Bu ülkenin doğusunda...

Bu ülkenin doğusunda...
Bu ülkenin doğusunda...

Ayhan Geçgin FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Ayhan Geçgin, çağdaş Türk edebiyatının en parlak yazarlarından biri. 'Kenarda' hikâyesiz bir anlatıydı, 'Gençlik Düşü'nün kısıtlı da olsa bir hikâyesi vardı. Geçgin yeni romanı 'Son Adım'da siyasi meseleleri de katmış hikâyesine
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

2003’te yayımlanan ilk romanı ‘Kenarda’, yazarlık kariyerina adım atmak için şaşırtıcı hatta cüretkar bir seçimdi. Ardından ilkini aratmayan ‘Gençlik Düşü’ (2006) geldi. Popülerleşme kaygısı gütmeyen ustaca yazılmış iki ağır romanla okuyucusunu daha baştan seçmişti Ayhan Geçgin. Kenarda kalmayı göze aldığı, okuyucusuyla heyecan ya da duygular üzerinden değil edebiyat ortak paydasında buluşmayı amaçladığı açıktı... Son yıllarda romana hakim anlayış hikâyeyi amaç haline getirmek, dili araçsallaştırmak. Geçgin ise edebiyatın her şeyden önce dilsel bir etkinlik olduğu fikriyatından hareketle hikâyeyi edebi bir metin yaratmanın aracına dönüştürmüştü. Kahramanlardan, hikâyelerden, hikâyelerin neden-sonuç ilişkisinden, zamanın düzgün akışından uzak duran, izlenimlere ve imgelere yoğunlaşan romanlarının ikisi de kentlerle, kentin yuttuğu hayatlarla ilgiliydi. İnsanları saran boğuntuyu yakalamak için sanki bir kamera yerleştirmişti anlatıcının gözüne. Özellikle ‘Kenarda’da kemerasının merceğinde kırılan neredeyse her görüntüyü, çağrışımları ile birlikte yazıya dökerken yeknesaklık tehlikesini dil zenginliği sergileyen tasvirlerle kıracaktı.
Her sözcüğe, her cümleye, her ayrıntıya titizlenen Ayhan Geçgin, belki de bu nedenledir, çok az yazıyor. İkinci romanı için üç yıl beklemiştik. Üçüncüsünde ara daha da uzadı. Aradan geçen beş yıldan sonra gelen ‘Son Adım’, bakalım beklentileri karşılayacak mı?
Romanın kahramanı Alisan (Ali İhsan). Dargelirli bir ailenin iki çocuğundan biri olarak doğmuş, yarıda bıraktığı üniversite tahsili için verdiği birkaç yıllık aranın dışında bütün hayatını Küçükçekmece’de geçmiş, anne ve babası ölüp, abisi de ülke dışına yerleşince yapayalnız kalmış... Şimdi baba evinde, tek sağ kalan aile büyüğü babannesiyle birlikte ama yaşlı kadınla fazla temas etmeden yaşıyor. Otuz dört yaşında. İlk iki romanın kahramanları gibi Alisan’ın hayatla kurduğu ilişki de sıkıntılı.
Romanın ilk bölümlerinde bu sıkıntıları kahramanın gündelik hayatının akışıyla birlikte izliyoruz. İşi, çevresi, ev hayatı, mahallesi… Sanki hiç değişmiyorlar, sanki hepsi de etrafını saran çelik çemberler gibi soluk almasını engelliyorlar… Ama bir şeylerin, hatta yaşadığı Çekmece semtinin bile değiştiğinin farkında. Değişmeyen, eskiyen kendisiymiş duygusuna kapılmış Alisan; “bu köhne yerde bile eskimiş olan benim. Bir şey, önüne katıp sürükleyen bir rüzgâr, bir kum fırtınası beni süpürdü, toz toprak içinde kenara attı.” Ne zaman geldi, nasıl yaptı bilmiyor, kırılma anını çıkaramıyor ama öyle hissediyor, acıyor, hayat muhasebesinde hep boçlu çıkarıyor kendisini; “Yaşlı bir kadınla yaşıyorum, geçinmek ya da para denen şey için boktan bir işte çalışıyorum. Para hırsım yok belki, ama başka bir hırsım, isteğim, arzum da yok -ya da öyle diyorsun, gücüm ancak kendimi bir arada tutmaya yetiyor sadece, bugünden bir sonraki günü geçirebilecek gücü bulmaya çalışmaya yetiyor.”
Hayatın monotonluğu işten çıkarıldığında da değişmez. Önce bir imkân gibi görür işsizliği. Ama dünyası küçülmüş bir adam için yapacak fazla bir şey bulamaz. Baharın cazibesine kapılıp bir tatil kasabasına gitmesi de sıkıntılarını gidermeyecek, alel acele İstanbul’a dönecektir. Babannesi hastalandığında Alisan’ın hayatında bir değişim başlar. Yaşlı ama hayat dolu kadına, geçip giden günlere, kadının kendi hayatında kapladığı yere ilişkin düşünceler belirir kafasında. Sonra tedavisini üstlenir. Hayatla bir bağ kurmuştur. Üstelik şans bu kötü zamanda yüzüne gülecek, babanneyi ziyarete gelen komşuları Kader’le aralarında bir yakınlaşma başlayacaktır. Adını bir türlü koyamadığı, duyguların ifade edemediği, ama Alisan’ın kurumuş içini yeşerten tutkulu cinselliğiyle hayatının merkezine oturacak türden bir yakınlaşma… Uzun sürmez hastalık günleri. Babanne ölür. Tuhaf bir karar vermiştir Alisan, babannesini doğduğu topraklara geri götürecek, köyünde defnedecektir; Tunceli ile Bingöl arasındaki Bindağ’larda… 

