Bizi bu tutkular öldürür

Bizi bu tutkular öldürür
Bizi bu tutkular öldürür
Göksel Yılmaz, 'Melekler Evi'nde ilk kitabındaki gibi yine mimari becerisini kullanıyor. Heyecan verici bir dış görünüm, her katta ayrı bir okuma katmanı; oyunlara, metaforlara açılan odalar, koridorlar...
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

“İşte o an vurdum onu... Işığın üzerine düştüğü o an. (…) Kurbanım, ışığın geldiğini sezinleyince yukarıya, birbirleriyle kesişen eğrisel duvarların arasındaki pencere boşluğuna doğru kal­dırmıştı başını. Bu haliyle yakalanmıştı ışığa. Işığın havadaki çimento, kireç, mer­mer tozlarına çarpa çarpa, bir karabasan gibi üzerine çöktüğünü gör­müştü. Gözlerini alabildiğine kısmış, ne gördüğünden bir türlü emin olamıyormuşçasına uzun uzun bakmıştı. Bakarken de yüzünde garip bir şaşkınlık büyütmüştü. Bu şaşkınlığına bakılacak olursa birazdan öleceğini değil, gördüğünün tümüyle gerçekdışı olduğunu düşünü­yordu. (…) Ve bir anıyı öldürmenin imkânsızlığını fark edince de insan, ister istemez telaşa kapılıyordu. Belki bu yüzden belki de bunu yapacak cesareti bir daha bulama­yacağımı bildiğimden tetiğe alelacele bastım.”
‘Melekler Evi’ bir cinayet sahnesinin tasvir edildiği işte bu cümlelerle başlıyor. Tuhaf ve hoş bir tesadüf; Derviş Şentekin’in ilk romanı ‘Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi’nin girişinde de benzer bir sahneyle karşılaşmıştık. Aradaki fark, Göksel’in kahramanının katil, Şentekin’inkinin maktül rolünde olması. Bir romanın anlatıcısının/kahramanının işleyeceği cinayeti ya da ölüm anını kendi ağzından aktardığı böyle bir giriş kuşkusuz bir iddia koyar ortaya. Hele ki roman polisiye kurguya dayalıysa çıta yükselir. Çünkü polisiyelerin alışılageldik yapısı merak duygusunu kışkırtmak üzerine kuruludur; okuyucuyu muammanın içine çekmek, dedektifin beyin fırtınalarını izlemek, sokaklarda suçlu kovalamak ve katili bulup adaleti sağlamak... Oysa Derviş Şentekin gibi Göksel Yılmaz da bu şablonu kullanmayacağını daha baştan belli ederken başka bir okuma pratiğine davet ediyor okuyucusunu; meydan okumasını romanın içinde bir yerlerde kısaca özetlemekten de çekinmiyor; “-Bir roman- ne anlatabilir ki zaten? Aşk, meşk, cinayet... Çok mu önemli kitabın sonunda katilin uşak değil de şoför çıkması? (…) Bana sorarsan bir kitabı okumanın en iyi yolu daha ilk başta meraktan kurtulmak. Bir yazar sonu baştan söylemeli ki okur sonunda ne olacak diye atlaya atlaya gitmesin.” 

