Borges'in yeri yurdu

Borges'in yeri yurdu
Borges'in yeri yurdu
Borges, soğuk bir yazar. Duruşununun uzaklığından değil. Yazdıkları bu denli serinkanlı yazar azdır. Öyle bir duygu içinde okunur ki yazdıkları, o ne yazdıysa yazmıştır ve okuru ne anlıyorsa, onu artık ilgilendirmemektedir
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Jorge Luis Borges’in çağımızın en sıra dışı yazarlarından olduğu kuşkusuz, ama o da sonunda köprüyü geçmek için bütün yazarların çözmek zorunda kaldığı yazınsal sorunları altetmek zorunda kaldı. Borges, bir yanda Buenos Aires’i bir anlatı dünyası olarak alan bir Arjantinli, Arjantinli olduğu için çağının uygarlığının parçası olduğunu söylüyor; öbür yanda gerçekliğin adamakıllı dışına çıkmakla yetinmeyip bir daha gerçeğe dönememe korkusunu da duymadan yazan bir büyücü. Borges, belki kendi zorunluluklarına verilmiş en doğru karşılık olarak seçti kısa metinleri. Bu metinleri öykü ya da kısa öykü olarak nitelemek sanırım onları tam anlatmaz. Öykünün, yaratıcısından ve alımlayıcısından beklediği yüksek nitelik, Borges’in olağandışı yazınsal dünyasına elbette yakıştırılabilir, ama onun yazdıklarını apayrı bir gözle değerlendirmek gerekir. Bilinen anlatı biçimlerine benzemeyen bir biçimi de var, dünyası da.
Borges’in ilk sırrı, okurun bildiklerini anlatıyor gibi oluşunda. Herkesin ulaşabileceği somut bilgiler, gerçek adlar, kitapların binlerce yıldan bugüne taşıyıp getirdikleri, tümü de Borges’in yazdığı metinlerin içinden çıktığı dünyaları oluşturur. Bugüne dek okuduğumuz metinlerin, geleneksel ya da yenilikçi bütün anlatıların dışında kalarak ve onların tümünü yadsıyarak kendine özgü bir biçim kazandı Borges metinleri; Arjantin’den çıkıp dünyanın bütün edebiyatlarını dolaşarak anlamını güçlendirdi, dolayısıyla gitgide zenginleşen bir rüzgâr gibi, yaşayan dünya edebiyatını etkiledi. Sonunda, bildiğimizi sandıklarımız bambaşka bir hikâyenin parçaları olarak çıkıyor ortaya. Kendisi de, “Öykülerimi en basit şekilde yazmaya çalıştım, ne kadar becerebildim, bilmiyorum,” diyor ve ekliyor: “Basit olduklarını iddia edemem; her şeyin, en belirgin niteliği karmaşıklık olan evreni önerdiği göz önüne alınırsa, yeryüzünde basit bir tek sayfa, bir tek sözcük yoktur.” 

