Bırakıp gitmek...

Bırakıp gitmek...
Bırakıp gitmek...

Nilüfer Kuyaş

Nilüfer Kuyaş yeni romanı 'Ada'daki Ev'de, 1970'lerin sonlarında Esra adında genç bir kadının Büyükada'da geçirdiği yaz aylarını anlatıyor. Roman, başarılı bir büyülü gerçekçilik örneği
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE / Arşivi

“Kendinin efendisi olmayan bir insan, özgür değildir.” Stoacı filozof Epiktetos
Bu hafta okuduğum romanın kahramanına bundan daha uygun bir söz söyleyemezdi. İsa’dan sonra birinci yüzyılda yaşayan Epiktetos, çağının en bilge adamlarından biriydi. İnsanların en büyük acıyı, duygularını yanlışlıkla olgu olarak ele aldıklarında yaşayacaklarını dile getirmişti. Felsefesi, insanın kendisini tanıması, anlaması ve sonunda özgürlüğü bulması üzerine kuruluydu. Nilüfer Kuyaş’ın romanı benzer bir bilgelikle yazılmış ve pek çok satırı bana Epiktetos’u düşündürdü.
‘Ada’daki Ev’ 1970’lerin sonlarında Esra adında genç bir kadının Büyükada’da geçirdiği yaz aylarını anlatıyor. Esra, İstanbul ’dan, ülkenin içinde bulunduğu bunaltıcı dönemden, ailesinin baskısından, çevresinden, herkesin memleketin hali ne olacak konuşmalarından, uzayan petrol kuyruklarından, sıkıyönetimden, başka deyişle içinde yaşadığı gerçeklikten kaçmak, kurtulmak ve biraz nefes almak istiyor. Almanya’da yaşayan bir kadın yazar, her yaz kiraladığı eve gelmeyince, evi tutmak doğru bir seçim gibi görünüyor Esra’ya.
Aslında yalnız kalmaya dayanıklı olmadığı gibi, Esra korkuları yüzünden bağımlı bir kişiliğe sahip. Sonbaharda Boston’da doktora eğitimine gitmeden önce adeta bir deneme olarak görür Büyükada’da geçireceği yazı. Yalnızlığa alışması, özgürlüğü öğrenmesi gerektiğini fark etmiştir. Ayrılmak üzere olduğu sevgilisi Ayhan’ı, ailesini, odasını geride bırakıp gelir adaya.
Ada’ya gelir gelmez, onu kucaklayacak insanlarla tanışır. Komşuda aynı yaşlarda felsefe eğitimi gören Atina’dan gelmiş Vassa, İsrail’deki annesini kaybedince bir yakının yanına gelen Liat adlı küçük bir kız çocuğu, yaşlı şair Asaf ve hamile bir kedi, Esra’nın adadaki yakınları olurlar. Kısa zamanda her zaman birlikteymişçesine dost olurlar. Fakat Esra bir türlü kiraladığı eve ısınamaz, evi gibi hissetmez. Karyolanın ayağına yakın bir yerde siperlenen koca bir böcek sanki burayı sahiplenmesine karşı direnç gösteriyordur. Esra’nın tüm korkuları böcekte odaklanır, hayatını felce uğratır ve onu olduğunda daha bağımlı kılar.
Bu arada geride bıraktığı gerçek yaşam içinde arkadaşları yakalanıp hapse atılıyorlardır, kayıplara karışanlar vardır fakat bunların haberlerini mümkün olduğunca uzağında tutar Esra. Ada, bu anlamda tam bir kaçıştır. Burada Nietzsche konuşulur, Tai Chi yapılır, şiir okunur. Sıkıyönetimden, sokağa çıkma yasağından, yakalanmaktan, sokakta kimlik sorulmasından uzak, sanki gerçeklik dışında -- bir kara delik içinde – yaşar ada halkı. Yine de gerçekler hemen orada, yanı başlarındaki şehirde, varlığını hissettir. Kayıpların, ölülerin haberleri sızar kara deliklerine.
‘Ada’daki Ev’ bir aşk hikayesidir aynı zamanda. Romanın bölüm girişlerine dikkatle baktığımızda, birinci bölümün, “Neden tekiz, biriciğiz...” sorusuyla, ikinci bölümün ise, “Başlangıçta ikisiydiler, sadece ikisi...” sözleriyle başladığını görürüz. Kitabın sonunda, ne teklik ne de ikilik kalmıştır: “üçü birden var hikâyede, baştan beri, iki kişinin masalı değil bu...” sonucuna varır Esra. Anlatı hep Esra’ya yakın bir noktadan yapılır: bazen zihninin içinden, küfürlerini duyurarak, birinci şahıstan, bazen ona uzaktan bakan dış gözlemci anlatıcıdan duyarız.
Roman başlarında Ayhan ile Esra’nın buluşacağı, Esra’nın korkularını Ayhan sayesinde yeneceği gibi bir beklenti oluşur. Aslında bu Esra’nın gizli beklentisidir. Ayhan’ın bir yerlerden çıkıp gelmesini, evdeki böceği öldürmesini, onu kurtarmasını arzular. Bunu dile getirmek istemediğini, edilgen bir kadın olmamaya çalışmasından anlarız. Esra yeni bir hayatın eşiğinde olduğunun farkındadır, fakat hangi yöne gideceğinden ve neyi isteyeceğinden emin değildir. 

