Bulanık zihnin aktardıkları

Bulanık zihnin aktardıkları
Bulanık zihnin aktardıkları
'Ölü Bir Zamana Ağıt', Yıldırım'ın iki yıl kadar önce yazdığı 'Hal ve Zaman Mektupları'nın ikinci cildi. Birincisi gibi mektuplardan oluşan bu ikinci roman da yazarın daha önceki romanları gibi çetrefilli bir yapıya sahip. Farklı kişilerin metinlerinin iç içe geçirilerek anlatılması, romana labirent tadında bir yapı veriyor
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE / Arşivi

Geçen hafta, çok sevdiğim House dizisinde ilginç bir tartışma vardı. İyilik ve mutluluk patolojik bir bozukluk olabilir mi fikrini tartışıyordu dizinin kahramanları. Dr. House’un görev yaptığı hastaneye, bütün benliğini iyilik sarmış sürekli gülümseyerek, her şeye olumlu yaklaşan bir ‘hasta’nın yatmasıyla dizinin teması bu olmuştu. Doğal yapısı kötümser olan Dr. House, bunun genetik bir rahatsızlık olduğu konusunda ısrar ediyordu. Bu ilginç tartışmayı düşünürken tam da elime İbrahim Yıldırım’ın yeni romanı, Vatan Dersleri: Ölü Bir Zamana Ağıt romanı geçti. Roman da, House dizisinde bahsedilen, daha önce hiç duymadığım Williams Sendromundan söz ediyordu. Anladığım kadarıyla, bir kromozom bozukluğundan kaynaklanan bu sendromun belirtileri, çok gelişmiş dilsel yeteneğin yanı sıra, aşırı sosyal (herkesle büyük bir kolaylıkla konuşan) ve çok konuşan ve gülen ama düzenli bir mantık kuramayan, fazla gelişmemiş bir zihin yapısını işaret ediyormuş.
Ölü Bir Zamana Ağıt, Yıldırım’ın iki yıl kadar önce yazdığı Hal ve Zaman Mektupları‘nın ikinci cildi. Birincisi gibi mektuplardan oluşan bu ikinci roman da yazarın daha önceki romanları gibi çetrefilli bir yapıya sahip. Farklı kişilerin metinlerinin iç içe geçirilerek anlatılması, romana labirent tadında bir yapı veriyor. Bir enginar gibi yaprakları soyuldukça (romanda bu benzetme kullanılıyor) romanın özündeki öykü ortaya çıkıyor. Romanın merkezinde Galip Işık adlı Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmenin anıları yer alıyor. Bu anıları derleyen Neşet İlhan adlı bir yazarın bunu roman-gerçek formunda kurgulaması ve romanın yazılım süreci, mektuplar şeklinde aktarılıyor. Mektuplar Dilek Sunay adlı bir akademisyene yazılmış ve onun metni okuması, eleştirmesi ve yayına hazırlaması bekleniyor.
İlk sayfalarda karışık görünen bu iç içe geçmiş yaşamlar, bir hikâyenin etrafında toplanıyorlar. Köy Enstitüsü mezunu yirmi bir öğretmenden anılarını yazmaları ve Neşet İlhan adlı bir yazardan da bunları kitap şeklinde derlemesi isteniyor. Daha önce sadece takma isimle cinsel içerikli romanlar yazmış olan ve artık bundan utanan Neşet İlhan, bu projeyi kabul ediyor.

