Büyük bir aşka ihtiyaç vardı

Büyük bir aşka ihtiyaç vardı
Büyük bir aşka ihtiyaç vardı
"Edebiyat dünyasının öncü kadın yazarları bize feminist eleştirmenler tarafından 'kurban' olarak anlatıldılar" diyor Lesley McDowell. Yazar, işte bu "kurban" olma olayına karşı çıkıyor 'Yaratıcı Aşklar'da
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

Yazarların hayat hikâyeleri ilginç gelir okura. Kâğıt üzerinde kolayca kurgulanmış görünen kahraman hayatlarının kendi deneyimlerinden kaynaklanmadığını görmektir belki bizi şaşırtan. Lesley McDowell, yeni kitabı ‘Yaratıcı Aşklar’da, yirminci yüzyılın ünlü kadın yazarlarının aşk ilişkilerini anlatıyor. Kitapta ele aldığı dokuz kadın, kendileri gibi yazar eşlere sahipler. Bu da düşündürüyor insanı: Zaten zor yürüyen evlilik kurumu, aynı işi yapan, aynı alanda iddialı karı koca ile daha mı zora giriyor?
Kitapta McDowell’in ele aldığı örneklere bakınca “zor” sözcüğünün hafif kaldığı söylenebilir. Skandallar, alkolizm, şiddet, bir dolu ihanet ve intiharlar sanki tüm evliliklerin ortak özelliği. Oysa listedeki yazarlar öncü ve ünlü kadın yazarlar. Kendilerinden sonra gelen nesilleri, düşünce ve yaşam biçimleriyle etkilemiş, yeni hayat biçimlerinin ve seçeneklerinin olduğunu kanıtlamış dev kadınlar. Bir kadının herhangi bir meslekte sivrilmesinin söz konusu olmadığı bir çağda kendilerini kabul ettirmek için çok çaba harcamış bir neslin insanları.
‘Yaratıcı Aşklar’da Jean-Paul Sartre ile Simone de Beauvoir gibi çok yakından bildiğim çiftlerle birlikte, hayat hikâyelerini hemen hiç bilmediğim Jean Rhys ve Ford Madox Ford gibiler de yer alıyor. Kitapta dokuz çift, yani on sekiz yazarın biyografisi yer alıyor. Yazar bunları üç bölüm halinde ele almış. Birinci bölüm 1910-1920’lerde Londra’da yaşayan üç çifti, ikinci bölüm 1920-30’larda Paris’teki entelektüel yazar çevresinin simalarını, son bölüm de Amerikalı yazarları 1950’lerde anlatılıyor. Her bölümde üç çift, üç aşk ilişkisi temel alınmış. Yazar ayrıca her bölümde anlattığı kadın için bir de başlık kullanmış: “Saf kız,” “Metres,” “Erkek Avcısı” gibi... (kadınların etiketlenmesinden, önyargıyla bakılmasından rahatsız olduğunu söyleyen McDowell neden böyle başlıklara gerek duymuş, anlayamadım.)
Her şeyden önce hemen belirteyim, iyi çalışılmış, iyi incelenmiş on sekiz biyografiden oluşuyor aynı zamanda kitap. Fakat sadece bununla da kalmıyor, McDowell bu yaşamöyküleri üzerinden çok iddialı bir tez ortaya atıyor. Edebiyat dünyasının bu öncü kadın yazarları bize feminist eleştirmenler tarafından “kurban” olarak anlatıldılar, diyor. Eleştirmenlerin etkisiyle biz de, örneğin Hemingway’in çok kereler aldattığı Martha’yı ya da Ted Hughes’un ihanetlerine maruz kalan Sylvia Plath’ı kurban olarak gördük. Ayrıca kendilerine bunca acı veren erkeklere bağlılıklarının (ve de bağımlılıklarının) devam etmesini acıyla karşıladık.
Lesley McDowell, işte bu “kurban” olma olayına karşı çıkıyor kitabında. Bizlere defalarca anlatılan “kurban” kadın yazarların aslında “bu gibi ilişkileri kendi sanatlarının ve şiirsel bilinçlerinin yararına seçtiklerini” göstermeye çalışıyor. Kitabında bu tezi savunmasının nedenini giriş bölümünde benzer şekilde bir yazarla yaşadığı aşk ilişkine bağlayarak açıklıyor: “...yazdıklarım hakkında konuşuyor, onları okuyor, beni yüreklendiriyor ve yazdıklarımı daha önceden hiç yapmadığım bir şekilde ciddiye almamı sağlıyordu.” Oysa âşık olduğu yazar adam yeni boşanmış, bunalımda, antidepresanlarla ayakta duran, içen, bağlanmak istemeyen hem de ilişkilerini gizli tutan biriymiş. Her açıdan istenmeyecek bir sevgili gibi görünse de, kitaplarını okuyan, yazdıklarını destekleyen biri olduğu için “bu olağanüstü alışveriş sayesinde desteklenip güçleniyordu” diye açıklıyor ilişkilerini. Burada yazarın öne sürdüğü fikir, yazar olarak beğenilmenin sevgili olarak beğenilmenin önüne geçebileceği. Yazıyı beğenen bir erkek, âşık bir erkek yerine kolayca konulabilir tezini savunuyor. 

