Büyüleyici desenler ve kafa karıştırıcı bir hikâye

Büyüleyici desenler ve kafa karıştırıcı bir hikâye
Büyüleyici desenler ve kafa karıştırıcı bir hikâye

Resim: DENİZ ÜÇBAŞARAN

Her sayfasında desenlerine dakikalarca bakmaktan kendimi alamadığım, renk seçimleriyle yine bir masalı anımsatan, müthiş bir zarafet taşıyan bir kitap. Ancak kitabın hikâyesi bir hayli kafa karıştırıcı...
Haber: ASLI TOHUMCU / Arşivi

İlüstratörler çocuk edebiyatının gizli kahramanları. Aslında gizli yerine, kenarda kalmış demek daha doğru olur. Kitap tanıtımlarını yapan bizler, altyapımız gereği olacak, desenlere dair beğenimizi “pek güzel olmuş”, “gerçek bir sanat eseri” türü tabirlerden öte dile getirmeyi başaramıyoruz. Oysa ne sanatçılar var, olmasalar bazı kitapların kapağını açmayacağımız.
Deniz Üçbaşaran bu âlemde işlerinden, nasıl desem, gizlice evine girip orijinallerini aşırmaya yeltenmekten utanmayacağım bir ilüstratör. Desenlerine bakmak bir Ritsos şiiri okumak gibi; insanın zihnini durultuyor. Yıllar önce Redhouse Kidz Yayınları tarafından basılan, Deniz Üçbaşaran’ın desenleyip Arslan Sayman’ın yazdığı ‘Limon Ağacının Şarkısı’nı okumayı ve seyretmeyi bitirdiğimde, bu ikiliden hangisine daha çok hayran kaldığımı bilememiştim. Kitabın, bu sarılı yeşilli şiirin şairi hangisi, karar vermek zordu çünkü. İstanbul doğumlu bir sanatçı Üçbaşaran. Ama İstanbul’dan kaçmayı başarabilen akıllılardan. Kadıköy Kız Lisesi, ardından da Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü macerası var. Daha üniversitedeyken, yaptığı özgün kartpostal çalışmalarıyla, ürettiklerini profesyonel anlamda değerlendirmeye başlamış. Uzun süre İstanbul ve İzmir’de reklamcılık sektöründe sanat yönetmeni olarak çalışmış. 2003’ten bu yana çocuk kitapları resimliyor ve serbest ilüstratör olarak çalışıyor.
Yaptığı hakkında neler söyleyeceğini sorduğumda, “Kendimi metnin içinde hissetmezsem çizmek zor geliyor,” diyor. “Dolayısıyla ‘iyi, nitelikli’ metin benim kendimi daha iyi ifade etmemi de sağlıyor. Şiirleri resimlemeyi daha çok seviyorum çünkü şiir doğası gereği soyut. Üstüne ben soyutlama yapıyorum, iyiden iyiye soyutlaşıyor üretilen iş. Bundan müthiş keyif alıyorum… Resimli çocuk kitapları yapmayı da seviyor ve tercih ediyorum. Metni kafamda iyice evirip çevirmeden ‘Hah! Şimdi oturup çalışabilirim’ demeden asla çalışmaya başlamam. Belki bu nedenle çok zamanda az iş yapan biriyim. Karışık bir teknikle çalıştığımı söyleyebilirim, önce eskiz çalışması yaparım, bazen kâğıt üstünde devam ederim ama ardından mutlaka bilgisayara aktarır ve son halini orada veririm.” 

Çocuk, çocukluktan ne zaman çıkar?
Deniz Üçbaşaran’dan bahsetmemin nedeni bir hatırlatma ihtiyacı değil, yeni bir kitap. Her sayfasında desenlerine dakikalarca bakmaktan kendimi alamadığım, renk seçimleriyle yine bir masalı anımsatan, müthiş bir zarafet taşıyan bir kitap. Ancak kitabın desenleri ne derece net ve büyüleyiciyse, hikâyesi de o denli kafa karıştırıcı.
Minik bir bebek geliyor dünyaya ve karnı acıkıp ağlamaya başlıyor. Annesi, “Sen benim bir tanecik oğlumsun. Mutlu olman için ne gerekirse yaparım,” diyor. Bebek annesinin göğsünden süt içerken eli, annesinin ipek gibi saçlarına gidiyor ve saçlarıyla oynayarak uykuya dalıyor. O andan itibaren sütünü içerken ya da uyurken, hatta büyüyüp yemeğini kendi yiyecek hale geldiğinde bile, sürdürüyor bu alışkanlığını. Annesi her gün oğluyla okula gidip yemekhanede yanına oturmak ve saçlarını uzatmak zorunda kalıyor. Ama şikâyet etmiyor; çünkü o annesinin bir tanecik oğlu ve annesi de onun mutlu olması için ne gerekiyorsa yapmaya razı. Zaten bu uğurda saçlarını da hiç kestirmiyor.
Yıllar geçip de çocuk annesini yanında dolaştırmaktan rahatsızlık duyduğunda, bu alışkanlıktan kurtulmayı denemiyor, hayır! Sanki bağımlılık yaşayan kendisi değil de annesiymiş gibi, annesi okul bahçesindeki ağaçlardan birinin arkasına saklanıp uzatıyor saçlarını. Oğlu sevgilisiyle bir ağacın altında buluştuğunda o ipek saçlar bir gitarın telleri oluyor, yeri geliyor yurt odasına kadar uzanıyor, iş hayatında başarılı olsun diye de masanın altından… Annenin ağaran saçları, kısa saçlı gelinine duvak oluyor hatta. Oğlumuz gelinin saçlarının kısa olmasından da endişeleniyor haliyle ve haliyle biz de sanıyoruz ki, karısının saçları uzarsa anne bu zorunluluktan kurtulur. Ama hayır. O saçlar, karşı balkondan yeni evli çiftin yemek masasına uzanınca, gelin hanım başta tedirgin oluyor ama saçlara konan güvercinlerden kendine bir mutluluk çıkarmayı biliyor da neyse ki, sorun çıkmıyor. Ne zaman ki ikiz kız çocukları oluyor çiftin ve çocuklar babaları saçlarını okşamadan uyuyamıyorlar, (baba)anne de o zaman azat oluyor. Bu çözümden önce babaannenin desteği isteniyor tabii… 