70’lerde neler oldu da...
Ağustos 1970’de başladığı çalışmalar pek istekli ve düzenli gelişmiyor ilk başlarda; zaten tembel bir kişiliğe sahip olduğu, başladığı işleri yarım bıraktığı bize kendisi tarafından söyleniyor. Başladığı bu işten de bir zaman sonra sıkılmaya başlıyor. Anılarını yazan köy enstitülü öğretmenlerin anlattıkları çok benzer ve tekdüze olduğundan bir türlü istediği heyecanı bulamıyor. Bu işe başladıktan iki ay sonra, Neşet İlhan’ın eline yeni bir metin ulaşıyor ve bununla birlikte konuya ilgisi bir anda artıyor.
Eline geçen anılar, sıradan bir harita metot defterine yazılmıştır. Defterin ilk sayfasına bir bayrak çizilmiş, ardından İstiklal Marşı’nın iki kıtası ve bazı dualar alıntılanmıştır. İlk başta küçümseyerek okumaya başlar fakat ilerleyen sayfalarda okuduğu metnin büyüsüne kapılıp, çok fazla etkilenir. Romanın bundan sonra gelen sayfaları, defterin yazarı Galip Işık’ın kişiliğinin ve yaşamının, anlatıcı Neşet İlhan tarafından çözülmeye çalışılması olarak görülebilir. Defterde yazılanları netleştirmek istedikçe, konudan uzaklaşır. Galip Işık’ın sıra dışı kişiliği, trajik yaşamı, romanın merkezine yerleşir. Defterde yazılanlar bize doğrudan hiç anlatılmaz, bu sayede roman son sayfalarına kadar gizem taşır ve gerilimi üst seviyede tutmayı başarır.
Bu arada Neşet İlhan’ın kendi hayatını tamamen geri planda bırakıp Galip Işık’ın hayatına odaklandığını, kendini onunla özdeşleştirdiğini görürüz. Bütün bu anlatıları çok ilginç kılan bir başka özellik ise, bize Galip Işık’ın hikâyesini aktaran Neşet İlhan’ın uzun bir süre akıl hastanesinde yatmış olması ve bulanık zihninde bu öyküyü toparlamaya çalışması olur. Roman boyunca hastalıklı bir zihnin, yine hastalıklı bir zihni anlamaya çalışması, labirentleri çoğaltan etki yapar. Ayrıca tüm romanın bir mektup gibi yazılmış olması, akademisyen olmasının dışında hakkında bilgi edinmediğimiz Dilek Sunay’ın ilgisini çekmeye çalışması ve onun eleştirileri doğrultusunda düzeltmelerin kırmızı kalemle ‘dış metinler’ olarak sunulması, romanı çok katmanlı bir okuma şekline sokar.
Ölü Bir Zamana Ağıt hem sözünü ettiğim yapısal özelliklerinden hem de 1970’li yıllarda yaşanan antidemokratik yargı süreçlerini göz önüne serdiği için ilgiyle okunacak bir roman. Romanda 70’li yıllarda yaşanan olaylar, aradan otuz sene geçtikten sonra 2000’li yıllarda anlatılıyor. Geçen otuz sene tam anlamıyla bir kara delik gibi duruyor romanın ortasında. Yazar bu kara deliği özellikle yaratıyor, çünkü roman kahramanları 70’lerde yaşanan bazı olaylardan sonra gözaltı, hapis, akıl hastanesi tam anlamıyla karanlık bir döneme giriyorlar.
Romanda işkence sahnesi sadece bir kez tüm korkunçluğu ile anlatılıyor. Aslında kısa bir bölüm olmasına rağmen, bu olayın izleri roman boyunca hissediliyor. Bu işkence kâbusu roman kahramanı Galip Işık tarafından da sadece bir kez, inanılmaz bir hızda kaleme alınıyor ve bir kez yazıldıktan sonra, Galip’te bir arınmışlık duygusu bırakıyor geride: “her gün biraz daha ağırlaşan zihni, bütün safralarını atmış, bütün pis kokulardan arınmıştı. Kendi deyişiyle dimağı yıkanmış yağlanmış bebek kıçı gibi kaygan ve tazeydi. Kısacası gördüğü, duyduğu, koklayıp içine çektiği şeylere karşın, zihni pırıl pırıldı, tertemizdi.” Bu andan sonra Galip’in yüzüne hiç silinmeyen bir gülümseme yerleşiyor. Ancak, bu gülümseme bir mutluluk ifadesi değil, arınmışlık göstergesi.
Ölü Bir Zamana Ağıt, bulanık bir zihin tarafından aktarıldığı için, konu asla belli bir mantıkla ilerlemiyor. Anlatıcının ruh hekimiyle yaptığı konuşmaları aktardığı bölümlerde ise, gerçekte mantıklı ve akıllı olanın “hasta”nın kendisi olduğu sonucuna varıyor okur. Ruh hekiminin “zihnini saçma sapan şeylerle delik deşik eden tuhaf bir adam” olarak tanımladığı kişi, aslında okura hiç uzak gelmiyor. Zihnini bulandıran nedenlerden belli bir kesinlikle söz edilmese de, yaşananların ağırlığı satırlara adeta siniyor.

VATAN DERSLERİ: ÖLÜ BİR ZAMANA AĞIT

İbrahim Yıldırım Turkuvaz Kitap 2008 262 sayfa 18 YTL.