Bir ülke hayal edin ki...

Bir ülke hayal edin ki...
Bir ülke hayal edin ki...

İLÜSTRASYON: ELA AYDEMİR

Mahmut Alınak, 'Tarihin Çarmıhında "Güneş Ülkesi"' romanında her sokağa, mahalleye, şehre bir vefa borcu olarak bir mağdurun, mazlumun, mücadele ederken öldürülenin, darağacına gidenlerin ismini vermiş
Haber: ABİDİN PARILTI - abidinparilti@hotmail.com / Arşivi

Bir ülke hayal edin ki savaş yok, haksızlık yok, sömürü yok, yalan tedavülden kalkmış, diller yasak değil, eşitlik vazgeçilmez, bayrak referandumla müzeye kaldırılmış, çağ atlamış, başka ülkelere muhtaç değil. Bir ülke ki devlet olmaktan bile vazgeçmiş. Bir ülke ki bugün kullanıla kullanıla birer klişeye dönüşmüş (gerçek olduğu, sınandığı için klişe) barışın, kardeşliğin, bir arada olmanın verdiği mutluluğu yaşıyor. Bir ülke ki dünyaya hükmeden devletler tarafından abluka altına alınmış, ambargoya maruz kalmış. Bir ülke ki internette adına rastlanmaz, uydularla kontrol altına alınmaz, dünya haritasında yerine rastlanmaz, ama kendi başının çaresine bakar. Bir ülke ki adına Şengal denir.
Mahmut Alınak’ın romanı ‘Tarihin Çarmıhında “Güneş Ülkesi”’, Campanella’nın ütopyasına bir göndermeyle başlar. Alınak günümüz koşullarını, bu ülkenin yaşadığı süreçleri de olabildiğince merkeze alarak, yeni yollar, yeni bakış açıları, yeni savunma biçimleri geliştirilirse ‘güneş ülkesi’ne varılmasının mümkün olabileceğini söyler okuyucuya. Yazar, yukarıda anlatıldığı gibi bir ülke tasavvur ediyor. Şengal ki gerçek anlamda Kürt Ezîdîlerin yaşadığı kutsal mekandır bugün. Ancak kitapta özgür bir ülke olarak nitelendiriliyor. Ütopyayla başlayan yazar kısa bir süre sonra okuru ters köşeye yatırıyor ve onlara bir anti-ütopyanın kapılarını aralıyor. Geçmişe, en başa dönüyor. Sancılı, sıkıntılı, ölümlü, işkenceli, gözün gözden öte kanın kanı tanıdığı zamanlara gidiyor. 

Gözaltında olanlar
Yazar bir öğretmenin gözünden, yaşadıklarından aktarıyor bize hikâyeyi. Birinci tekil kişinin hafızasından anlatılanlar çok acı, çok buruk, çok rahatsız edici, çok sert ama bir o kadar da çok gerekli. Çünkü bizim en çok hafızaya ihtiyacımız var. Yaşananları sadece hatırlamaktan geçmiyor meziyet, bir daha yaşanmasın diye yeni yollara da ihtiyaç var. Alınak işte bu kitapta bunu yakalamış. Sivil itaatsizliğin altını defalarca kalın kalın çiziyor. Yazarın biyografisine de dönülüp bakıldığında, kendisinin bu eylem biçimlerini Kars’ta defalarca gerçekleştirdiği görülür.
Yazar, her bir kişisine, her bir sokağa, mahalleye, şehre bir vefa borcu olarak bir mağdurun, mazlumun, mücadele ederken öldürülenin, darağacına gidenlerin ismini vermiş. Said Rıza (Seyit Rıza), Julius Fuçik, (‘Darağacından Notlar’ kitabıyla bilinir.), Ferzad Kemanger (İran rejimi tarafından yakın zamanda idam edilen Kürt öğretmen), Erdal (Erdal Eren.) gibi isimler bu kitap sayesinde yeniden vücut bulmuş ve aynı ülke içerisinde anılmış olmaktalar. Yazar ülkenin, şehirlerin, kişilerin isimlerini değiştirerek bu hikâyenin dünyanın herhangi bir ülkesinin de sorunu olabileceğini anlatır okura. 