Çocuğum... aşkım...
Annelik körü körüne, kendi hayatını bir kenara atma derecesinde bir fedakârlıktır diye düşünürseniz, ‘Bir Tanecik Oğlum’ ideal bir hikâye. Bir çocuk ancak kendi çocuğu olduğunda, zamanında kendisi için yapılan fedakârlıkları kendi yavrusuna yaptığı zaman çıkar çocukluktan diyorsanız da öyle. Bunda elbette bir doğruluk payı var.
Ama zaten, eşinden göremediği ve kendi kendine gösteremediği bir ilgiyi ya da evliliğinde yaşayamadığı aşkı, doğurduğu erkek çocukla yaşayan bir anneler kuşağının bulunduğu bir ülkede… Annenin ve kız çocukların sürekli, sorgulamadan evin erkek çocuklarının hizmetini gördüğü ve bunun kadınlar tarafından bile normal karşılandığı bir ülkede… Hiçbir işini kendi göremeyen, bunu yapmaya gerek de görmeyen, aynı fedakârlığı eşinden de bekleyen, alamadı mı da hırçınlaşan bir erkek modelinin bulunduğu bir ülkede… Kadınlığın erkeğin ev işinden, cinsel arzularına her ihtiyacını karşılama yükümlülüğü olarak algılandığı, kadının bir mal olarak görüldüğü bir ülkede… Annelerin oğullarının eşleriyle rekabet edebildiği, evliliklerini kâbusa çevirebildiği bir ülkede… Kadınların, kızların edebiyatta yeterince yer bulamadığı, bazı tehlikeli çocuk kitaplarında iş dönüşü erkek ayağını uzatmış gazetesini okurken, kendisi de işten geldiği halde sofra kurmakla uğraşan tiplemelerden öteye geçemediği bir ülkede… Bence çok yanlış bir amaca hizmet edebilecek bir hikâye ‘Bir Tanecik Oğlum’. Oysa Tülin Kozikoğlu’nun dili, bu kadar yanlış bir hikâyede harcanamayacak kadar güzel.
Umarım çocuk edebiyatımız en kısa zamanda annelik hakkındaki bu yanlış algıları, anne-oğul ilişkisindeki arapsaçı durumu düzeltmeye niyetlenen birkaç kitap kazanır. Annelerin de çocuklar kadar biricik olduğunu, çocukların mutlu olmasının yolunun annelerin mutlu olmasından geçtiğini anlatan kitaplar.
Neyse, ben merak edenler için, Deniz Üçbaşaran’ın resimlediği kitapları hatırlatarak bitireyim yazımı… ‘Arslan Sayman ile Yıldız Cini’, ‘Kırmızı Kuş’, ‘Şarkı Söyleyen Berber’, ‘Sarımsak Kasabası’, ‘Limon Ağacının Şarkısı’, ‘Karganın Rengi’. Fatma Küçüktaş ile ‘Cıvıl Cıvıl Şiirler’. Mavisel Yener ile ‘Şiir Saldım Gökyüzüne’. Ayrıca TUDEM 2009 Edebiyat Ödülleri yarışmasında dereceye giren ilk üç kitabın resimlemeleri: ‘Büyüyor muyum Ne?’, ‘Kafesteki Çikolata’, ‘Pembe Kedi Becerikli Martı ve Ben’.

BİR TANECİK OĞLUM
Tülin Kozikoğlu
Resimleyen: Deniz Üçbaşaran
Mavibulut Yayınları
2011, 32 sayfa, 9 TL.