Bir yazar yetişiyor

Bir yazar yetişiyor
Bir yazar yetişiyor
İrlanda'da milliyetçi ve bağımsızlık sloganlarının yayıldığı ve siyasetin sertleştiği bir ortamda yetişen Joyce, birçok farklı ideolojinin kesiştiği bir noktada durmuş ve hikâyelerinde bu ideolojileri yansıtmıştır
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Eserleri önemli olmasına rağmen, kullandığı anlatım teknikleri ve dili nedeniyle ortaya çıkan okuma zorluğu James Joyce’u ürkütücü bir yazar haline getir. Bunlara bir de bir de eserleri hakkında sürüp giden tartışmaların teorik soğukluğunu eklemeliyiz. Sıradan okuyucu için Joyce külliyatına başlamak, sanki bir deney labaratuvarına girmek gibi gibidir. Oysa geçen günlerde yeni bir edisyonla yayımlanan iki kitabı, ‘Dublinliler’ ve ‘Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ kitaplarını elinize aldığınızda çekinilecek bir zorluk olmadığını fark edeceksiniz.
On beş hikâyeden oluşan ‘Dublinliler’, bütün hikayelerin ortak bir tema ve kurgusal bir sıralama gözetilerek yazılmış olması nedeniyle bir roman olarak algılanabilir. Hikâyelerden yer alan kişi ve karakterlerden çok Dublin’in romanıdır bu. Zaten Joyce da ülkesinin ruhsal tarihinden kesitler vermeyi amaçladığını ve bunun için Dublin’i ele aldığını söylemişti. Daha sonraki romanlarında da aynı temayı yineleyerek yüzlerce sayfalık bir Dublin ya da İrlanda destanı yaratmayı bildi, ne var ki oldukça karamsar bir destandı anlattığı... Kitapta yer alan hikâyelerini çocukluk, gençlik, olgunluk ve toplum hayatı olarak dört değişik bakış açısıyla oluştururken, son hikâyesinin adını da ‘Ölüler’ koymuş yazar. Aslında ölü olmaklık hali Dublin özelinde İrlanda’nın tamamına yayılan maddi, manevi, ruhsal ve düşünsel yoksulluğu işaret ediyor. Daha ilk hikâyede çıkıyor karşımıza tutsaklık, hareket özürlülüğü, başarısızlık ve ölüm kavramları; hikâyeden hikâyeye varlıklarını anbean hissettiriyorlar. 

Joyce, ‘yaşayan ölüleri’ anlatıyor
İrlanda gerçeğini yansıtabilmek için sıradan insanların sıradan hayatlarını anlatmaya girişen Joyce’un başarısı sadece insan ve toplum gözlemlerinden değil, bu insanları eşya, mekân ve toplumsal hayat içerisinde çok zengin ayrıntılarla tasvir etmesinden geliyor. Onun imgelerle yüklenmiş şiirsel dilinde evler, odalar, yiyecek ve giyecekler, kentin sokakları öylesine donuk renklere bürünüyor ki, hiçbir hayat pırıltısı canlanmıyor gözümüzde, ‘yaşayan ölüleri’ anlatıyor sanki Joyce. Son hikâye ‘Ölüler’, evli bir kadının çok eski bir anıyı, kendisine açık genç bir adamın ölümünü hatırlaması üzerine başlayan duygusal etkilenmeler üzerine kurulu. İlk on dört hikâyeye serpiştirilen simgelerin hemen hepsinin yer aldığı ‘Ölüler’de toplumun duygularının mekanikliğini, sıradanlığını ve donukluğunu vurguluyor. 

