Bir yazarın kıyısı

Bir yazarın kıyısı
Bir yazarın kıyısı

Julien Gracq

Julien Gracq, edebiyat dünyasının geleceğini karanlık görüyordu, ilk biten sanat edebiyattı , yazarlar dilsel özeni kurguya feda etmişlerdi
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

Denemelerini bir kenara bırakırsak, ‘Sirte Kıyısı’ Julien Gracq’ın dünya görüşünü en iyi temsil eden romanıdır. Minimalist yapıda, az sayıda karakterli ve durağan yapıdadır. Anlatıcı ve başkahraman, Aldo adlı genç adam, Orsenna’nın soylu ve köklü bir ailesinin oğludur. Okulu bitirdikten sonra boşlukta geçen günlere dayanamayarak evden uzak bir yerde görev talebinde bulunur. Onu gözlemci olarak Sirte cephesine yollarlar. Sirte’de üç yüz yıldır süren ve neden sürdüğü unutulmuş bir savaş vardır. Romanın ilk sayfaları, Aldo’nun yolculuğunu ve Sirte kalesi etrafının coğrafyasını anlatır. Sirte’ye geldikten sonra, onu karşılayan cephenin komutanı Yüzbaşı Marino ve diğer görevlilerden başka bir de Prenses Vanessa Aldobrandi ile tanışır. Aldo yine de çoğu zamanını yalnız başına geçirmeyi tercih eder, insanlarla ilişkisi çok zayıftır. Vanessa ve Marino’yu sevmesine rağmen ortak bir yaşayış içine girmez kimseyle.
Julien Gracq, diğer romanlarında olduğu gibi bu en ünlü romanında yine hayali bir mekân yaratır. Orsenna, Sirte ve düşman ülke Farghestan fantastik yerlerdir fakat fantastik edebiyatın mekânları gibi değil, daha çok Gabriel Garcia Marquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanındaki gibi, hayal edilebilir, tanıdık öğelerle dolu hayali yerlerdir. Örneğin, Romalılardan kalma harabeler vardır, bir dönem ülkeyi Araplar istila etmiş ve geride kültürlerinden izler bırakmışlardır. Bu türden bilgiler, Avrupa ’da bir yerlerde olduğumuz hissini verir. Ayrıca karakterlerin isimleri İtalyancadır ama İtalya ile başka bir bağlantı kurmamıza izin vermez. Tamamen kültürel ve tarihsel bağlardan kopartarak ıssızlık içinde bir mekân yaratmak istemiştir Gracq. 

Simgeler arasında
Tüm roman geçmiş bir zamanı, tüm olaylar yaşandıktan sonra hatırlanan şekliyle anlatır. Birinci tekil şahısta Aldo’nun sadece anılarına değil, zihninin içine de gireriz. Aldo, gerçekliği bulanık algılayan, kuşkularla dolu inançları olan, duyularını deforme eden hayalgücüne sahip biri olduğu için, anlatı gerçeküstüne kayar. Böylesi a posteriori anlatı sayesinde yazar, sadece geçmiş olayları değil, geride bıraktığı izleri de anlatmayı başarır. Küçük bir davranış, örneğin Yüzbaşının piposunu cebinden çıkarıp, yaslandıkları topun kama koluna uzun uzun vurması, belli bir zaman sonra hatırlanan ve hatırlanmasıyla birlikte simgeye dönüşen bir davranış olur. Roman bu türden simgelerle doludur. Her şeyden önce, karşı kıyı ya da düşman toprakları, simge olarak okunmalıdır. Romandaki mekân ve karakterleri savaş sonrası Avrupa’sına benzetmek, tarihsel ve coğrafi analoji yapmak, bu romanın doğasına uymaz ve romanı basitleştirir. Yazar basit analoji değil, simgeler yaratma peşindedir. 

