Biz bu ilden gider olduk

Biz bu ilden gider olduk
Biz bu ilden gider olduk
İskender Pala yeni romanı 'Od'da bir yandan Yunus Emre'yi bir yandan onun büyük dünyasını, sorularıyla, acılarıyla, hamlıktan saflığa basamak basamak yükselmesiyle anlatıyor
Haber: YUSUF YAKUPOĞLU / Arşivi

Bu yeryüzü döngüsünde kimin ismi geride kalmış buradan göçtükten sonra? Ölüm, o büyük geçiş kimi, hangi sultanı, hangi kralı, hangi vurdumduymazı göçürüp gitmemiş ki? Kimin mezarından kim canlı çıkmış ki? Peki, ya sanat, ya büyük sanat? O sanatın yaratıcıları? Onlar nasıl konup göçmüşler, gerilerinde ölümsüz mirasları bıraka bıraka? İşte ‘Od’ biraz da bu sorunun peşinde bir roman. Bir yandan Yunus Emre’yi bir yandan onun büyük dünyasını, fakat tam anlamıyla büyük dünyasını, sorularıyla, acılarıyla, hamlıktan saflığa basamak basamak yükselmesiyle anlatıyor. Elbette bu kadar değil. Herkesin, her büyük sanatçının içine doğduğu zamanı, tarihsel çerçeveye de bağlı kalarak çiziyor. İnsanın, inancın, aşkın ve tabii ki şiirin merkezine o büyük akışı yerleştiriyor. Yazdığı romanlarla nicedir yüz binlerce okurun sevgisini kazanmış, sevgilisi olmuş, okunmuş, tekrar tekrar okunmuş İskender Pala girişiyor bu zor işe. Roman, bildiğimiz kadar hiç bilmediğimiz Yunus’un, ‘Bizim Yunus’un peşine düşüyor. ‘Miskin’ Yunus, hiç dinmeyen ve neredeyse çok geniş bir zamana yayılmış intiba veren hayat akışıyla okuru hayretten hayrete sürüklüyor. 

Molla Kasım hesaplaşması
İskender Pala bir ilim adamı olmanın ve konu için gerekli bilgiyle donanmanın verdiği rahatlık içinde, Yunus’u oldukça geniş bir bakış açısı ve rahat okunur bir dille aktarıyor bize. Dil, tıpkı Yunus’a özenircesine alabildiğine yalınlaşmak, onunla çağlar sonra kardeş de olmak arzusunu taşıyor adeta. Dahası, romanın ilk girişindeki Molla Kasım hesaplaşması, yazarın ilkin kendi içindeki ben ile giriştiği ebedi mücadeleye de parmak basıyor. Öyle ya, asırlar öncesinden, edebiyatımıza getirdiği Molla Kasım metaforuyla, bir nevi sanatla ve kendi kendisiyle hesaplaşmanın ilk örneklerinden birisi olmuştu Yunus Emre’nin bu tutumu. Eğer, sonunda her şey yücelmiş insana ve büyük sanata çıkacaksa, yok etmek, yok olmak, hatta yok sayılmakta ne beis olabilir ki? Böylelikle, belki de şiirimizde kendisini yonta yonta, sadece tasavvufi bağlamda değil, şiir sanatı bağlamında da eleştirel olmayı dünyamıza armağan etmiş şairdir Yunus Emre. İskender Pala, yazım ve anlatım tekniği bakımından böylesi bir hamle ile hem Yunus’un dünyasına derinlemesine bir giriş yapmış oluyor. 

