Bugünün çirkinliğini örtmek için

Bugünün çirkinliğini örtmek için
Bugünün çirkinliğini örtmek için

Selim İleri FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

'Yağmur Akşamları' sekiz öyküden oluşuyor. Farklı bir tonda yazılmış birinci öykü dışında kalan diğer yedi öykü, benzer temalar etrafında edebiyat çevremizi, İleri'nin yıllar içinde tanıdığı yazarları ve eserlerini, ortak acıları temel alarak anlatıyor
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

Bazı kitapların hayatıma tam da doğru zamanda girdiğini düşünürüm. Her şey bir anda yerine oturur adeta. Bu hafta seyrettiğim Wim Wenders’in Pina adlı filmiyle aynı günlerde okuduğum Selim İleri’nin ‘Yağmur Akşamları’ garip bir noktada örtüştü; zihnimde bir yerlerde birbirlerini tamamladılar. Acı çekmek - sanat – sanat için acı çekmek –acı çeken sanatçı– ölen sanatçı –sanat için ölmek...
Wuppertal Dans Tiyatrosu’nun kurucusu, koreograf ve dansçı Pina Bausch, eserlerinde şiddeti, aşağılanmayı, çaresizlik duygusunu hiç kimsenin yapamadığı denli güçlü imgelerle anlatmayı başaran bir sanatçı. Filmde ‘sözcüklerin yetersiz kaldığı yerde imgelerle çağrışım yaratmak’ fikrinden söz ediyor Bausch. Selim İleri’nin öyküleriyle bu anlamda dolaysız bağ kurmama neden oldu. İleri’nin yazı tekniği aynen bu doğrultuda etkiler okurunu. Bir şeyi anlatmak yerine adeta zihinde çağrıştırmayı tercih eder yazar. Mümkün en az betimlemeyle anlaşılmasını sağlar.
‘Yağmur Akşamları’ sekiz öyküden oluşuyor. Farklı bir tonda yazılmış birinci öykü Mahpes dışında kalan diğer yedi öykü, benzer temalar etrafında edebiyat çevremizi, İleri’nin yıllar içinde tanıdığı ve sevdiği yazarları ve eserlerini, ortak acıları temel alarak anlatıyor. Öyküler son birkaç yıl içinde yazılmış ya da tamamlanmış fakat kırk yıl öncesinden bir rakı sofrası, bir dost ya da bir kitap çıkabiliyor karşımıza. Selim İleri’nin ‘bugünü’ içinde geçmişi barındıran, zengin bir andır. Yıllar öncesinden hatırladığı bir sahneyi anlatırken şimdiyi katar: “İnceden yağmur. Bu akşamınkine benzeyen”, “yine bir yaz akşamıydı...” Geçmişten koparmaz bugünü. Bugünü anlamlı kılan anılar birikimidir. Bazan nostalji hissedilir geçmişe bakışında. Özellikle konu geçmiş zamanların romanları, dergileri ya da okurları olduğunda. “Hiçbir yerde yanılmadın, diyorum, dergiler göçüyor, edebiyat göçüyor, birbirinin gözünü oyan insanlar, kimin umurunda öykü, sesim yükselsin istiyorum.” Bir başka öyküde yine bugünün zavallı sanat ortamını dile getiriyor, “Henüz böylesine dağılıp gidilmemiş bir dönemde...” Belki tam da bu yüzden şimdi içine geçmiş katmak ister İleri. Bugünün çirkinliğini örtmek için. Onun satırlarında geçmişin çiçekleri daha canlı renklere bürünmüş, sesleri daha uyumlu, insanları, özellikle kadınları, daha hoştur. Bu öykülerde güzel geçmiş ile gençlik çok kereler birlikte anılır. Hem sanat ortamının yozlaşması olarak okunabilir, hem de gençliğe duyulan bir özlem. 