Bir bekleyiş romanı
‘Sirte Kıyısı’nın ilk dikkat çeken özelliği durdurulmuş bir zaman içinde geçen, bir bekleyiş romanı olmasıdır. Roman içinde yazar, çok sık gebelik ile ilgili benzetme yapar: zaman “tekdüze geçmekle birlikte gebe kadınların bulantı veren bitkinliğini andıran bekleyiş ve uyanmalarla dolu...” diye açıklar. Bekleyiş, eylemsizliktir. Boşluktur. Ayrıca beklenen mutlu bir olay değildir, ölümün ya da yokoluşun kabul edilişidir.
Julien Gracq ‘Sirte Kıyısı’nda, occultatio denilen bir anlatı tekniği kullanır. Occultatio ya da antik Yunancadaki adıyla apophasis, bir şeyi anlatmayacağını söyleyerek, anlatma için kullanılan teknik bir terimdir. Edebiyat tarihinde çok örneği vardır, ilk akla gelenlerden biri, Shakespeare’in ‘Hırçın Kız’ oyununda Grumio karakteri tarafından dile getirilir: “Eğer sözümü kesmeseydin, atın nasıl tekerlendiğini, hanımımın nasıl atın altında kaldığını işitecektin (...) bunları öğrenip, böyle kaz gibi mezara gitmezdin.” Grumio karakteri burada anlatmayacağını söylediği şeyi detayları anlatmış, karşısındaki azarlayacak hale bile sokmuştur. Gracq da benzer bir teknikle hiçliği anlatır. Bunun anlatılmaz olduğunu yineleyerek ve olayları betimlemeler içine gizleyerek bunu başarır. Anlatı dilindeki gizem buradan kaynaklanır. Bir olayı aşırı önemseyerek anlattıktan sonra, “bu son derece önemsiz olay, sonunda kafamı hak ettiğinden daha fazla işgal ederek...” diye sürdürür anlatmayı. Aslında tüm roman boyunca bu durumu çok sık hissederiz. Yazarın kurguya hiçbir katkı sağlamayacağını bilerek, bir bakışı, bir görüntüyü ya da bir duyguyu aşırı detaylandırarak anlatması aynı şekilde apophasis örneği olarak görülebilir.
Julien Gracq, eleştirdiği yirminci yüzyıl romanına gerçekten de uzak roman anlayışına sahiptir. Uzun cümleleri, iç içe geçen uzun betimlemeleri, kendisiyle aynı dönemde yaşamış, varoluşçuluk akımının önde gelen yazarları Sartre ve Camus’den olabildiğince uzaktır. Daha çok erken Alman romantizmini çağrıştıran, belki biraz Chateaubriand ve Stendhal’i hatırlatan, bir önceki nesillerin edebiyat zevkleriyle tatlandırılmış, süslemelerle bezenmiş bir roman ‘Sirte Kıyısı’.

‘Yalnızlık burcu’ndan bir yazar
Julien Gracq, yirminci yüzyılın en aykırı yazarlarından biridir. Doksan yedi yıllık uzun yaşamının büyük bir bölümünde lisede tarih ve coğrafya öğretmeniydi. Öğretmenliği boyunca gerçek adını (Louis Poirier) kullandı; yazarlığı için ise Julien Gracq adını seçmişti. Öğretmenlik ve yazarlık asla birbirine karıştırmadığı iki dünyasıydı. Bir yazarın nasıl olması gerektiği konusunda keskin görüşleri vardı: Yazarın söyleşi vermesini, kitap tanıtımı yapmasını, imza günlerine gitmesini, ün kazanmasını ve televizyona çıkmasını kınıyordu. Popülerleşen edebiyatı hayatı boyunca eleştirdi. Bu yüzden Fransa’nın en önemli edebiyat ödülü sayılan Goncourt ödülünü 1951’de, Ulusal Edebiyat Onur Ödülünü (Le Grand Prix National des Lettres) 1980’de reddetti. Fransa’nın çok sevilen eleştirmeni ve program yapımcısı Bernard Pivot’nun edebiyat programına çıkmayı da kabul etmedi. Biyografisinin yazılmasına ve kitaplarının ciltsiz cep boylarda yayımlanmasına da izin vermedi.
Hayatı reddedişlerle katılaşmış gibi görünse de, aslında bir tür saflık peşindeydi. Edebiyat dünyasının geleceğini karanlık görüyordu, ilk biten sanat edebiyattı çünkü yazarlar dilsel özeni kurguya feda etmişlerdi. Çağdaş yazarları, dil tutkusundan yoksun olmakla suçluyordu. Üstelik çöken sadece edebiyat değildi, gençliğinde okuduğu Oswald Spengler’in ‘Batının Çöküşü’ (1913) adlı eserinden çok etkilenmişti. Uygarlıkların, gelişen her şey gibi ölümlü olduğuna inanıyordu. Batı uygarlığı çökmüştü çünkü değişmezlik noktasına ulaşmış ve bundan sonra artık geriye sadece yok olmak kalmıştı. Belki de Gracq, 1930’larda kapitalizm ve küreselleşmenin ilk olumsuzluklarını hissedenlerdendi.

SİRTE KIYISI
Julien Gracq
Çeviren: Aykut Derman
Yapı Kredi Yayınları
2012, 300 sayfa, 22 TL.