Çağdaşlarının gözüyle padişahlar

Çağdaşlarının gözüyle padişahlar
Çağdaşlarının gözüyle padişahlar
Padişahların güçlerini somutlaştırmak için kullandıkları müesseseler üzerine artık elimizde bir bibliyografya mevcut. Faroqhi, şunu soruyor: Sultanî imaj, çağdaşları tarafından nasıl görülüyordu?
Haber: ERHAN AFYONCU / Arşivi

Osmanlı tarihçiliğinin önemli isimlerinden Suraiya Faroqhi’nin makalelerinden oluşan ‘Yeni Bir Hükümdar Aynası’, Türk okuruyla buluştu. Gül Çağalı Güven’in tercümesiyle yayımlanan Faroqhi’nin eseri Alfa’nın Tarih serisinin ilk kitaplarından. Hülya Hatipoğlu’nun editörlüğü altında yayımlanan dizinin Türk tarihçiliğine önemli kitaplar kazandıracağına inanıyoruz... Dünyanın en büyük birkaç imparatorluğundan biri olan Osmanlı İmparatorluğu bize, dünyanın en büyük arşivlerinden birini de bıraktı. Bu arşiv, gerek asırlarca Osmanlı hâkimiyetinde kalan otuza yakın, gerekse Osmanlı İmparatorluğu ile ilişkide bulunan onlarca devletin ve milletin tarihini yazabilmek için en önemli kaynağı sağlıyor. İşte Faroqhi de eserine bu noktadan başlıyor. Dünya tarihi ‘odağı’nda Osmanlı arşivlerinin Macaristan, Yunanistan, Polonya ve Venedik tarihine katkısı üzerinde durarak, başta Venedik’tekiler olmak üzere Avrupa arşivlerindeki Osmanlı vesikalarına eğilme zamanının geldiğini vurguluyor.

Osmanlılarda ‘padişahlık imajı’ konusu, son yıllarda tarihçilerin hayli ilgisini çekiyor. Padişahların güç ve meşruiyetlerini somutlaştırmak için kullandıkları olaylar, merasimler, müesseseler ve eserler üzerine artık elimizde hatırı sayılır bir bibliyografya mevcut. Faroqhi, bu konuda bize farklı bir pencere açarak fazla dillendirilmeyen bir soru soruyor: Sultanî imaj, çağdaşları tarafından nasıl görülüyor, nasıl temaşa ediliyordu? Faroqhi, tabiri caizse hedef kitlenin bakış açısını ya da başka bir ifadeyle verilmek istenen imajın algılanıp algılanmadığı sorusunun yanıtını farklı kaynaklarda arayarak bir bakıma ‘deneme’ yapıyor. Kanuni Sultan Süleyman, IV. Murad ve III. Ahmed’in yarattığı etkiyi, Evliya Çelebi, Abdi, Şemdanîzâde Süleyman Efendi gibi Osmanlı yazarları ile Venedik balyos raporları ve Fransız Elçisi Marki de Bonnac gibi ‘Avrupalı’ tanıklar aracılığıyla inceliyor. Padişahların ‘görünür’ oldukları geçit alayları, İntizâmî, Mehmed Râşid, Rabbi Moysen, Reinhold Lubenau, Antoine Galland ve bir Venedik elçisinin kaleminden aktarılıyor. Osmanlı mimarisinin klasik bir örneği Sultanahmed Camii ve külliyesi hakkında, Cafer Çelebi, Evliya Çelebi, İnciciyan ve Fransız gezgin Jean Thévenot’un tasvirlerini inceleniyor. Bütün bu farklı kaynaklardan ilginç bir sonuca ulaşıyor: Saraylar ile seçkinler arasındaki iletişim kanalları din, dil ve siyaset sınırlarının ötesine ulaşıyordu. Mesela, padişahın Müslüman veya gayrimüslim uyrukları ve yabancılar, Sultanahmed Camii’ni sultanî yaraşırlığın, dindarlığın ve gücün simgesi olarak kabul etmek konusunda birleşiyordu.
‘İmaj’ literatürüne katkı bakımından Faroqhi’nin, geçit alaylarında karşımıza çıkan ya da özel bir mekânda görülmelerine izin verilen arslan, pars, çakal, fil gibi vahşi ve egzotik hayvanları tartışmaya açması da bir hayli dikkat çekici. Osmanlı hükümdarlarının yabani hayvanlara sahip olması ve heybetli gücüyle bu vahşi yaratıkları itaate zorlaması, tebaasının gözünde padişahın kudretini pekiştiriyordu. Osmanlı padişahlarının egzotik hayvanlara ilgisi, Hint ve İranlı hükümdarların İstanbul’a gönderdikleri hediyelere zaman zaman bu hayvanları da katmalarına yol açıyordu.

