Bulanık, güzel rüya

Bulanık, güzel rüya
Bulanık, güzel rüya
'Belkıs, Cevat ve Ne İdüğü Belirsizler' resimlerle kelimelerin birbirine karıştığı bulanık bir rüya
Haber: EMRE AYVAZ / Arşivi

Orçun Türkay’ın üçüncü kitabı ‘Belkıs, Cevat ve Ne İdüğü Belirsizler’ küçük bir galeriye, içindeki dokuz resimli metin galeride gördüklerimize, bu metinlerin hemen öncesinde karşılaştıklarımızsa bilgi verici birer levhaya benziyor. Roland Barthes ve Platon’dan itinayla alıntılanmış iki cümle, az sonra nasıl bir şeyle karşılaşacağımızı söylüyor: Şimdi resimler görecek, yazılar okuyacaksınız, ama bu resimlerle yazılar arasında elbette yoğun bir ilişki var. Bazen resim yazı gibi davranacak, bazen de yazı resim gibi. Birbirlerini tarif ediyormuş gibi görünecekler... ama aslında o kadar da basit değil. Bu iki epigrafın ardından karşımıza çıkan levhaysa daha çok ‘tedbir’ amaçlı: Kendimce bir şeyler yaptım, yapmayı denedim diyor Türkay tevazuyla, resimlerle yazıları iç içe geçirmeye çalıştım; belki becerebildim, belki beceremedim, tam bilemiyorum, biraz da korkuyorum...
Sonra karşımıza ilk resim çıkıyor: Karanlık bir fon, iki koca göz, bir kol, kolun dayandığı bir tahta parçası. Kolun ve gözlerin bir adama ait olduğunu, adamın da bir yere baktığını hemen anlıyoruz ama bunun öncesi, sonrası ve anlamı belirsiz. Önce can sıkıntısıyla üç kalın çizgi çizilmiş, başka çizgiler de çizilecekken vazgeçilip o belli belirsiz çerçevenin içine bu adam kondurulmuş gibi. Sıradan bir karalama da, birden, kendiliğinden ortaya çıkan bu adamla beraber bir resim olmaya başlamış sanki. Ama tam da olamamış, kararsız kalmış, yardım istiyor. Biraz daha uğraşsa bir anlama gelebilir, ama bu anlama daha fazla çizgiyle değil, ancak yazıyla kavuşabileceğini de anlamış.
Bir tür uzun ‘resim altı’ gibi okumaya başladığımız Ejderha Kovalayan Adam başlıklı ilk metin de, kitabın başındaki iki epigrafta zaten çoktan söylenmiş olduğu gibi, bu resmi anlamlandırmaya çalışıyor. Resim bir şeyin resmi miymiş, yoksa sadece öylesine bir resimmiş de anlatıcı ona bakarak bir hikâye mi uydurmuş bilmiyoruz, anlamıyoruz ve zaten bununla ilgilenmiyoruz da. Resimle ilk karşılaştığımızda aceleci bakışımızın ıskaladığı ufak tefek ayrıntılar, biz metni okudukça karanlığın içinde belirmeye, netleşmeye başlıyor. Ama geride bir yerde kalmış resme doğru vuran bu ışık, resimle yazıyı birbirinin tercümesi haline getirmiyor. Ne o metni o resmin hikâyesiymiş gibi okuyoruz, ne de resmin okuduğumuz hikâyenin ‘ilüstrasyonu’ olduğu ortaya çıkıyor. Sanki o hikâyeyi anlatan rüyasında bu resmi görmüş, ya da birisi rüyasında gördüğü iki koca gözü, bir kolu ve kolun dayandığı tahta parçasını anlatmaya çalışıyor.
Bunlar sadece ilk hikâyede olanlar. Dokuz resmin dokuzu da sanki farklı kişiler tarafından çizilmiş, başka başka dünyalardan gelmiş gibi görünen resimler. Her metnin ‘resmin ne olduğu’ konusundaki fikri, ‘görme biçimi’ farklı. Bazen hem gördüğümüz resmin içinde hem de resim yapılırken olup bitenleri okuyoruz; bazen resmi yapan kişiden gördüğümüz resmi nasıl yaptığını dinliyoruz; bazen kendine hayran birinin kendi ağzından hikâyesini okuyor, ona hayran bir başkası tarafından çizilmiş resmine bakıyoruz; bazense, gördüğümüz resmin birinin değil, çok daha bulanık, ‘ne idüğü belirsiz’ bir şeyin resmi olduğunu anlıyoruz. Ama resimleri bir sürü farklı göz görürken, metinlerin içinde hep aynı ses konuşuyor. Kalınlaşıp incelse, yükselip alçalsa da hep aynı kalan, gözüyle yaptığını sesiyle de yapmak konusunda kararsız kalan, biraz telaşlı bir anlatıcı bu. Thomas Bernhard’dan, Henri Michaux’dan, Michel Tournier’den, Cortazar’dan, Hulki Aktunç’tan, Metin Eloğlu’ndan bahsediyor (ya da bu yazarlara selam gönderiyor) ve hikâyelerde geçen bu isimler, ta en başta Roland Barthes ve Platon’un birer ucundan tutmuş olduğu emniyet filesini diğer uçlarından tutarak Orçun Türkay’ın yazdıklarının üzerine geriyorlar: Belkıs’tan ya da Cevat’tan geleneksel bir hikâyenin kahramanları gibi davranmalarını bekleme hatasına düşüp böyle davranmamalarını yazarın kusuru olarak görmelerinden korkulan okuyucular yumuşakça üzerine düşsün diye serilmişe benzeyen bir ağ.
Resimlerse, zaten dilsiz oldukları (ya da bizim çok iyi duyamadığımız bir sesle mırıldandıkları) için, neye benzetilecekleri, ne zannedilecekleri konusunda çok daha telaşsız ve umursamazlar. Bir resim dizisinin parçaları olarak düşünülmediklerinin farkındalar, tek başlarına olmaktan memnunlar, geçerken uğramış ve hasbelkader orada kalmış gibiler, biri onları bir araya getirip birbirine bağlamak istese ne sevinir ne de itiraz ederler, bir bütünlüğü zaten hiçbir zaman hayal etmemişler. Ama metinler öyle değil: Onlar da bir bütünün parçaları olarak tasarlanmamış ama bunun huzursuzluğuyla kıvranıyorlar. Hem bir başlarına hem de bir kitabın içinde bir arada bulunma halini içinden çıkamadıkları bir çelişki olarak yaşıyorlar. Birbirleriyle daha fazla konuşmuş, daha çok şey paylaşmış olmaları gerektiğini hissediyor ve gergin gergin yerlerinde kıpırdanıyorlar.
Kitabın Leşevi başlıklı son bölümü biraz bu derde deva olma niyetini taşıyor. Orçun Türkay –olduğu sonucunu çıkardığımız ses–, çok da altını çizmemeye çalışarak, nasıl bir kitap okuduğumuza ve nasıl bir kitap okuduğumuzu düşünmüş olabileceğimize dair ihtimalleri sıralıyor ve kitabını kendi üzerine katlıyor. Katlanınca, bir tür sonsöz olan Leşevi’yle bir tür önsöz görevini sırtlanmış o iki epigraf (Barthes ve Platon) üst üste geliyor: Kitap kararsızlık içinde bittiği noktada tekrar en başa dönüp, başından beri otoritesine güvendiği o iki kararlı adamın huzuruna çıkıyor. 

