scorecardresearch.com

Bir şey hep eksik kalır

Bir şey hep eksik kalır

İllüstrasyon: NALAN ALACA

Gülayşe Koçak için bugünün göbeğinden yarına ve evrensele uzanmak mesele değil. Bu, edebiyatında, zaten acayip ustalıkla yaptığı bir şey
Haber: ASLI TOHUMCU - asli@aslitohumcu.com / Arşivi

Gülayşe Koçak’ın yeni romanı ‘Siyah Koku’, kaç gündür aynı dili konuştuğum tek dostum… Aradığımı nihayet bulmuş olmanın keyfi içinde sürekli bir kafa sallama hali içinde, her satırında nefesim daralarak, ciğerlerim yanarak çevirdim sayfalarını… İşe Tuncay’la Mine’nin tuhaf ve çalkantılı ilişkisinden başlamak doğru mu, emin değilim. ‘Siyah Koku’yu bir aşk romanına indirgemek haksızlık olacağından söylüyorum bunu. Çağdaş edebiyatımızın, aptal hayatlarımızın eksikliğini çektiğinin farkında bile olmadığı bir kara ütopya çünkü ‘Siyah Koku’ aynı zamanda. Tuncay’la Mine’yi düşündükçe, bir el tenimi delip kalbimi avcunun içinde sıkıyormuş gibi hissediyorum. Böyle bir ilişkinin var olma olasılığına isyan da ediyorum. Oysa aşk politik bir şeydir, bunu aptallar bile bilir. Allahın cezası aşk ve allahın cezası politika !
Hangi yılda geçiyor ‘Siyah Koku’, umrumda değil. Çünkü biliyorum, Gülayşe Koçak için bugünün göbeğinden yarına ve evrensele uzanmak mesele değil, zaten acayip ustalıkla yaptığı bir şey, edebiyatında. ‘Siyah Koku’ da bu ustalığın zirve yaptığı bir roman. Bizistan’da geçen, tanıdık ve bazılarımızın yaklaştığından kaygılandığı bir hikâye! Bugünden kuvvetle beslenen bir tuhaf gelecek kurgusu, yaklaşan felaket konusunda okkalı bir uyarı…
Roman, Mine’nin ağzından, birinci tekil şahısta yazılmış. Mine, öteki asıllı ama çoktan asimile olmuş bir Bizistan vatandaşı, hayatını Zeyda Teyze başlıklı sütununa gelen mektupları yanıtlayarak kazanıyor. Bir tür modern Güzin Abla anlayacağınız. Babasını, annesini ve ağabeyini çok küçük yaşta kaybettiğinden, anneannesi ve dedesiyle büyümüş. Geleceği öngörebilen dedesinin en büyük kaygısı, sağlıklı bir birey yetiştirmek. Bu nedenle Mine’yi yuvaya bile göndermemek için direniyor: “Kız şurada baskıdan uzak, rahat etsin! Ayrıca, kızın zihnini daha bu yaştan zehirlemelerine izin veremem! Sen istiyor musun, şu sıradan, tek tip plastik insanlar gibi olmasını?” diye parlamıştı. Anneannem gak-guk edecek gibi olunca, dedem, giderek kararan suratını anneanneminkine yaklaştırmış, o fışkırırcasına gür kaşlarını iyicene çatarak, “Zaten okula gidecek, hayatı boyunca zaten bu havayı soluyacak... Ne kadar geç başlatırsak kâr... Torununun insan kalmasını, sahici bir insan kalmasını istemiyor musun? Gönül gözü kapansın mı istiyorsun?”
Sevgi dolu, ama Mine’nin çocuk haliyle bir türlü anlamlandıramadığı ve bu yüzden öfkelendiği tuhaf olaylarla, sırlarla yüklü bir ortam büyüdüğü. Bunun nedenlerini biz de Mine’yle birlikte romanın sonlarına doğru öğrenmeye başlıyoruz. Tadını kaçırmayalım romanın iyisi mi!
Mine yetişkin bir kadın olana kadar dedesinin öngörüleri gerçekleşiyor: Ülkeler arasında su savaşları başlamış, başta kuşlar olmak üzere birçok hayvanın nesli tükenmiş. Bugün arabalarımızı yıkadığımız su, Bizistan’da “pırıltemiz su” adını alarak Sukretkart adlı bir tür modern karneyle dağıtılıyor, bildiğimiz sıvı çay, yerini çay haplarına bırakmış. 