Sahicilik sorunu
Borges’in günlük hayattan ve bilinenlerden çıkan öykülerinin açık anlatımlı oluşu, onun “eğlendirici” olma savıyla pek örtüşmez aslında. Masallardan ve fantastik gerçeklerden çıkanlarsa, sahicilik sorunu olmayan, dolayısıyla yazınsal oyunlara açık, okurunu kurmaca oyunların içinde tutan metinlerdir ki, Borges’in ilk akla gelen metinleri de bunlar sayılır.
Andre Maurois, “Kısalıklarına karşın, yazdıklarının olağanüstü zekice ve ince buluşlarla dolu olması, üslup açısından son derece inceden inceye hesaplanmış, neredeyse aritmetik bir kusursuzluk taşımaları, ona ‘büyük’ sıfatını yakıştırmamıza yetmektedir,” diyor. Doğru ama bu saptamaların karşılıklarını bulmak, o karşılıklar apaçık görülüyorken bile kolay değil. Borges’in farklı bir yazınsal dil ve düzyazı yarattığını söyleyebiliriz. Aslında yazınsal dilin içinden çıkmamış gibi duran, ama bir benzeri de olmayan metinler bunlar. Gerçeğin ta kendisini anlatıyormuş görünen, ama gerçekçi olmayan bu metinler, yazarın okurunu karşısına oturtup anlattığı hikâyeler gibidir. Demek bir sorun, Borges’in metinlerini onun bıraktığı yerden alıp sürdürmenin zorluğudur. Brodie Raporu gibi, bilinen Borges simgelerinden, labirentlerden, büyülerden, canavarlardan ayrı bir yerde ortaya çıkmış metinleri için bu özellikle böyledir.
Hikâyelerinden çıkan bir Borges dünyası var mı, diye düşünüldüğünde, biri düşler içinde oluşan, öbürü gerçek hayata dönük iki dünyadan söz edilebilir. İkisi de aynı yazarın aynasından yansıyan, bir dünyayı anlatır, dememek gerekir hemen. Sonunda yazarın birbirinden çok farklı dünyaları anlatması beklenmez elbette, ama doruk noktasına çıktığında, dağın, belki birbirine kavuşmaz iki yüzünü birden gösterebilecek yetkinliği de almıştır eline.
Borges, soğuk bir yazar. Kendi duruşunun uzaklığından değil. Yazdıkları bu denli serinkanlı yazar azdır az olmasına. Öyle bir duygu içinde okunur ki yazdıkları, o ne yazdıysa yazmıştır ve okuru ne anlıyorsa, onu artık ilgilendirmemektedir. Öte yandan, okur Borges’in yazdıklarını büyük bir ilgiyle okurken, Borges yazdıklarının değerini umursamaz gibidir. (Maurois) Anglosakson tavrı bu, ama Amerikan değil, İngiliz, Borges’in içselleştirdiği. Bir Latin Amerikalı yazar gibi düşünülmekten çok, dünyanın Batı’sına konumlanmıştır. Borges ve Yazma Üzerine’nin “Sunuş” yazısında şu saptama yapılıyor: “Borges, kendi arka avlusunu ele almadan önce molozları kaldırmak zorundaydı. Bu da öncelikle Arjantinli kişiliğin simgesi sayılan gauço romantisizmini silmekti. Gauço edebiyatının büyük ölçüde bel bağladığı yerel renk ucuzluğunu silmekti.”
Kendi yazarlığını İngiliz edebiyatında buldu Borges. Wells’i yüceltir, Poe’ya olduğu kadar, Chesterton’a da hayrandır. Coşkuyu ya da niçin arandığını pek bilemediğim yazının duygusunu ve ruhunu ayaklandıran bir yazının ardında olmadı Borges; onun için yazının dört başı mamur, sağlam ve her sözcüğünün hesabının verilmiş olması daha önemlidir. Yarattığı kusursuz ama göze batmayan yazısı, Borges’te biçimin içerikten önce geldiğini de gösteriyor. İçerik: hikâye ya da anlam mı? Öncelikle bunlar değil. Anlatılan neyse, onu ortaya çıkaran her şey, Borges’te içerik yerine geçer. Biçim önce gelir; bilinenlerden ayrı bir biçim yaratmak istemiştir, ama bu da kendini hiçbir zaman göze sokacak biçimde göstermez. Sıradan, herkesçe yazılabilir gibi görünen bu yazı biçimi, yalnızca Borges’e özgü olduğu için dünyanın dört yanında öykünülmeye çalışıldı. Sanki bir düzanlatım içine yazmıştır ki, okuyanı tuzağa düşürür; öykünü içindeki yazar, sonunda Borges gibi yazmanın ne denli zor olduğunu görür.
Borges dilindeki soğukluğun ne olduğuna bakılırsa, “Düello” öyküsündeki şu satırlardır:
“Hikâyedeki olayların geçtiği yer Buenos Aires’tir. Bırakacağım orada kalsınlar; çünkü hikâyenin ağır gelişimi ve incelikli bir kültür ortamı olan dekoru benim edebi alışkanlıklarıma uygun düşmüyor. Bu hikâyeyi yazıya geçirmek benim açımdan alçakgönüllülükle girişilmiş, rastgele bir serüvendir. Daha şimdiden, hikâyedeki olayların hikâye kişileriyle onların aralarındaki ilişkiden daha az önemli olduğunu belirterek okuru uyarmak isterim.”
Bir öykü anlatmıyormuş da, deneyimlerinden söz ediyormuş gibidir. Gelgelelim, anlatılanın kurmaca olduğu düşünülünce, Borges’in öyküyü nerelerde bulduğu da düşündürtmeye başlıyor. Üstelik sanki uzun bir metne, sözgelimi bir romana başlamış gibi anlattığı metin, yalnızca altı sayfalık bir kısa öyküdür. Sanırım burada uzun bir metnin anlattığı dünyayı kısa bir metne sığdıran tutumuna bakmak gerekir.
Geçmiş, sözün masal zamanlarından geçip hayalleri, düşleri, düşlemleri, gerçek hayatta düşünülmesi olanaksız canlıları verirken Borges’in metinlerine, neyin gerçekten yaşandığı önemini yitirir: geçmiş zamanların gerçekleri bugünün metaforlarına dönüşürken, geçmişi anlatan metaforlara da gerçekten yaşanmış karşılıklar bulunur. Hayallerin gerçeğe dönüşebileceği biçimindeki edebiyat tanımları, Borges’ten önce bu denli güçlü yapılmamıştı. Yazınsal metni Borges’in yaratıcı imgeleminden geçirirken iki kapılı bu odanın anahtarları da ortaya çıkmış olur. Kendine özgü bir dil içinde oluşur bunlar. Düzyazının sınırları içinde, şiirin dünyasından beslenerek oluşmuş bir dille. Şiirin iç biçim özelikleri yoksa bile, dünyasını alarak. 

Bir öncü...
Öte yandan Carlos Fuentes, Borges’in düzyazısı olmasa, bugün Latin Amerika’da çağdaş romanın olmayacağını söylüyor, ama bu söze kuşkuyla bakılabilir. Sonunda, Borges’in Latin Amerika’nın çok ötesinde kendini bulmuş, Anglosakson olmaktan da çıkmış düzyazısının evrensel doğası, Latin Amerikalılığa baskındır. Rodriguez Monegal’in, “Borges, bir anlatım dili ve bu anlatım dilinin ötesinde, uyumlu bir mit evreni yarattı. 1925’ten sonra, onun sayesinde Latin Amerika’da artık hiç kimse eskisi gibi yazmaya devam edemiyor,” sözleri de Fuentes’inkinden farklıdır. Her edebiyatta düzyazıyı değiştiren büyük yaratıcılar olur –bizde Sait Faik’in yaptığı gibi–; Borges de Latin Amerika’da öykünün ve romanın bambaşka biçimde yazılabileceğini gösterdi ve Latin Amerika edebiyatının dünyaya açılma serüvenine öncülük etti. Cortázar ve Marquez gibi, Borges’in açtığı yoldan geçerek yeni yollar açan yazarlar oldu ki, bu zenginliği her edebiyatta görmek kolay değil. Romanın bir açıdan da insan psikolojisini anlayıp açığa çıkarmak olduğu söylenebilirse, Borges bu tanıma uymaz elbette. Anlatı kişilerini de kendi yapar o ve kendi psikolojisini anlatının ütünden atlayarak okura geçirir. Tuhaf ve apayrı bir dünya bu.