Bu acıya dağ dayanır mı?

Bu acıya dağ dayanır mı?
Bu acıya dağ dayanır mı?

Dersim köylülerinin bölgeden tamamen sürülmesi hedeflendi.

'Dağların Kayıp Anahtarı: Dersim 1938 Anlatıları' konuşmaktan uzun zaman çekinilen, fısıltılarla anlatılan gerçekleri yüksek sesle söylüyor şimdi
Haber: SEVENGÜL SÖNMEZ / Arşivi

Sabiha Gökçen’in savaş pilotu ilk Türk kızı olarak yaptığı şeyin ülkesinin insanlarına bomba yağdırmak olduğunu, 1938 harekâtının sanıldığı gibi Cumhuriyeti yok etmeye çalışan eşkıyalara karşı değil de yüzyıllardır kin bağlanan bir halka karşı yapıldığını ve yapılmadan önce tüm haklı gerekçlerin devlet tarafından uydurulduğunu söylemek pek de kolay olmadı bugüne kadar. Daha 90’lı yılların başında Dersim sözcüğü yasaktı, Tuncelili olduğunu söylemek bir insanın başına bela açması için yeterliydi. Ben üniversiteye giderken “Dersim” demekten korkar, diyeceksem fısıldayarak söylerdim... Dilleri, sözleri, sesleri ve yaşadıkları yerlerin isimleri yasaklanan insanlar zaten hep susmak zorundaydı. Fısıltılarını bile bir duyan olacak, bu duyulandan ötürü çocukları zarar görecek diye korkarak, anlatmayarak, kederli gözlerle uzaklara bakarak, unutmadan ama anlatamadan toprak olup taş olup dayandılar. 

Dersim tabusu yıkılıyor
Bugün , hem onların hem onlardan devralınan yaşantıların ve anıların dili çözülüyor. Dersim üzerindeki büyük tabu her gün biraz daha yıkılmaya, yıkıntılar arasından insanın kanını donduracak hakikatler çıkmaya devam ediyor.
“Kadınlar çocuklarının ellerinden tutup kendilerini suya attılar...
(…) Yine bir gün Laç Deresi’nde askerlerin ateşi altında kaldığımızda ablam, kocasına, “Çocuklarımızdan erkekleri sen al, ben de kızları alayım yanıma. Bari bir yarımız öldürülürse, diğer yarımız kurtulur belki de... Sen oğlanları tepede deliğe sakla, eğer ki, biz askerlerin elinden kurtulamayacak olursak kızlarımın ellerinden tutup kendimizi suya atarız. Altınlarımı, belimin kemerini, gerdanlığımı, gümüş alınlığımı şalımın içine koyar, filanca taşın altına saklarım,” diyor. Ablam ve birkaç kadın birlikte Zağge tarafına Roji Deresi’ne geçiyorlar. Orada askerler dereyi sarıyor, kadın ve çocuklar çıkışa yol bulamıyorlar. Büsbütün çareleri kesildiklerinde, ‘Zalimlerin eline geçeceğimize kendimizi öldürelim,’ diyorlar. Kadınlar, çocuklarının elinden tutuyorlar hep birlikte kendilerini suya atıyorlar. O vakit çaylar, dereler cesetler taşıyordu. O yüzden ağıtlarda söyleniyor hani:
‘Munzur suyu yukarıdan cesetler taşıyor; sade kan ve ceset...’” (Anlatan: Fatosa Khekıli)
“Eğer Yavuz’un garazı Dersim’in yalçın dağları içine girebilmiş olsaydı, herhalde Dersim’i de bugün maddi ve manevi başka bir yol üzerinde görürdük” cümlelerinin yer aldığı Dersim Raporu 1930’ların başında devletin Dersim için düşüncesini açıkça ortaya koymaktadır. 1933 yılının son çeyreği veya 1934’ün ilk aylarında yayımlanan Dersim Raporu, birkaç yıl içinde buralarda olacakların hazırlıklarını içermekte, yapılacaklara zemin hazırlamaktadır. Dersim’in ıslahı, yapılacak bu harekâttan sonraya bırakılırken, ıslah iki temel ayak üzerinde planlanmaktadır; ilki sürgün olurken, diğeri Dersim’in yeniden yapılandırılması için okullar açılarak oradaki insanların eğitilerek medenileştirilmesidir; “...Dersimlileri bugünkünden daha medeni, yumuşak hale getirmek ve Türklük ile yaklaştırmak ve kendilerinin aslen Türk olduklarını öğretmek lazımdır”. 