Kışkırtıcı bir erotizm
Buraya kadar anlattıklarımdan, tanıdık ve sıradan bir roman kurgusu gibi görünebilir, fakat “Ada’daki Ev” okuru şaşırtan sürprizlerle bambaşka bir yönde gelişir. Gerçeklikten kopuş sadece adaya gelmekle ilgili değildir. Farklı gerçeklik katmanları girer devreye. Daha önceki yıllarda evi tutan yazar kadının ‘Ada’daki Ev’ adlı kitabı Esra’nın eline geçer. Kitap ilk başta boş sayfalardan oluşur, fakat zamanla Esra kitabın içinde hikâyeler bulmaya başlar. Bunlar kendi hikâyeleri, kendi rüyalarıdır. Büyükannesinin aşkını, annesinin öğrencilik aşkını bu kitaptan öğrenir.
Büyü sadece kitapta, kedide ve böcekte değildir üstelik. Esra’da da vardır. Bütün ilişkilerinde garip bir çekim hissetmeye başlarız. Herkesi baştan çıkarıyordur sanki. Sesine tutulan Asaf, böcekten korktuğu için geceleri onu yalnız bırakmayan, sarılıp birlikte uyuduğu Vassa ve birlikte resim yaptığı, oyun oynadığı Liat onun etki alanı içine girerler. Sonunda Ayhan da (belki çekim gücünün etkisiyle) adaya gelir. Garip şekilde en çok varlık göstermesini beklediğimiz karakter olmasına ve Esra’nın onu tutkulu bir aşkla sevmesine rağmen, Ayhan asla odak noktası olmaz. Kediden ya da Vassa’dan daha önemli değildir; ne Esra için ne de roman için.
Kuyaş’ın kendine has kışkırtıcı bir erotizm anlatışı var. Hiç beklenmedik bir anda, çok sıradan bir sahnede, iki dostun dudakları birbirini bulabiliyor. İki sevgilinin ellerinin değeceğini beklediğimiz bir sahnede, eller başkalarının ellerine değiyor; okurun beklentisinden farklı bir elektriklenme yaratmayı başarıyor her seferinde. Buna bir aşk romanı demiştim, gerçekten bir aşk romanı ama anlatılan iki kişinin aşkı değil, aşkın ve cinselliğin her ilişkide, her iki canlı arasında hissedildiği bir roman. 

Bu yılın en iyi romanı
Romanda Kuyaş çok sayıda simge kullanıyor. Bunların başında ev ile bütünleşen, Esra’nın tüm korkularının kaynağında yatan böcek geliyor. Böcek elbette hemen akla Kafka’nın Gregor Samsa’sını getiriyor. Ailenin dışlanan üyesi olarak, Esra’nın evden kopuş, ayrılış, yeni birine dönüşüm hikâyesinin merkezine kolayca konulabilecek bir simge. Belki bunların ötesinde, Gregor Samsa’nın babası tarafından sırtına fırlatılan, ilk günahın simgesi elma ile yaralanması gibi, bu böcek de Esra’nın günahlarının simgesi. Böceğin benzer bir yaralanmasının yarattığı korku, bu simgeyi güçlendiriyor. ‘Ada’daki Ev’ başarılı bir büyülü gerçekçilik örneği. Geri plandaki politik gerginlik gerçekçi bir temel oluşturuyor, Kuyaş bu gerçeklik üzerine simgelerle dolu ruhsal derinlik katıyor. Kısaca bu yıl okuduğum en iyi roman.

ADA’DAKİ BÜYÜLÜ BİR EV
Nilüfer Kuyaş
Can Yayınları
2011, 481 sayfa, 27.5 TL