‘Gerçek yaratıcılık kötülüktedir’
Ama bu da başka bir meydan okuma aslında. Sonu baştan söylese bile okuyucuyu meraktan kurtarmıyor Yılmaz; tersine bir yandan böyle bir sonla karşılaşabileceğimizi bilmek ama öte yandan vurulanın kimliğini bilememek hikâyeye hem daha çok merak hem daha çok gerilim katıyor. Tetiğe basan Mikail Erginoğlu mimar. İsmini tanrının savaşçı meleğinden almasına rağmen aslında hiç de savaşçı bir ruha sahip değil. Sanki genlerindeki bir lanet gibi yapışmış yakasına yufka yüreklilik ve çaresizlik. Bir benzerlik daha kuracağım; Derviş Şentekin’le Göksel Yılmaz’ın roman kahramanlarının kişilik özellikleri de yakın birbirine; ikisi de orta yaşlarda, ayrıldıkları eşlerinin boşluğunu hisseden, kırılgan, pasif, ama hepsinden önemlisi yetim kalmış erkekler. Eski eşlerin yeni evliliklerinden bebek beklediklerini de unutmayalım. ‘Erkeklik’ okumaları yapanlar için ilham verici olabilir!..
Kırk yaşındaki Mikail ortağı ve çocukluktan beri yakın arkadaşı olan Ahmet’le birlikte mimarlık bürosu işletiyor. Yalnızlığın sıkıntısına babasının adım adım yaklaşan ölümcül hastalığı eklenen Mikail’in hayatı çekilmez halde. Ahmet’in babası Kamil bey sayesinde aldıkları bir iş alt üst edecektir bu hüzünlü ve monoton hayatı. Zengin bir adam –Kamil bey- için görkemli bir bina tasarlamaları istenmiştir. Ancak Kamil Bey, Ahmet’e değil Mikail’e yapacaktır asıl teklifini; ruhu olan, dehşet duygusuyla yoğrulmuş bir binadır istediği. “Gerçek yaratıcılık kötülüktedir… Kötülük, en sıradan, en basit yapıyı bile görkemli bir hale getirebilir” fikriyatından hareketle Kamil bey, böyle bir dehşeti verebilmesi için bir cinayet işlemesi şartını koşacaktır Mikail’e. Şaşkındır Mikail. Kendisinden önce işi kabul edip projeyi sonlandırmadan intihar eden mimardan kalan sarı zarfı açtığında şaşkınlığı artar. Muhtemelen intihar eden mimarın öldürmeyi düşündüğü kişilere ait fotoğraflar çıkmıştır zarftan. Fotoğraflardan birisi Mikail’in okul arkadaşı Reyhan’a aittir ve biraz araştırdığında mimarla Reyhan’ın nişanlı olduklarını öğrenecektir.
Birisini öldürme düşüncesini kabul edilemez bulmasına rağmen önce merak duygusu ile Reyhan’a yaklaşan, sonra kadına aşkla bağlanan Mikail, Reyhan’ın ölen nişanlısının yaptığı çizimleri gördüğünde artık ne pahasına olursa olsun bu binayı tasarlamayı arzular. Pasif kişiliği saldırgan bir hale dönüşmüş, öldürülebilecek insan yüzleri dolaşmaya başlamıştır zihninde. Sanki intihar eden mimarla yer değiştirmiş, onun hayatını yeniden yaşıyormuş gibidir Mikail. Mimarın intihar ettiği Galata kulesine çıkıp çizimleri imha etmek istediğinde tuhaf bir depremle sarsılacak, başına gelenleri yorumlamakta güçlük çekecek ama bu tasarımı yapma fikri sabitinden kurtulamayacaktır. Üstelik işi daha zorlaşmış, çizimlere el atan ortağı Ahmet ve çizimleri ele geçirmeye çalışan ölen mimarın ortağı Cem gibi engeller çıkmıştır önüne.
Zaman ilerler; babası ölmüş, Reyhan’ın hamile kaldığı anlaşılmış, Melekler Evi projesinin çizimleri tamamlanıp Kamil bey tarafından onaylanmış ne var ki tabanca henüz patlamamıştır. Peki ama “eğer kimse onunla ateş etmeyi düşünmüyorsa, sahneye dolu bir silah koymamalısınız… duvarda asılı silah oyunun sonunda mutlaka patlar” dememiş miydi Anton Çehov?
Öyleyse Mikail’in intihar eden mimarın evinde bulduğu tabancanın patlama zamanı da gelmiş olmalı. Nitekim inşaatın şantiyesinde sürpriz bir kurban beklemektedir Mikail’i. Eli yavaşça tabancayı kavrayacak ve “İşte o an vurdum onu...” diye aktaracaktır son sahneyi Mikail; “Işığın üzerine düştüğü o an...”
Oyunlar, göndermeler, metaforlar
Roman kahramanı Mikail gibi Göksel Yılmaz da tıp fakültesini kişisel kaygılardan dolayı bırakıp mimarlık eğitimi almış. Ancak kahramanından farklı olarak mimarlığı da bırakmış. Sadece profesyonellik anlamında. 2004 yılında yayımlanan ilk romanı ‘Tanrının Zamanı’nda hem yazarlık yeteneğini hem farklı arayışların peşinde olduğunu kanıtlayan Yılmaz, ‘Melekler Evi’nde yine mimari becerisini kullanıyor. Heyecan verici bir dış görünüm, her katta ayrı bir okuma katmanı; oyunlara, göndermelere, metaforlara açılan odalar, koridorlar, merdivenler…
‘Melekler Evi’ toplumun ahlak, moral ve değer yargılarıyla kuşatılmış bireyin çarpıtılmış arzularını sergiliyor. Dehşetin verdiği yaratıcılığın, yaratarak erişilecek ölümsüzlüğün peşinde koşan roman kahramanlarının çırpınışlarını polisiye bir kurguyla derinlemesine işleyen çok katmanlı, çok çarpıcı bir metin. 

Melekler Evİ
Göksel Yılmaz
Ayrıntı Yayınları
2011, 320 sayfa, 22 TL.