Doğudan batıya, batıdan doğuya
Alisan’ın kimliği daha doğrusu kimliksizliği şimdi biraz daha aydınlanıyor. Anlıyoruz ki Alisan’ın ailesi o çocukken İstanbul’a göçmüş, Alisan İstanbul’un kalabalığına karışarak büyümüş, geride bırakılanlar dilleriyle birlikte aklından silinmiş. Silinmemiş de ücra bir köşesine ittirilmiş. Yaşlı kadının cenazesiyle yola koyulan Alisan gördüğü insanlar ve mekanlar, işittiği sesler, aldığı kokularla bir hatırlama ve hesaplaşma sürecine girecektir. 

Yakıcı, güncel ve siyasi
“Sesler birbirine karışmaya, o bildiğin, başını döndüren uğultu havayı doldurmaya başlıyor. Hiçbirini ayırt edemez hale geliyorsun. Bakıyor, bu insanlar benim neyim oluyor, diye soruyorsun, yakınlarım mı? Bizi birleştiren, ateşin başına toplananlar gibi toplayan bir şey gerçekten var mı? Soğuk bir ateşin, donduran, buz kestiren bir ateşin etrafında nasıl toplanılır? Çocukluğumun insanları, diye düşünüyorsun, onları başka başka zamanlarda, başka başka durumlarda da görmüş olmana rağmen hep çocukluğuna aitlermiş gibi hisediyorsun. Bir arada onlarcası bir odayı doldururlardı, koltuklara sandalyelere dağılmış konuşur, gülerlerdi. Ama şu anki durumun çok büyük bir farkı var. Bunu açıkça görebiliyorsun: Artık o yankılanan, çın çın gülüşler yok, bu gülüşler soluk, tedirgin, parlaklıklarını yitirmiş. Bu kalabalığın da çocukluğundan aklında kalan o canlı, parlak, güçlü kalabalıkla bir ilgisi pek yok. Küçülmüşler, diye düşünüyorsun, zayıflamış, ufalmış, iki büklüm olmuşlar. Belki beni dağıtan aynı şey onları da başka bir biçimde dağıttı.”
Bir zamanlar farklı olmak istediği bu insanlarla kaynaşan, kalma zamanını uzatan, hatta neredeyse kendinde geriye dönecek gücü bulamayan Alisan, onları dağıtan şeyin baskı ve şiddet olduğunu fark etse bile henüz kendisini bu koşullarla ilişkilendirmiş değildir. Ta ki, bir gece vakti misafirliğe gittiği yakınlarının evi basılana, evin erkekleriyle birlikte gözaltına alınana kadar… İşkence altında geçen sorgusunda işkencecilere söyleyecek bir şeyi yoktur ama kendisine ve geriye dönebilirse eğer sevgilisi Kader’e söyleyecek pek çok şey vardır aklında. Alisan, yaşamını ilk kez bütün açıklığıyla görmüştür…
‘Son Adım’da yakıcı güncel siyasi ve toplumsal meseleleri de katmış hikâyesine Ayhan Geçgin. İlk kez demiyorum. Önceki romanlarında hissettiğimiz ama bireysel travmalar düzeyinde işlenen meselelerin daha açık bir biçimde dile getirilmişliği ya da bireyin bu meselerle kendi isteği dışında yüzleşmesi diyelim buna. Hem yazar hem kahramanı açısından kaçınılmaz bir yüzleşme.
‘Kenarda’ hikâyesiz bir anlatıydı. ‘Gençlik Düşü’nün kısıtlı da olsa bir hikâyesi vardı. Bu kez yine hayatın anlamı karşında şaşkın, yorgun, duygu ve düşünceleri yarılmış bir bireyin iç dünyasında dolaşmakla birlikte, özetleyebileceğimiz bir hikâye de anlatıyor Geçkin; önceki romanlarında övgüyle söz edilen dili ve üslubunu koruyarak. 

Ah şu kimlik meselesi