Çaresiz Yunus
13. yüzyıl Anadolu’su pek çok bakımdan sancı ve karmaşanın beşiğidir. Önce ardı arkası kesilmeyen Haçlı Saldırıları, arkasından Moğol İstilası, iç karışıklıklar, savaşlar, bozgunlar, yıkımlar sadece coğrafyayı değil insanı, asıl onu yakıp yıkmaktadır. Maddi yıkım beraberinde manevi yıkımı ve büyük bir çaresizliği getirmektedir. Yunus da, henüz Bizim Yunus olmamış, Yunus Emre olmamış Yunus da bu çerçevenin bu çıkmazın içindedir. Can ve mal güvenliği kalmamış, Moğol, Haçlı kalıntıları, haydutlar ve soyguncular her yerde cirit atmakta, insanı her bakımdan tehdit etmektedirler. İşte, Yunus’u böyle bir manzarada bulacaktır okur. Çaresiz. Kimsesiz. “Her şey uçuşan ateşlerin gelişiyle başlamıştı Molla Kasım” diye anlatacaktır Yunus olanları. O ateşin gelişiyle, uğursuzca ve hayasızca gelişiyle, Yunus’un şimdilik kurduğu düzen yıkılacak, canının canı, Elif’i, Sitare’si ölecek, ateş cana ve ocağa düşecektir. Çekikgöz’ün bu vahşeti aşk ve oğul yitimiyle son bulacaktır. Sitare’yi gönlünde arayan Yunus, oğlunu yıllarda, yollarda arayacaktır. Yunus, Sitare’yi alevlerden çıkarmayı başaracak ama ölümün pençesinden kurtaramayacaktır. Alev, Sitare’nin canından, Yunus’un canına atılacaktır.
Yollara düşmek, aramak, ilkin şaşkın, tam olarak ne aradığını bilememek, tıpkı 13.yüzyıl gibi nereye evrileceği belli olmayan o kaotizm içinde, Yunus da şaşkın kalacaktır. Fakat kimselerin hesaba katmadığı şeyler de vardır. Hoca Ahmet Yesevi’nin ta Horasan’dan çaldığı maya, acının toprağına karışa karışa ve alttan alta Anadolu’yu kurmaktadır. Acılar büyüdükçe umut artmakta, insan yitmenin sınırına vardıkça ebedi şifanın kıyısına yürümektedir. Lakin hiçbir şey birdenbire olmaz. Ne doğan çocuk ayağa kalkar ne dişlenmeyen kurt ayaza çıkar. Yunus’un da bizim Yunus olabilmesi için, hamlık geçitlerinde çok yol alması gerekir. Bekleyiş ise bekleyiştir bu. Umutsuzluksa umutsuzluk. Kader bir kere kara bir şal gibi düşmüştür omuzlara. Ve ‘daha gençken, aşk şarabı Yunus’u da sarhoş etmişken, rüya ile gerçek arasında sendelerken’, kim bilebilir geleceğin sayfalarına ölümsüzce bir ismin kazılacağını?
‘Od’da, Hacı Bektaş ve Mevlana’nın Yunus Emre ile karşılaşmalarının uzun vadede tartışmaya değer konular olduğu gözüküyor. ‘Bozkırın ışığı Hacı Bektaş’, Yunus’a yön veren şahsiyet olarak çıkıyor karşımıza. Hatta Yunus’u ilk keşfeden kişi diyebiliriz ona. Buğday yerine ‘nefes’ vermeyi ilk teklif eden de yine Hacı Bektaş’tır. “Yunus’um ! Asalet doğruluktan değil duruluktan gelir,” diyendir. Sabrı, murada ermek için mutlak lazım gelen o cevheri ısrarla telkin edendir. Bu yolla İskender Pala, Yunus’un yolunu ‘Bizim Yunus’ olarak tayin etmiş olur. 

Acıya bulanmak
Roman, Yunus Emre’nin kendi içindeki Yunus’u aşama aşama nasıl yok edip ‘Bizim Yunus’ yaptığını da anlatıyor. Boynu bükük, gözü aşağıda, her şeye mutlak teslim olmuş bir şahıs değil burada okuduğumuz Yunus. Biraz da psikolojinin derinliği ile baktığımızda, aşk ve gelecek arasında sıkışmış bir insan görüyoruz. Dervişin insan olarak portresi diye de okunmalı bu yüzden ‘Od’. Çünkü, bir yandan Samuel adını alan yitik oğlu bir yandan da hiçbir zaman kavuşamayacağını bildiği Sitare, Yunus’un içini dağlayıp durmaktadır. Geçtiği, tasavvuf basamakları ise, sadece ‘dümdüz odun taşımaktan’ ibaret değildir. Yeri geldiği zaman en uç soruları sormaktan, direnmekten, mücadele etmekten geri durmaz Yunus. Öyle ya, ya ‘kahinlerin, papağan tacirlerinin, kılıç ve hançer bileyen ustaların, müşteri bekleyen fahişelerin sesleri’ uzakta değil, her an karşılaşacağı bir yerde akıp gitmektedir. Böyle bir manzarada kimse kimseden daha güvenli durumda değildir.
Yunus’un hayatındaki asıl karşılaşma Tapduk Emre’nin dergahında gerçekleşir. Her ne kadar ‘yoluna varmakla varmamak, eşiğini bulmak ile bulmamak arasında tereddütler’ geçirse de, bunlar sadece semboldür aslında. Bir gün kovulacağı kapıyı hak etmek için acıya bulanacaktır şair. Kültür tarihi kadar tasavvuf tarihinin ilgi çekici ve üzerinde tartışılan konularından birisi de Yunus Emre ile Mevlana’nın karşılaşmalarıdır. Her ne kadar İskender Pala bu konuya çok fazla yer ayırmasa da kitapta, hak ettiği karşılığı bulduğunu söyleyebiliriz. ‘Şiir bu karşılaşmadan sonra Yunus için bambaşka bir boyuta taşınacaktır’. Mevlana, Yunus’taki saklı şiiri uyandırmıştır.
Şüphesiz herkesin bir şekilde bildiği bir şahsiyeti yazmak o kadar kolay iş değildir. İskender Pala, yazdığı her romanı yüz binlerce okura ulaşan ve çok sevilen bir yazar sıfatıyla, Yunus Emre’yi ve onun hayatı ekseninde gelişen pek çok meseleyi, roman dünyasının o kabul edilebilir atmosferi içinde hayatımızın içine sokuyor. Yunus, roman kahramanı olarak değil, romandaki insan olarak gönüllere akıyor.

OD
Bir Yunus Romanı
İskender Pala
Kapı Yayınları
2011, 361 sayfa, 16 TL.