İrlanda’nın ruhu
‘Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde ‘Dublinliler’de birçok karakter üzerinden yakalamaya çalıştığı boğuculuk tek bir karakter özelinde işlenmiş. Romanın kahramanı Stephen Dedalus, genç bir sanatçı adayı. Hikâye, Stephen’in çocukluğundan yirmili yaşlarına kadar geçen hayatını anlatıyor; ama anlatılan olay ve olgulardan ziyade zihinsel yaşantısı. Joyce’un iç monolog ve bilinç akışı tekniğini kullandığı hikâye boyunca kahramanın kimi zaman çocuksu, kimi zaman akılcı, kimi zaman gerçeküstü hayallerle dolu merceğinden izliyoruz etrafını kuşatan dünyayı. Görev ve suçluk duygularıyla bastırılan yaşam enerjisi, özellikle ilkgençlik yıllarında sürekli çelişkiler içine düşürecektir Stephen’i. Cinselliğe atılan ilk adımın sancılarını çekecek, günaha girmek korkusu ile hayatını dilediği gibi yaşamak arasında bir denge kurmaya çalışacaktır. Söz konusu çatışmaları aktarırken anlatısının zirvesine ulaşıyor Joyce;
İrlanda’da milliyetçi ve bağımsızlık sloganlarının yayıldığı ve siyasetin sertleştiği bir ortamda yetişen Joyce, birçok farklı ideolojinin kesiştiği bir noktada durmuş ve “hedefine ulaşmamış ihtirasların, solan anıların ve iktidarsız düşlerin kasvetli bir bağlam içerisinde ölgün ölgün kıpırdanarak çağdaş İrlanda’nın manevi durağanlığını özetlediği“ hikâyelerinde bu ideolojileri yansıtmıştır.
Yeni bir çağın, geçmişin ölü toprağını üzerinden atmak isteyen yeni toplumsal ilişkilerin insanıydı Joyce. Hayatı ve sanatı bu çağa uygun biçimde algıladı. Geçmişin yazma biçimlerinden kopması yeniyi fark etmiş olmasındandır. Maruz kaldığı eleştirilerin tersine bireyi ihmal etmemiştir; aslında tarih ve toplum da anlatısının içindedir hep. Sadece yeni bir algıyla bakar onlara. Şöyle özetleyelim; “Modernizmin sonucunda ortaya çıkan algı ve yaşam tarzı, geçmişin tüm düzenini eşi görülmedik bir biçimde dönüşüme uğrattığından Joyce’un yapıtları modern bir toplumun taslağını sunmakla kalmaz, aynı zamanda modern insanın bütün tinselliğini, eğilimlerini, içgüdülerini, akılsallık ve akıl dışılıklarını da sunar.” Çağdaşı Virginia Woolf’un yorumuyla; “Materyalist romancıların tersine ruhsaldır Joyce, her ne pahasına olursa olsun, haberlerini beyin yollarından gönderen içimizdeki o alevin titreşimlerini aydınlatmayı kendisine amaç edinmiştir.“ Bunu yapabilmek için de tam bir yüreklilikle ona gelgeç görünen her şeyi, ister o gerçeklik havası, ister biçimde akıcılık olsun, yüzyıllardır romancıyı desteklemeye yardım eden işaret direklerinin hepsini hiçe saymıştır.

Şiirle başlamıştı
James Joyce, roman sanatına bakışıyla 20. yüzyıl edebiyatını derinden etkilemiştir. Kendisinden sonra gelen kuşakları etkileyen, etkileri bugüne kadar uzanan Joyce, akademik çalışmalarda en çok mercek altına alınan yazarlardan biridir. 1882’de İrlanda’nın Dublin kentinde doğmuştu. Katolik bir ailenin çocuğu alarak kilise eğitimi aldı, ancak genç yaşta katolik inancından vazgeçti. Hayatının geri kalan bölümünü bu inançla, daha da genişletirsek İrlanda’nın bireye soluk aldırmayan baskıcı atmosferiyle çatışarak geçirecekti. Dublin Üniversitesi’ni bitirdiğinde yazarlık hayatı da başlamıştı. Bir ara tıp eğitimi için Paris’e gittiyse de, annesinin hastalığı üzerine geri dönerek Dublin’de öğretmenlik yaptı. Bu sıralarda ilk hikâyelerinin ve romanın hazırlıklarını da yapıyordu Joyce. 1904’te yeniden Paris’e gitti, ardından İtalya’ya Trieste’ye. Trieste’de İngilizce dersler vererek geçimini sağlayan Joyce, ‘Chamber Music’(1907) adlı bir şiir kitabı yazdı ama hiç başarılı bulunmadı. İlk romanı ‘Stephen Hero’nun akibeti de şiirlerinden farklı değildi. Yayımcı bulamamak bir yana kendisi de yazdığını beğenmemişti; zaten notlarını da imha etti. ‘Dublinliler’ adı altında topladığı hikâyelerini Ezra Pound’un yardımıyla 1914’de Londra’da tefrika halinde yayımladı. ‘Dublinliler’ 1916’da kitaplaştı. Hikâyelerinin ilgi görmesi Joyce’u cesaretlendirecek, ‘Stephen Hero’yu yeniden ele alacak ve ‘Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ne dönüştürecekti. Bu kitap da benimsenmedi ancak Joyce izleyeceği yolu seçmişti. ‘Exiles’ (1918) adlı oyununun başarısından da etkilenmedi. ‘Ulysses’i tefrika edilmeye başladıktan sonra 1922’de tamamladı. Ancak birçok dizgi yanlışı içeren ‘Ulysses’in aslına uygun halde basılması 1984 yılında gerçekleşti. Ardından ‘Finnegans Wake’ geldi (1939). 1940 yılında Zürih’te öldüğünde geride nicelik açısından az ama nitelik açısından çok büyük eserler bırakmıştı.

SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTRESİ
2011, 295 sayfa, 19.5 TL.
DUBLİNLİER
2011, 232 sayfa, 14 TL.
James Joyce’un Murat Belge tarafından çevrilen kitapları İletişim Yayınları’ndan çıkmıştır.