‘Son Adım’da ilk göze çarpan özellik bakış açısında. Pek sık rastlamadığımız ‘sen’ anlatımının yerine çok iyi oturmuş bir örneği. Üçüncü tekil şahıs tarafından aktarılan hikâyede anlatıcı hikâyenin ne içinde ne dışında. Yanıbaşında yaşayıp giden kahramanı görmüş, tanımış ama onun meseleleriyle doğrudan ilişkilenmemiş, daha doğrusu kendisini özne yerine koymayan bir anlatıcı bu. ‘Ben’ anlatımı kullanarak hikâyenin asıl öznesinin rolünü çalmıyor, ‘o’ anlatımıyla kendisini işin içinden sıyırmıyor; ‘sen’ anlatımıyla yoldaşlık ediyor Alevi-Kürt gencinin Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış yolculuğuna.
Kimlik meselesi hikâyeye kurgu yoluyla çarpıcı bir biçimde sokulmuş. Babannesinin ölümüne kadar ailenin etnik kökeni hakkında bilgi vermiyor Geçgin. Bu üstü örtük anlatım ikinci bölümdeki köken, kimlik, arayış, bir yere ait olamama, yolunu şaşırmışlık gibi temaların öne çıkmasını sağlamış. Önceki romanlarını okuyanlar Ayhan Geçkin’in roman kişilerinin göç travmalarıyla baş etmeye çalışan insanlar olduğunu hatırlayacaklardır. İstanbul’a yeni bir hayat kurmak için göçen ailelerin ikinci, üçüncü kuşaktan fertlerinin kentle ya da kökleriyle kurdukları, aslında kuramadıkları ilişkinin gözlendiği hikâyelerinde aidiyet sorunu öne çıkıyor. Bilincine tam varılamamış, bu nedenle kendisini mutsuzluk ve öfke halleriyle su üzerine çıkaran duygularla Alisan da baş etmekte zorlanacak, romanın iç ve dış ayrıntı zenginliği ile göz alıcı dilini işte bu duygular sanki kendiliğinden yaratacaktır:
“Öfkeye kapılıyorsun, öyle ki kendine hâkim olmak senin için giderek zorlaşıyor. Nefret ediyor, nefrete tutuluyorsun. Dünya gözünün önünde derisi soyulmuş et parçası gibi beliriyor, tiksiniyorsun. Ama hiçbir duygun uzun sürmüyor, içinden hızla, elektrik akımı gibi geçiyor, sonra bir hissizlik içinde sünüyor: Bunlar duygu değil, diyorsun kendine, hiçbiri değil. Bunlar ruhsal kasılmalar, tıpkı midedeki ya da kalpteki bir kasın aniden kasılması gibi. Yıllardır bu kasılmalarla yaşıyorum.”
“Yaşamım ne zaman başlayacak” sorusu, o farkına varmadan “yaşamım ne zaman sona erdi”ye dönüşmüş Alisan’ı gerek İstanbul’da gerek doğduğu yerlerde diğerlerinden ayıran, hayata karışmasını engelleyen, mutsuz kılan, yabancılaştıran dinamiğin zaman zaman kişiye özel, psikolojik ya da patolojik olduğunu düşünebilirsiniz. Öyle ya, diğerleri neden uyumlu, neden günlerini sıkılmadan geçirebiliyor, gelecek hayalleri kurabiliyorlar? Neden uyumsuz olan yalnızca Alisan? İşte bu noktada roman kahramanının sorununu toplumsalla ilişkilendiren irili ufaklı tasvirler giriyor araya. Evet, Alisan’ın ruh hali belki daha kırılgan ama nedensiz bir kırlganlık değil; insan olma halinin yarattığı bir durum. Geçgin, kahramanın duygu ve düşüncelerini çevresinde olup bitenlerle, mekan ve olaylarla, hepsinden önemlisi diliyle öylesine kuşatıyor ki bireyselden toplumsala bir kanal açılıyor önümüzde.
Üç romanlık edebiyat kariyeriyle Ayhan Geçkin, hiç kuşkusuz çağdaş Türk edebiyatının en parlak yazarlarından biri.

