Bir vicdan romanı

Bir vicdan romanı
Bir vicdan romanı
Uğur Erkman romanında Batı'nın ve Doğu'nun kendine özgü insan ilişkilerini işliyor
Haber: ATEŞ SÖĞÜTÇÜ / Arşivi

Aslında polisiye roman türüne “polisiye” demek hiç içimden gelmez. Hangi dilden Türkçeye girdiğini bilmiyorum ama İngilizcedeki “Crime” (suç) ya da “thriller” (heyecan) daha iyi karşılıyor gibi. Gerçi “suç”ta da bir tuhaflık var. Özellikle Türkçede “suç” ve “suçlama” kelimeleri “polis”i aratır neredeyse. Hele bir de “ siyasi polisiye” yerine “siyasi suç” romanı dediğinizi düşünün!
Uğur Erkman’ın romanı “siyasi polisiye” olarak kategorize edilmiş ve bence bu türün iyi bir örneği ama ben romanı okuduktan sonra kafamda tek bir sözcük yankılandı: Vicdan. Daha doğrusu Türkçede çok kullanılan “vicdan azabı”.
Her insanın, ömrü boyunca peşinden sürüklediği küçük ya da büyük vicdan azapları vardır. Her vicdan sızısına vicdan azabı demek biraz fazla kaçacaktır belki ama insanı kahreden vicdan azapları gerçekten de azapların en büyüğüdür denilebilir. Ne ilacı vardır ne de uyuşturucusu. Belki de tek çaresi bile bile ölüme gitmek veya intihar etmektir.
Erkman’ın romanını bir vicdan romanı olarak okudum ben. Siyasi polisiyenin boyutlarını aşan, insanı ve vicdanı sorgulayan, düşündüren, felsefi boyutları olan bir roman. Üstelik de, güzel ve hiç açık vermeyen, son derece inandırıcı bir polisiye kurguyla.
İstanbul -Antakya-Lazkiye-Cenevre dörtgeni ile Avrupa ve Ortadoğu hattı üzerine kurulmuş bu romanda Batı’nın ve Doğu’nun kendine özgü kültürel ortamı ve kendine özgü insan ilişkileri de işlenmiş. Asla oryantalist bir bakış açısına ya da “üçüncü dünyacı” “kurtuluş savaşı teolojisine” kaçmadan hem de.
1970’li yılların İstanbul’undaki “devrimci ortam”ın anlatımında eksiklikler bulunabilir ama zaten romanın esas konusu bu olmadığından böylesi eksiklikler kaçınılmaz. Eğer yazar bu ortamı da eksiksiz anlatmaya kalkışsa ve örneğin soygun yapan devrimci grubun yönelimlerinin kaynaklarına girseydi roman şişer ve esas konu gölgelenirdi. Yani bazı romanların eksik yanları, onların esas anlatmak istediği mevzudan kaynaklanıyor olabilir.
İnsan davranışlarını yönlendiren çeşitli güdüler toplumsal ortamlarla ön plana çıkabiliyor. Örneğin aile bağları 1960’larda ve 1970’lerde çözülme sürecindeydi ve neredeyse yönlendirici bir güdü olmaktan çıkmıştı. Ailenin yerini örgüt almıştı. En azından toplumsal mücadeleye atılan radikal insanlar artık aile bağları yerine örgütsel bağlar tarafından yönlendiriliyordu. Ama ortam değişince ve örgütler 1980’den sonra yenilgiye uğrayınca toplumun geleneksel bağları yeniden devreye girdi ve aile bağları yeniden belirleyici olmaya başladı. Roman da esasen 1980 sonrasını ve bugüne kadar uzanan süreci ele aldığından roman kahramanlarının aile bağlarına göre hareket etmeleri gayet doğal. Erkman’ın romanı yazarken bu konuda bilinçli bir seçim yapıp yapmadığını bilemiyorum elbette ama bu güdünün romanın her üç kahramanında da belirleyici olması sanırım tesadüf değil. 

İhanetlerin ağırlığı
Yazar, toplumsal ahlaka ilişkin “ihanet” gibi kavramları işlerken, toplumsal olanla insana, bireye ait olanı çok güzel harmanlamış. Dolayısıyla “hain” olanı suçlamak yerine anlamanın mümkün olduğunu öğretiyor roman. Üstelik bütün ahlaki değer yargıları gibi “ihanet” de göreceli bir kavram. Birine göre ihanet olan, bir diğerine göre fedakârlık olabiliyor. Yani olay her yerden aynı görünmüyor. Davaya ihanet eden biri bunu çok sevdiği bir varlığa ihanet etmemek için yapabiliyor. Bununla birlikte yazar, ihanetlerin vicdanlar üzerindeki ağır yükünü ortadan kaldırmak niyetinde de değil. Romanın kahramanları bu ağır yükü en acılı bir şekilde sonuna kadar taşımak zorunda.
Bu yazıda romanın kurgusu üzerine mümkün olduğu kadar az şey söylemeye çalıştım. Çünkü kurguya şu ya da bu ölçüde girmek, romanın insanı baştan sona alıp sürükleyen olağanüstü heyecan verici atmosferini ele vermek anlamına gelebilir. Aslında, yukarda da belirttiğim gibi, bu güzel kurguya rağmen romanın esas muhtevası heyecan unsuru değil ama okuyucunun elinden soluk soluğa okunacak, gizemlerle dolu bir romanı almamaya dikkat etmem gerekiyordu.
Erkman’ın en büyük başarısı, heyecan unsuruna yenik düşmeyip felsefe ve düşünme unsurunu da romana ustaca yedirmesi ve böylece ortaya “siyasi polisiye”yi aşan bir roman çıkartmış olmasıdır.

KURUMUŞ NEHRİN YATAĞINDA
Uğur Erkman
Ayrıntı Yayınları
2011, 256 sayfa
18 TL.