Mitralyözler ‘gır, gır, gır’
Yüzyıllar boyunca süren bir öfkenin kaynar kazanlarda harmanlandığı, ulus devletin tüm askeri gücünün sınırsız kullanıldığı, Dersimlilerin deyişiyle “Son Büyük Tertele” (toplum kıyım) yaşandığında Türkiye Dersimlileri ve orada yaşananları yok saymaya, kendisine anlatılanlara inanmaya –bugün de inanmaya devam etmeye- hazırlanmıştı. Gazeteler günlerce toplum mühendisliği yapmış, Dersimlileri “ıslah etmek” zorunluluğundan söz etmişti. Sabiha Gökçen Hanımefendi bölgeye gitmiş, teftişte bulunmuş hatta bölgenin ileri gelenleriyle tehditvari konuşmalar yapmıştı. Ama gösterilen direnç bir ölçü bile azalmadığı için taş taş üstünde kalmamacasına bombalar yağdırılmaya, süngüler sürülmeye, mermiler atılmaya başlanmıştı.
“Bir gün gökyüzü ağardığında, askerler derede topları, mitralyözleri kurdular, başladılar “gır, gır, gır” bulunduğumuz yere ateş etmeye... Ateş sabahın erken saatlerinde başladı, gök kararıncaya kadar da devam etti.” (Anlatan: Fêcira Çêna Delali)
Munzur günlerce kan kırmızı akmıştı, kız çocukları saçlarından tutulup sonra da saçları kazınarak başka başka evlere besleme diye verilmişti. Onlar ‘ıslah ediliyor’, Dersim’e medeniyet getiriliyordu.
Bağırtılarımız ağır makinelilerin cayırtısına, bombaların patlamasına karıştı. Çığlıklarımız yeri göğü tuttu.
Kırk canımızdan kırılmayan kimse kalmadı.
(…) Halam Sebra, ölülerin arasında yaralıydı, yaşıyordu henüz. Bizi görünce, ‘Bacım benim, gel yüzümü kıbleye çevir. Tülbentimi yüzüme dolayıp çenemi bağla. Sonra da buradan gidin. Ölülerin üzerinde beklemeyin, gece sizi korku tutar!’
(…) Leyla halam, nihayet hareketlenip annesi Bese’nin koynundan altınları bulup çıkardı. Ablası Sebra’nın başı etrafında poşusunu dolayıp çenesini bağladı, yüzünü güneşin doğduğu yöne çevirdi. Ağzını ıslatmak için subaşına indi, oradan seslendi: ‘Sebra! Su, kana bulanmış!’ ‘Öyleyse bırak kalsın, hadi buradan gidin!’
Ölülerden sızmış kan derelere karışmış, öyle kan bulanık akıyordu su!...” (Anlatan: Cêmila Çena Şıxheseni)
Bunlar olup biterken yok olanlar, kaybolanlar bir bir unutulmaya yüz tutuyordu.
Cemal Taş’ın ‘Dağların Kayıp Anahtarı: Dersim 1938 Anlatıları’ konuşmaktan uzun zaman çekinilen, fısıltılarla anlatılan gerçekleri yüksek sesle söylüyor şimdi. Artık duymamak mümkün değil, duyunca inkâr etmek de…
1990’lı yıllarda Dersim köylerinin insansızlaştırılmasına karar verilip buranın insanları ikinci kez sürgüne zorlandığında Cemal Taş ve Hüseyin Ayrılmaz Dersim’38 tanıklıklarını kayda geçirmeye başlamışlar. Cemal Taş’ın daha sonra tek başına devam ettirdiği bu çalışma Türkiye’de eşi benzeri olmayan bir sözlü tarih arşivine dönüşmüş. Hemen hepsi orijinal dillerinde yapılan kayıtlar, bölgenin acılarla dolu tarihini, zorlukların üstesinden gelmeye çalışan insan hallerini, yokluğu ve sürgünü açıkça ortaya koymakta.

Zulme karşı sözlü tarih
Sözlü tarih çalışmalarının geçmişine baktığımız ortak bir noktada buluşuyoruz: Öteki. Bu, ‘öteki’ ulus devletin ötekisi olabildiği gibi, iktidarın, toplumsal ahlakın, cinsiyetin ve her tür kabulün ötekisi olabilir. II. Dünya Savaşı’nda Nazilerin soykırımından kurtulup hayatta kalanlarla yapılan görüşmelerle sistemleşmeye başlayan sözlü tarih çalışmaları, yaygın, bilinen ve dahası devlet eliyle yazılan tarihin eksik, yanlı ve baskıcı olduğunu göstermeye başladı.
Sözlü tarih çalışmalarının beslendiği başka önemli kaynaklarda vardır. Anılar, mektuplar, belgeler. Nerede, ne zaman önemli olacağı bilinmeyen tanıklıklar…
1915’te Ermeni aydınlarının sürgünü ve soykırımı sonrasında bütün bu olanları kaydetmek ve duyurmak gerektiğinin bilincine varan Zabel Yesayan “onlar anlatsın, ben aktarayım” fikriyle hareket ederek Anadolu ’da yaşanan katliamları tek tek kayıt altına alır. Fotoğraf ekler, yazdıklarını hızla Fransızcaya çevirir. Yesayan’ın tek kaygısı ve dileği vardır: Unutulmasın!
Bakü’de Gordz adlı dergide yayımladığı yazılarla Der Zor’a kadar giden Ermenilerin başından geçenleri, tehciri adım adım dile getirir. Onun yazdığı her şey bugün inkâr edilen bir tarihi açıkça gözler önüne seriyor. Seyid Rıza’nın İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği mektup da henüz olaylar başlamadan olacakları söyleyen, olanı
biteni anlatan, tarihe olacaklara dair kayır düşüren bir belgedir. Ve karşılık bulmayan bir yardım çağrısıdır aslında. Ermeniler gibi Dersimliler de sürülür, katledilir, konuşamaz olur, dillerini ve evlerini unutur… Onlara biçilen yazgı unutmak ve unutulmaktır. Cemal Taş, yaptığı bu çalışmayla unutturulmaya çalışılan ve dahası çarpıtılarak anlatılan tarihe bambaşka bir gözle bakmamızı sağlıyor. ‘Dağların Kayıp Anahtarı’, bu alanda yapılmış en önemli çalışma. Hem anlatıların orijinalli açısından hem de anlatıcıların
Dersim bölgesinin pek çok yerinden seçilmiş olması nedeniyle. 

DAĞLARIN KAYIP ANAHTARI
Dersim 1938 Anlatıları
Cemal Taş
İletişim Yayınları
2010
320 sayfa
22 TL.