Haksızlığa katlanamayan azdır
Gözaltındayken kendini astığı söylenen Erdal, haksızlığa dayanamayıp dağa çıkan Gurkan, öldürülen Alişer ve Filiz, çocuklarının geride bıraktığı acıya dayanamayıp militan olan Said Rıza’nın karısı Zerife ve cezaevindeyken bu acılardan bazılarıyla tanışan öğretmen Said Rıza. Geride kalan sadece aynı zamanda anlatıcı da olan Said Rıza’dır. Bütün bu acılara rağmen anlatıcı şiddete başvurmaz. Sivil itaatsizlik yolları arar. Senatör olarak senatoya girmek ister. Türlü badirelerden sonra da senatoya girer de zaten. Ancak işler umduğu gibi gitmez. Haksızlığa katlanmayan azdır nihayetinde. Konumlar, kariyerler, korkular katlanmanın motivasyonu olur. Ancak Said Rıza bildiğinden, doğrusundan caymaz. Partiden atılsa da yoluna devam eder. Daha cezaevindeyken Mezın (Kürtçede Büyük demektir.) ile tanışır. Onun fikirlerinden etkilenir. Mezin dağda savaşan örgütün lideridir.
Said Rıza aslında başka bir ülkeyi anlattığını söylese de bu ülkeyi anlatır. Son otuz yılda yaşananları edebiyatın malzemesi yapmaya çalışır. Resmi tarihe olmayan inancımız aşikar. Yazar da yaşananlar unutulmasın, tarihin sayfalarında tozlanmasın, bulanmasın, hafızalara zeval gelmesin diye neredeyse bir bir anlatır olanları. Ölüm oruçlarını, Şırnak’taki çatışmaları ve ölen sivilleri, işkence hallerini, dağdakileri, ovadakileri, meclistekileri, sokakta biçareleri, olmadığı söylenen ama buna rağmen yasaklanan dili, anlatır. Bir tarihçi hassasiyetiyle kayda geçirir. Yaşananlar berhava olmasın diye titizlenir. Bu yüzden çokça didaktikliğin sınırlarını zorlar. O sınırlardan içeri sızınca romanın gücü zayıflar. Ancak diğer yandan bu roman aynı zamanda bu ülkenin 1980 sonrasının sosyolojik tahliline de kapı aralar. Silahın çare olmadığını vurgular, Gandhi’nin izinin en berrak iz olduğunu düşünür ve onu hikâyenin merkezine yerleştirir. Yazar, sivil itaatsizlik anlamında bu roman boyunca önemli, zekice tasarlanmış buluşlara da imza atar: Açlık grevleri, cezaevinde sadece kendi anadiliyle konuşma, devlet mekanizmasını elden ayaktan düşürmek için herkesin bir süre kimliksiz gezmesi… Öyle ki Mezın’ın avukatları bile kimliklerinden feragat ettikleri için ziyarete gidemez.
Gelelim romanın en dikkat çeken ve çokça konuşulan kişisi Mezın’e. Mezın, cezaevindedir, örgütü ise dağda. Onun söylemleriyle isyan yürür. Birçok kişi onun Abdullah Öcalan olduğunu söylese de Alınak Müjgan Halis’e verdiği söyleşide “Bu kitabı bir Türk romancı yazsaydı, bu soru akla bile gelmeyecekti” der.
Öte yandan roman her ne kadar kurgusal görünse de biyografik olandan çokça beslenir. Bu yüzden bazen kurgu aksar, biyografik olan öne çıkar ve romanın estetiğinde zayıflıklar belirir. Yeniden kurulan bu dünyanın, bütün göstergelerinin sadece Türkiye ’yi işaret etmesi de ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır. Dünyanın dört bir yanından isimlerin bir vefa borcu mahiyetinde anılması güzel ve ilgi çekici bir buluş iken, anlatılanın yerel olanla sınırlı kalması romanın gücünü azaltmaktadır. Yazar samimi, sahici ve romanın ruhuna uygun olarak bazen sert, bazen de yumuşak ve duygusal yönü ağır basan bir dil kullanırken bazı tanımlamalarda klişelere başvurur.
Mahmut Alınak ‘Tarihin Çarmıhında “Güneş Ülkesi”’ romanında belli ki çokça düşünmüş, düşüncelerinin sağlamasını yapmış, önerilerini roman estetiği içerisinde değerlendirmiş. Eleştirel yönü ağır basan bu romanda Alınak hem Kürt siyasetine hem de Türk siyasetine eleştirilerini dillendirmekten sakınmaz. Hakikatın her yerde hakikat olduğunu vurgular. Roman okunup bitirildiğinde insanın, keşke siyasetle uğraşanlar az biraz da edebiyatla uğraşsalar, onun gücüne ve kudretine de nail olsalar, empati güçlerini en azından Mahmut Alınak gibi geliştirseler, fikirlerinin sağlamasını yapsalar, yeni yollar, yeni bakışlar geliştirseler, diyesi geliyor.

Adım Said Rıza. Bu kitapta yazacakları¬mı ister yaşlı birinin hatıraları, ister on yıllardır abluka altında tutulan bir ülkenin dünyaya meydan okuyuşu, isterseniz derslerle dolu tarihi bir belge olarak kabul edin. Ömrümün sayılı günleri yeter de yazmayı tamamlayabilirsem ve siz de biraz sabırlı olup sonuna kadar okuyabilirseniz, pişman olmadığınızı göreceksiniz…
Şengal’i, bizim aziz ülkemizi anlatıyor bu kitap. Sevgili karım Zerife, oğullarım Alişer ve Gurkan’ın bir zamanlar havasını soludukları ülkemi. Dünyaya hükmeden devletlerin bize uyguladıkları dudak uçuklatan ambargo yüzünden Şengal’ın hangi kıtada olduğunu elbette bilmiyorsunuz. Kitaptan


TARİHİN ÇARMIHINDA
“GÜNEŞ ÜLKESİ”
Mahmut Alınak
Jan Yayınevi
2011,
448 sayfa
18 TL.