Cesur ve heyecan verici
‘Belkıs, Cevat ve Ne İdüğü Belirsizler’ resimlerle kelimelerin birbirine karıştığı bulanık bir rüyaysa, kitabın başında demir levhalar gibi çakılı duran o iki epigraf da rüyanın ne anlama geldiğini daha görülmeden söyleyen birer ‘rüya tabiri’. Rüyaya dışarıdan müdahale eden, ‘yanlış’ anlaşılmasının önüne geçmeye çalışan, bir zırh gibi etrafını saran birer otorite. Bu otorite üzerine yapılmış belki de en eğlenceli tartışmaya Orhan Pamuk’un ‘Kara Kitap’ının ilk bölümünün başında rastlarız: “Epigraf kullanmayın, çünkü yazının içindeki esrarı öldürür!”–Adli + “Böyle ölecekse öldür o zaman sen de esrarı, esrar satan yalancı peygamberi öldür!”–Bahti. Kitabın dışından değil içinden çıkan bu iki epigraf, kitabın ‘esrarına’ hem itiraz ediyor hem de biraz daha esrar katıyorlardı. Orçun Türkay’ın cesur ve heyecan verici denemesi de, esrarını Roland Barthes ve Platon değil de Cevat ya da Belkıs öldürse, resimlerle kelimelerin birbirinden ayırt edilemediği bulanık ve güzel bir rüyaya daha çok benzeyecekmiş.

BELKIS, CEVAT ve NE İDÜĞÜ BELİRSİZLER
Orçun Türkay
Yapı Kredi Yayınları
2011, 64 sayfa, 6 TL.