Erkek yazarın cazibesi
Kadın yazarların nasıl ünlü-başarılı-yazar sevgililerinden etkilendiklerini, aşk ilişkilerinin bazen verimli bir staj gibi görülebileceğini de ekliyor sözlerine McDowell. Kitapta anlattığı bazı biyografiler bu fikri güçlü bir şekilde destekliyor. Örneğin Martha Gellhorn Hemingway’e önce yazar olarak âşık oluyor. Farklı bölümlerde sık sık kadın yazarların dile getirdikleri bir başka olgu, kocalarının üzerine saldıran genç kadınlar. Ünlü ve başarılı erkekler, bir tür kadının, her zaman ilgisini çekmeyi başarır fakat burada anlatılan kadınlar yüzeysel bir beğeniden söz etmiyorlar. Sanki aşkı en güzel anlatan yazar, en büyük âşık olacak gibi bir yanılgıyla kendilerini yazarın kucağına atıyorlar. Sylvia Plath bir mektubunda “ama ben kadınların kendilerini sanatçılara nasıl sunduklarını anlayabiliyorum” diye yazıyor. Gerçekten doğru mudur bu gözlem? Bugün de ünlü yazarları çekici bulan, onlarla birlikte olmak için can atan kadınlar var mıdır? Bu soruyu ayrıca yazar erkeklere sormak gerek. Sanırım geçen yüzyıl başındaki toplumsal önemini yitirdi sanatçı ve yazarlar. Belki bu yüzden kadınlar artık, Plath’ın dediği gibi yazarların “kucağına” atmıyorlar kendilerini.
1900’lerin başından 1950’lere kadar kitapta anlatılan kadın yazarların yaşam öykülerini okurken başka bir nokta da ortaya çıkıyor. Bu kadınlar özgürlük ve eşitlik talepleri olan kadınlar ama karşılarına özgürlük bir seçenek olarak çıktığında bunu seçmiyorlar ya da seçmeyi bilmiyorlar. Öylesine bir şekillenme ile büyüdükleri için belki yakınlarında bir erkeğin olmasıyla ve o erkeğin onayıyla varlık buluyorlar. Bir başka dikkat çeken olgu, yüzyıl başındaki kadın yazarların diğer kadınlardan destek görmemiş olmaları. Kadınlar arasında genel anlamda destek olmaması bence çok önemli bir nokta. McDowell’in öne sürdüğü gibi destek ve onay erkek meslektaşlardan bekleniyor. Kadınların belki o anlamda güçleri olmadığı için desteklerinin de fazla anlamı olmuyor.
Kadın ve erkek ilişkileri söz konusu olduğunda, hâlâ ne denli önyargılı baktığımızı da fark ettiriyor bu kitap. Örneğin Plath’ın intiharı ardında kocası Hughes’un suçlanması sıradan bir tepkidir. Oysa kimse Hemingway 1961 Temmuz’unda intihar ettiğinde hayatındaki kadınları suçlamayı düşünmedi. McDowell bu konuyu per se ele almıyor ama ikili ilişkilerdeki sömürünün ve çekiciliğin gizemine çok kereler değiniyor. Bazen sömüren sömürülen rolüne girebiliyor ilişkilerde.
Lesley McDowell’in ‘Yaratıcı Aşklar’ edebiyat tarihine, yazarların aşkları açısından bakan bir kitap. Kitapta başlık altında ele aldığı kadın yazarlardan başka çok sayıda yazarın da gizli aşk öykülerini anlatıyor. Kitabın temelini yazarların kişisel mektup ve günlükleri oluşturuyor. Böyle yaparak McDowell, araya girmeden yazarlarla bağlantı kurmamızı sağlıyor. Zevkli bir okuma, özellikle biyografi meraklısı okurlar için.

Sanat eserine dönüşen aşk
“Benim büyük bir aşka ihtiyacım var,” diyordu Elizabeth Smart. Aradığı aşkı buldu: Sanat eserine dönüşen aşkı. Aşk ya da arzu da eşit değildi çünkü bunların ikisi de güç meselesidir. Katherine Mansfield, H. D., Rebecca West, Jean Rhys, Anaïs Nin, Simone de Beauvoir, Martha Gellhorn, Elizabeth Smart ve Sylvia Plath ile erkek eşleri arasındaki ilişkilerin öyküsü çok farklı şeyler anlatır ama hepsinin ortak yanı cinsel arzu ve yazma tutkusudur. İlişkilerinin yazınsal bağlamı olmasaydı böyle ilişkiler herhalde hiç kurulmazdı. Ve bu ilişkiler olmasaydı, hepsi ilah sayılan bu olağanüstü dokuz kadın yazarın yapıtları çok daha zayıf kalırdı. Çünkü sanat da güç ile bağlantılıdır. Kalemi kimin elinde tuttuğu, öyküyü kimin anlattığı her şey demektir ve bu kadınlar da ruhlarının derinlerinde bunu kavramışlardır. Bir bedel ödediler; birçok şeyi göz ardı ettiler. Kitaptan

YARATICI AŞKLAR
Yirminci Yüzyılın Dokuz Ünlü Kadın Yazarının Yazınsal İlişkileri
Lesley McDowell
Çeviri: Suğra Öncü
Sel Yayınları
2011, 300 sayfa, 20 TL.