Bir yeniçeri kâtibinin anlattıkları

Bir yeniçeri kâtibinin anlattıkları
Bir yeniçeri kâtibinin anlattıkları
Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

Okura farklı bir yol önereceğim. Kitabın tam ortasındaki resimlere dikkatle bakılmalı. Tekrar, özenle ve arayarak bakılmalı. Hayatımızda dünden bu yana bu kadar yaygın olmuş bir kelime hakkında tam olarak ne biliyoruz? Yaygın değil elbette sadece. Etkin de. Alabildiğine etkin. Yeniçeriliğin kurulması mı dersiniz, o uzun yürüyüşü mü, yoksa, yoksa ortadan kaldırılışındaki bitmeyen hikayeler mi? Bazen düşünmeden, sormadan edemeyiz, nasıl olur da tarihi şekillendirmekte bu denli etkin olmuş bir kurum, bir yapı, bir insan tipolojisi bu kadar sise bürünür, bilinmez olur. İsmindeki, Türkçe kelime ile Farsça kelimenin tuhaf uyumu bile başlı başına ilginçliklerle doludur oysa. Şu belleri kılıçlı, pazuları gelişmiş, kimisinin ayakları çıplak, mutlaka bıyıklı adamlar, dahası onların bin bir türlü alametleri…Ağasından kethüdasına, sakasından davulcusuna dahası sekbanbaşına kadar türlü türlü ünvanlara bürünmüş bu insanlara, onların yüzlerine, kıyafetlerinin renklerine, boylarına ve edalarına özellikle bakmak gerekiyor. Ne olursa olsun, içinde insan olan bir kurum yeniçerilik ve bir insanın taşıdığı unvan yeniçeri. Tam da Y. Kemal’in uğruna gazel yazdığı tarihi kişilik o. Resimden görünüşleri de hayli okunaklı.
‘Kavanin-i Yeniçeriyan’ alışılmışın dışında özel bir anlatım yoluyla çıkıyor karşımıza. Akademik ve telif bir dil değil bu. Sudaki akışın hareketi gibi saklı. Anlatı, teknik düzeyden ve anlatım kuruluğundan uzak. ‘Bir Yeniçeri Kâtibi’ kendi ağzından bildirmektedir yaşadıklarını, gördüklerini. Kendisine, “Ocağın kanun ve kaidelerini dedelerimizden duyduğun ve kendin bilip gördüğün üzre ayrıntılarıyla, padişaha bir risale halinde yazıp, beyan et, ta ki bakıldığında, kanun ve kaideler gereği ile uygulanırsa, Allah’ın yardımıyla faydası ola” denilince, o biçare de dokuz kısım üzerine beyan etmiştir her şeyi. Ne yazıktır ki, sistemin bireyi silmekte usta, bireyin kendisini gizlemekte ondan daha usta olduğu bu dönemde, kitabın yazarının kim olduğu bilinmemektedir. Teber bilinir de yazan bilinmez! 

Buz kayıkları Bursa’ya
Ve bu tür metinler dil düşkünleri için inanılmaz ifade ve kelime gruplarıyla doludur. Anlatımdaki acemilik, kurumsal acemilikle iç içe geçer, devreye paşalar, rüyalar, hayaller karışır. ‘Türk üzerine vermek’ diye bir tabirle karşılaşıveririz birden. ‘Yanına’ kelimesi ile ‘üzerine’ kelimesinin bu geçirgenliği şiirseldir de aynı zamanda. Taşıdıkları arka plan psikoloji ise ayrıca düşünmeye değer. Acemioğlanı tabirinin ortaya çıkışını duyuran “Bunlar henüz toplanıp, daha Türkçe bilmeden, birer akçe ile gemi hizmeti ve torba hizmeti için ulufeye yazıldıklarından namlarına acemioğlanı dediler. Tarihçiler, tarihsellik bakımından, sosyal tarihçiler taşıdıkları envanter bakımından bu metinlere ayrıca eğileceklerdir ancak “Bursa’dan buz getirmek için buz kayıklarının inşa edildiğini” okumak da başlı başına bir ayrıcalık. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul ’un fethi sonrasında yeniçerileri selamlaması sırasında, içlerinden bir yeniçeri padişahın selamını “Aleykümselam Mehmet Paşa” diye alınca, Fatih bu ‘paşa’ sözüne bir anlam verememiş, veziri Mahmutpaşa’ya; “Lala, bu oğlan benim selamımı, ‘Aleykümselam Mehmet Paşa’ diye almaktan muradı nedir? Bu nasıl selam almaktır?” diye sormuş, vezir de onların Hıristiyan olduklarını ve Türkçeyi tam bilmediklerini söylemiş, bunun üzerine Fatih de onların “Türklerin yanına verilmelerini” emretmiştir. İster doğrudan tarih kitabı yazma maksadı taşısın isterse bu tür metinlerde görüldüğü gibi alçakgönüllü bir ifadeyle hizmette bulunmak için kaleme alınsın, değişmeyen, metnin altındaki temel sağlamlıktır. Osmanlı sistemi hiçbir ifade ve anlam gevşekliğine izin vermez. Eylem, karar, ferman böylesi hayali ve absürt gerekçelerle olgunlaştırılır, bağlamına kavuşturulur. Bu yönüyle de bir tür romans havasına bürünürler ister istemez. Ayrıca, hizmet kadar kuruma çalınacak maya konusunda da son derece dikkatlidir bu metinler. Yeniçeriliği; “Bektaş Paşa, Hacı Bektaş’ın torunlarından Timurtaş Dede ve Mevlana’nın torunlarından Emir Şah Efendi yeniçeri giysisini düzenleyip, bunlara giydirdiler, namlarına yeniçeri dediler…” diyerek manevi zemini elbette sağlamlaştırırlar. Osmanlıca metni okumayı bilenler kitabı sağ taraftan da takip edebilirler. Toroser’in titiz çalışmasıyla birlikte, resimler ve mini notlar eşliğinde, yeniçerilik üzerinden bir insan, tarih ve zaman okumasına kavuşuyoruz. Herkese yakın gelen bir dili var çünkü kitabın. Tarih gibi öykü. Öykü gibi şiir. Yer yer fantastik yer yer gerçekçi. Dileyene.
Kavanİn-İ Yenİçerİyen, Hazırlayan: Tayfun Toroser, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2011, 548 sayfa, 24 TL.