Yazarlar arası düşmanlık
Öykülerde yer alan ortak temalardan bir diğeri yazarların ilişkileridir. Özellikle Gündüzün Bir Kadeh Konyak adlı öyküde iki yazarın zıtlaşmasını anlatır. Yazarların adlarını tam olarak vermese de ünlü yazarların kimlikleri açıkça bellidir. Biri toplumcu gerçekçi romanlarıyla bilinen Kemal Tahir, diğeri ise Sait Faik’in yakın dostu ve doktoru olarak hatırlanan, Fikret Ürgüp’tür. Aralarında sadece birkaç yaş farkı olan, aynı neslin iki yazarı arasındaki fark, çok çarpıcıdır. İleri öyküsünde Fikret K. olarak değiştiriyor yazarın adını, K. ile yazarın Kafkaesk iç dünyasına kapanarak yazmasını öne çıkartıyor. “Fikret K., yazdıklarının peşinde koşmuyor, onları okutmak için fazladan çaba harcamıyordu. (...) Öylesi yazarların eserlerinde beylik kurallar, hele ‘mantık’ işleyişi yıkılır, reçetelere gönül indirilmez. Bazan denetim ortadan kalkar, üslup bildiğini okur.” Oysa Kemal T. belki de tam tersidir bunun. “Yazacaklarımızı köy kahvesinde yarın sabah okuyacakmışçasına yazmamızı bekleyen anlı sanlı romancı nihayet patlayacak diye ürküyordum. Öyle bir şey olmadı. Kemal T. ‘Ben de Lenin’in Asya’ya dair yazdıklarını okuyorum şu aralar’ demekle yetindi.”
Kemal T. ve Fikret K. öylesine farklı dünyaların yazarlarıdır ki, bazan sözler havada kalır, kimse tarafından duyulmaz. “Bu, birbiriyle ilintisiz, fakat içten içe tedirgin, birbirilerinin dediklerine kayıtsız, içten içe tedirginlikte birleşmiş üç insana bakıyordum.” “...öldüler, hepsi öldü, birbirlerini hırpalayarak, üzerek, sanatkarlık bu mudur?” Burada İleri’nin anlattığı sadece iki farklı karakterde yazarın karşıtlığı ile kalmıyor, bunun ötesinde daha derin bir edebi tartışma yer alıyor. Özellikle Sait Faik’ten söz ederken Kemal T.’in küçümsercesine “Avareliği güzel yazdı” sözleri, bunu iyi vurguluyor. Fikret K.’nın bu yoruma yanıtı “Ehemmiyetsiz şeyler yazdığını düşünüyorsun. Avarelik... Avarelik değil, ıstırap yazdı. Dumura uğratılmış hayatında Akropol’den inen Sokrates’in rüyasını görmüş insanın ıstırabını.” 

Yazarın ıstırabı
Kemal T.’in ‘derbederlik’, ‘avarelik’ dediği bir yaşam biçimi gerçekten ve bazı yazarların eserlerini besler bu yaşam biçimi. Konu bu noktada yazarın çektiği acı’ya geliyor yeniden. Yazının başında söz ettiğim Pina filmini düşündüren öğeler. Yazarlarla ilgili yazdıklarında çok sık buna değiniyor İleri: “Ne kadar yalnız, kimsesiz ve mustariptiler!”
Yazarın yalnızlığı kitapta yer alan bütün öyküleri bir arada tutan tema gibi sık tekrarlanıyor. Bu temayı birkaç motifle işliyor yazar. Birincisi, eserler arasındaki bağlantı noktalarını dokuma tekniği ile iç içe geçirmesi. Buna en güzel örnek, Gérard de Nerval çünkü birkaç öyküde karşımıza çıkıyor. Nerval Diye Biri adlı öyküde Nerval’in öyküsünden etkilenişini anlatıyor İleri. Karmaşık bir zincir ama çözüldükçe zenginleşiyor, yeni halkalar ekleniyor zincire. Selim İleri öteden beri farklı yazarların eserleri ile bağlantı kurmayı sever, ayrıca değişik temaları kendi yazdıkları içine dokuyarak yeniden yaratır. Onun öykülerinde Dostoyevski’den Baudelaire’e, Leyla Erbil’den Ahmet Hamdi Tanpınar’a, çok sayıda yazar kahraman olur. Ayrıca adı geçen ya da geçmeyen yazarların kahramanlarını ödünç alır, onlara yeni kimlikler verir, yeni sahnelemelere çıkarttır. Bu son kitabında bunu özellikle yapıyor; öyküler birbirleriyle olduğu kadar tüm edebiyat tarihiyle de bağlanıyor. Nerval’in karmaşık zincirine geri dönersek, İleri Nerval’in hastalığını, intiharını ve sevdiği kadından kopuşunu yazarın yalnızlığı temelinde işliyor. Nerval’den söz ederken Marcel Proust’un esinlendiği anlatıya değiniyor. Bu anlatıyla birlikte Nerval’in umutsuzca sevdiği Jenny Colon’a getiriyor sözü. Aktris Jenny Colon, başka biriyle evlenince içine düştüğü çaresizlikle hastalığının artması ve Jenny’nin erken ölümünden sonra kendini hiç toparlayamamış olması, Nerval’i farklı bir boyutta anlamamızı sağlıyor. Bu arada küçük bir not düşerek, Orhan Pamuk’un ‘Masumiyet Müzesi’ romanında Jenny Colon, bir çanta markası olarak, roman kahramanının umutsuz aşkının simgesi olarak yer alıyordu.
Selim İleri’nin öykülerinin sevilmelerinin bir nedeni, okuru edebiyat tarihi içinde gezintiye çıkartmasıdır. Kaçamak dedikodular, anılar, söylentiler ve alıntılar eşliğinde bir yolculuk yapmış hisseder onun satırlarında okur. Anlatının dinamiğini yaratan şey böylesi bir harekettir. Uzun betimlemeler yerine çağrışımlar, kurgu yerine hayalgücünü tetikleyen imgelerle anlatmayı seçer. Yazarın üslubunu belirleyen başka bir öğe de, kurgu ile gerçeği bir araya getirişidir. ‘Yağmur Akşamları’ öykü ile anı türlerini buluşturan bir kitap. 

YAĞMUR AKŞAMLARI
Selim İleri
Everest Yayınları
2011, 152 sayfa, 12 TL.