Geçgin, neden yazdığını anlattı?
Belki de roman –ya da yazı- geçip gitmesi gerekenin geçip gitmesini sağlamak içindir.
Önceden, yazmaya başlarken anımsamak gerektiğini, örneğin sesleri duyulmadan yitip gidenleri, öylece yitip gitmesinler diye en azından burada, yazıda anmak gerektiğini düşünürdüm. Süreç içinde fark ettim ki asıl devinim, bu arzunun da geldiği yer başkaymış: ölüler ait oldukları yerde, yani toğrağın altında, yaşayanlar da ait oldukları yerde, yani toprağın üzerinde olsun diye yazmak. Ölüler –daha yaşarken yarı yarıya öyle olduklarından- geri gelmeyi sürdürüp duruyor. Biz bozulmuş bu sınırı, ölülerle yaşayanları ayıran sınırı onarmak için yazıyoruz. Yaşam aksın, ölü, donuk biçimlerden kurtulsun diye.
Belki de sabahları cıvıldayan serçenin ya da iki aylık bir bebeğin gülerek o kendine özgü sesleri çıkarırken –başka bir cıvıldama- kendiliğinden yaptığı şeyi, biz –tarih bir yıkım tarihi olduğundan, toplum da eşitsizlikler üzerine kurulu olduğundan- çıkışın hiç de garanti edilmediği dolambaçlı ve karanlık yolları izleyerek yapmak zorunda kalıyoruz: yaşamı yüceltiyoruz.

SON ADIM
Ayhan Geçgin
Metis Yayınları
2011
264 sayfa
19 TL.


    ETİKETLER:

    Alevi

    ,

    Dünya

    ,

    Bingöl

    ,

    Tunceli

    ,

    RTÜK

    ,

    hayat

    ,

    Nefret

    ,

    Edebiyat

    ,

    Aile

    ,

    Hakim

    ,

    Tatil

    ,

    Yaşam