Osmanlı ve ticaret

Eksik ve eski bilgilerimizle, teorik bazı ahlak kitaplarında ticaretin kötülenmesi nedeniyle Osamanlı Müslümanlarının ticaretle uğraşmadığını bu sahanın gayrimüslimlerin elinde bulunduğunu sık sık tekrarlarız. Ancak Osmanlı ve Avrupa arşivlerinde yapılan araştırmalar birden fazla gemiye sahip, ‘hoca’ adı verilen birçok Türk ya da Müslüman tüccarın Venedik’ten Hindistan’a, Rusya’dan Avusturya’ya büyük miktarlı ticari faaliyette bulunduğunu göstermiştir. Nitekim Venedik’te Canal Grande kıyısındaki, daha sonra “Fondaco dei Turchi” (Türk Ticaret Merkezi) diye anılacak olan saray, 11 Mart 1621’de Senato kararıyla, ticaret için Venedik’e gelmiş ya da burada devamlı kalarak ticaret yapan Osmanlılara ayrılmıştı. Faroqhi 1600’den önce Avrupalı tüccarlara karşı Osmanlı tutumunu incelerken, ahidnameler ile Avrupa arşivlerindeki Osmanlı vesikalarını karşılaştırmanın ilginç sonuçlar doğuracağı gösteriyor.
Üç makalesinde Faroqhi, “çoktan modası geçmiş, uzak bir sınır boyundaki tüccarların sorunlarının İstanbul’da pek de ciddiye alınmadığı yargısıyla tarihçilerin uzun süre pek ilgi göstermedikleri, padişahların uyruklarının uğradığı zararlar karşısındaki tutumu”nu incelemek üzere Osmanlı Adriyatik ticaretini ele alıyor ve bu ‘önyargı’ları sorgulamamızı gerektiren tespitlerde bulunuyor. Osmanlı Bosna’sında Müslüman tüccarların Venedik’le kurdukları ticari ilişkiler, yaşadıkları sıkıntılar ve bunlara ‘olay yerinde’ nasıl çözümler bulunduğu, taşra tüccarlarının girişimlerini finanse etmekte kullanılan bir kaynak olarak para vakıfların rolü gibi ilginç konuların ele alınması sayesinde, yine bir taraftan korsanların, bir taraftan ‘corsairlerin’ (devlet korsanları) faal olduğu tehlikeli Adriyatik sularında padişah ve veziriazamların, sanılanın aksine, mağdur tüccarlarının sorunlarıyla yakından ilgilendikleri ve zararlarının tazmini konusunda Venedik’e baskı yaptıkları görüyoruz. Zira ticaretin ve dolayısıyla tüccarın himayesi, gümrük gelirlerinin korunması kadar, padişahların ‘âlem-penâh’ yani ‘âlemin koruyucusu’ olma iddiası ve sıfatının gereği, bir itibar ve meşruiyet meselesi olarak görülüyordu. Osmanlıların 1600 öncesi Latin Hristiyan dünyadan tüccarlara karşı takındığı tutumun antlaşmalar, ahidnâmeler ve fermanlardaki yansımaları bu açıdan kayda değer.

Şenlikler, elçiler, köleler

Lale Devri’nde III. Ahmed’in çocuklarının Okmeydanı’ndaki sünnet şenliği, Osmanlı tarihinin en renkli olaylarındandır. Faroqhi, bu şenliği Marki de Bonnac’dan hareketle inceliyor. Yine Lale Devri’nde Dürri Ahmed Efendi’nin İran elçiliği de kitapta ele alınan başka bir konu: Burada bir Osmanlı elçisinin Safevi Devleti’nin yıkılışı sırasındaki diplomatik misyonu incelenmiş.

“Savaş Raporları’na Göre Bir Esir: Bir Görgü Tanığı Anlatısında Veziriazam Kara Mustafa’nın Karargâhı ve Hanesi” başlıklı makale, Caludio Angelo de Martelli’nin 1683’te Viyana önlerinde başlayan, Belgrad zindanında devam eden ve 1685 baharında İstanbul’da maktul Kara Mustafa Paşa’nın evinde nihayete eren esaret hikâyesi anlatıyor. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Ali isimli bir oğlu ile Fatma isimli bir kızı olduğunu biliyorduk. Ancak burada Kara Mustafa Paşa’nın bilmediğimiz oğullarından da bahsediliyor.
“Kölelikte Kaçış…” kısmında, 1760’ların başlarında Kastamonu’da Mustafa adlı bir yerlinin hizmetinde çalışan İran uyruklu Himmet’in, efendisi tarafından köleleştirilmek istenmesi karşısında giriştiği hukuki mücadele ve bu kapsamda yasadışı köleleştirme girişimler inceleniyor.

YENİ BİR HÜKÜMDAR AYNASI
Osmanlı Padişahlarının Kamusal İmgesi ve Bu İmgenin Algılanması
Suraiya Faroqhi
Çeviren: Gül Çağalı Güven
Alfa Yayınları
2011, 324 sayfa, 20 TL.