Vatansever bir seferberlik
Sokaklara dev püskürtücüler aracılığıyla sürekli bir tür yatıştırıcının düzenli aralıklarla püskürtüldüğü, insanlar hiçbir şeyi sorgulamasınlar diye antidepresanların posta kutularına (bedava) dağıtıldığı ve avuç avuç yutulduğu; tüketilen onca GDO’lu ve plastik gıda sonucu sadece bedenlerin değil, ruhların da plastikleştiği, dolayısıyla bütün ilişkilerin yüzeyselleştiği, çocuk yapmak gibi en temel arzuların bile hissedilmediği garip bir memleket Bizistan.
Devlet sonunda ekonomik sorunlarını, halkının organlarını dünya devlerine satarak çözme noktasına gelmiş, bunu da şapka uçurtacak bir halkla ilişkiler becerisiyle, vatansever bir seferberlik durumu haline getirmeyi başarmış. Böyle bir ülkede kendince bir yaşama ritmi tutturan Mine, bir otobüs yolculuğunda tesadüfen Tuncay’la tanışıyor. Bu tuhaf dünyada yapayalnız olan ve aynı dili konuştuklarını sevinçle fark eden ikili arasında, sadece otobüs yolculuklarında yan yana iki koltuğu paylaşma üzerinden bir ilişki başlıyor ve giderek derinleşiyor bu ilişki.
Çok geçmeden Mine, yollarda–otobüslerde yaşanan bu ilişkiyi sorgulamaya, daha fazlasını istemeye başlıyor. Ama Tuncay’ın gizemli, sırlarla dolu, sevgi gördükçe acımasızlaşan, ancak Mine geri çekilince insafa gelip yaklaşan karmaşık duygu dünyası, Mine’nin bu ilişkiden istediği hazzı ve tatmini almasına engel oluyor. Tuncay’dan bir parça sevgi görmek için yaptıkları, zaman zaman dedesiyle ilişkisini anımsatmıyor değil Mine’nin. Derken Tuncay’ın, bir gün Zeyda Teyze’nin sütununa bir mektup yazmasıyla ve bir anlamda Mine’yle Zeyda Teyze sütunu üzerinden ilişki kurmaya başlaması ve Mine’nin de bu oyuna katılmasıyla, ilişkileri ikinci, daha da garip ve derin bir boyut kazanıyor.
Gerek Zeyda Teyze’nin yanıt verdiği (pek çoğunu Zeyda Teyze’nin kendisinin kaleme aldığı) okuyucu mektuplarında, gerek Mine’nin Tuncay’la diyaloglarında, günümüzün de yansıması olan birçok kritik mesele masaya yatırılıyor. Tuncay’ın, hele de anne sevgisinin içerdiği patolojiye dair yorumları (“annelik, en eski, en sinsi ruh hastalığıdır!”), gözünü bile yakıyor insanın! Tuncay’ın annelikten ziyade askerlikle ilgili bir yorumunu paylaşmayı tercih edeceğim: “İnsan, nasıl sayıyla anılır? […] ‘Kaç kişi öldü?’ diye sorduklarında, sayı kaç olursa olsun, ‘bir kişi’ demek lazım… ‘Hayatta en sevdiğin kişiyi düşün… İşte, ölen, onun kadar değerli bir kişi.’ Böyle demek lazım. Belki o zaman anlarlar.’”
‘Siyah Koku’, akıcı; erkeklikten askerliğe, ötekilikten teröre ve ihtiyarlıktaki cinselliğe, pek çok kavram üzerine bizi düşünmeye davet eden, çok katmanlı, etkileyici bir roman. Özellikle sevgi kavramı Tuncay tarafından sık sık, genellikle de acı ve öfkeyle deşiliyor: “Gezegenler, yıldızlar her biri kendi yörüngesinde hareket ederek denge içinde dururlar, öyle değil mi? Birbirlerinin alanlarına saygıları vardır –bak, saygıdan söz ediyorum. Oysa iki gezegen arasında sevgi bağı oluşsa, ne olur? Hemen bir artı-çekim gücü oluşur... ve birbirlerine yapışırlar! Yapışınca ne olur? Doğal yörüngeleri şaşar, serbest hareket edemezler, öyle değil mi? Birbirlerini boğarlar, kısacası. Hatta, zincirleme kazalar gibi, diğer gezegenlerin de dengesini bozarlar! Toplumsal astronomi diyelim istersen, buna. Ama bu böyle!”
Koku teması pek çok bağlamda geçiyor ‘Siyah Koku’da. Anneannenin, pişik olmasın diye meme-altlarına ve sutyenlerine serpiştirdiği pudrasının ve dedenin piposunun güven ve huzur veren kokusundan, püskürtücülerin saldığı, “uysal vatandaş” yaratmaya yönelik sinsi kokulardan, Bizistan’ı hapseden genel kokuşmuşluğa kadar uzanan geniş bir koku yelpazesi… Okudukça burun deliklerinde kapkara bir is birikiyor, nefes almasını zorlaştırıyor insanın. Anormal bir şey vesselam! Kaç gündür aynı dili konuştuğum tek dostum dedim ya ‘Siyah Koku’ için… Korkarım uzun zaman da tek olarak kalacak. Ekonomik, politik, kültürel ve diğer tüm açılardan kara ütopyaların fışkırması gereken edebiyatımızda, yazarlarımızın bu türden neden ısrarla uzak durduğu sorusuyla birlikte!

SİYAH KOKU
Gülayşe Koçak
Yapı Kredi Yayınları
2012, 496 sayfa, 25 TL.


http://www.radikal.com.tr/108420210842021

YORUMLAR
(1 Yorum Yapıldı)
Tüm Yorumları Gör

bir güzel kitap - imkanatutuldum

iyi ki okumuşum yazınızı aslı tohumcu. ne güzel yazmış gülayşe koçak. biraz evvel ilk 50 sayfasını okudum; bir solukta bitecek gibi.