatışmanın Anadolu'daki bir yatılı okulda da karşılığı oluyordu, o dar dünyada olusturulan ütopyalara dayalı kamplarda taraftarlıklar açık mekanlardan daha şiddetli bir şekilde hissedilerek yaşanıyordu. Romanımda bir yatılı okul ortamında seksenli yıllarda daha bir belirginlik kazanacak olan islamcı bilincin oluşumunu anlattım, aynı zamanda o zamanki sağ olsun sol olsun, bir davaya adanan gençlerin ne kadar ortak yönleri olduğunu da ortaya koymak istedim.
BACI'DAN BAYAN'A: İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi Cihan Aktaş, Pınar Yayınları, 2002, 268 sayfa, 8 milyon 500 bin lira.