Çağının çocuğu

Çağının çocuğu
Çağının çocuğu

Henri Beyle Stendhal

Roman gerçek bir hayat hikâyesine dayanır. Konsolosluk görevini yürütürken 16. ve 17. yüzyılda Roma'da işlenen suç ve skandallarla ilgilenen Stendhal, Alesandro Farnese adına rastlar. Daha sonra III. Papa Paul olarak Katolik kilisesinin başına geçen Farnese'nin başından geçenler 'Parma Manastırı'nın iktidar kavgaları, entrika ve aşk dolu hikâyesinin çıkış noktasıdır
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Fransız edebiyatının 19. yüzyılda eriştiği zirveye adını yazdıranlardan Stendhal, Aydınlanma ve Devrimin kahramanlık ideallerinin son büyük temsilcisi, temsil ettikleriyle de çağının çocuğuydu. 1783 yılında Fransa ’nın Grenoble kentinde doğdu. Annesini erken yaşlarda kaybedince, teyzesi ve avukat babası tarafından çok katı bir disiplin içerisinde ve dinsel öğretiye ağırlık verilerek eğitildi. Hayat hikâyesini yazanlar, otoriteye ve dinsel kesime duyduğu nefrette bu yılların etkisi olduğunu belirtirler. Kavgacı, şüpheci, egoist, şehvanî ve disiplinsiz bir adammış Stendhal... 1799’da, mühendislik eğitimi için yola çıkıp Paris’e ayak bastığı gün, Napoleon hükümet darbesiyle Fransa’nın başına geçtiği gündür. On yedi yaşındaki Stendhal, kendisini onun ideallerine adayacak ve orduya yazılacaktır. Böylelikle İtalya ’dan Moskova’ya kadar pek çok Avrupa ülkesini -savaşın içerisinden- görme fırsatını bulmuş, özellikle İtalya’dan çok etkilenmiş ve bu ülke ile ilgili anılarını birçok kez edebiyata aktarmıştır.
Napoleon’un yenilgileri ve imparatorluğun çökmesiyle birlikte Bourbon hanedanının işbaşına geçmesi, Stendhal’in devlet hizmetlerine veda etmesi anlamına geliyordu. Böylelikle bütünüyle edebiyata yöneldi. Önce deneme, makale ve gezi yazıları yazdı. 1827’de ilk roman Armance üç yıl sonra Kırmızı ve Siyah yayımlanmış, edebiyat çevrelerinin -başta Balzac’ın- takdirini kazanmışsa da okuyucuların ilgisini hak ettiği kadar görmemiştir... 1830’dan sonra hanedan değişince yeniden devlet hizmetine döndü, İtalya’ya tayin edildi ve ölünceye kadar burada kaldı. İkinci dev eseri Parma Manastırı 1839 tarihini taşır. Ancak bu tarihten sonra hastalığı artan Stendhall, 1842 tarihinde geçirdiği bir kalp krizi sonucu yaşama veda edecektir.

Saray entrikaları
Parma Manastırı, İtalya gözlemlerinin etkisiyle yazılmış eserlerinin en görkemlisidir. Bu roman gerçek bir hayat hikâyesine dayanır. Konsolosluk görevini yürütürken 16. ve 17. yüzyılda Roma ’da işlenen suç ve skandallarla ilgilenen Stendhal, Alesandro Farnese adına rastlar. Daha sonra III. Papa Paul olarak Katolik kilisesinin başına geçen Farnese’nin başından geçenler Parma Manastırı’nın iktidar kavgaları, entrika ve aşk dolu hikâyesinin çıkış noktasıdır. Ancak gerçekten yaşamış tarihi bir şahsiyeti roman kahramanı yapmak Stendhal’in sanat anlayışına uygun değildir. Hikâyeyi yeniden kurgular, yan hikâyecikler, hayali şahıslar ekler, zaman ve mekanı değiştirir. Sonuçta çıkış noktası ile roman arasında pek bir benzerlik kalmamış ama ortaya dünya edebiyatının şaheserlerinden biri çıkmıştır…

Anlatmanın büyüsü
O dönemin Fransa’sında İtalya tarihinden bir hikâye anlatan romanına ilgisiz kalınabileceğini düşünerek ilk baskısının önsözüne şöyle bir not düşecektir; “Bu romanı 1830’daki aslından hiçbir şey değişmeksizin yayımlıyorum. Bunun iki sakıncası olabilir. Birincisi, okuyucu bakımından: Kişiler İtalyan olduklarından okuyucu daha az ilgileneceklerdir belki. Bu ülkenin insanları Fransızlardan oldukça farklıdır. İtalyanlar içtendir, iyi insanlardır, çekingen değillerdir, akıllarından geçeni söyleyiverirler. Zaman zaman gurura kapılsalar da bu, tutku haline gelir, ‘benlik’ adını alır. Sonra, yoksulluk gülünç bir durum değildir onlar için. İkinci sakınca ise, yazarı ilgilendirmektedir. Açık söyleyeyim, öykünün kahramanlarının yaradılışlarının sertliklerini, tutarsızlıklarının olduğu gibi bırakmayı göze aldım. Buna karşılık çekinmeden söylüyorum, yaptıklarının çoğuna da ahlak bakımından ayıpladım. Parayı her şeyden çok seven, kin ya da sevgi uğruna hiç günah işlemeyen Fransızların yaradılışlarındaki yüksek ahlakı, sevimlilikleri onlara vermek neye yarar? Bu romandaki İtalyanlar, bunun tersidirler. Zaten bana öyle geliyor ki, insan ne zaman güneyden kuzeye iki yüz fersah yol gitse, yeni bir manzara gibi yeni bir roman da çıkar ortaya. Papazın sevimli yeğeni, düşes Sanseverina’yı tanımış, çok da sevmişti. Benden de onun başından geçen ayıplanmaya değer olayları hiç değiştirmeden yazmamı rica etti. Ben de bu ricalara uydum.”
1839’daki ilk baskı dikkat çekmez. Ancak 1842’de Balzac’ın çıkardığı dergide Parma Manastırı üzerine kaleme aldığı makaledeki övgü dolu ifadeler romana ikinci baskısını yaptıracak ve Stendhal ismini geniş bir okuyucuyla tanıştıracaktır. Bir not düşelim: Balzac’a yazdığı teşekkür mektubunda “Savunduğunuz bu kitabı altmış-yetmiş gün içinde söyleyip yazdırdım” demiş Stendhal...
Roman, Napoleon çağının son yıllarında başlayıp, ardından gelen reaksiyon devresine kadar uzanıyor. Bu tarihsel arka planın önündeki sahnede ise Kuzey İtalya küçük bir prenslikte yaşayan yakışıklılığı ile kadınların yüreklerini hoplatan soylu bir gencin maceralarını izliyoruz. Tıpkı Kızıl ve Kara’nın kahramanı Julien Sorel gibi, Parma Manastırı’nın kahramanı Fabrizio Del Dongo da ahlaki tutumu, karakter özellikleri ile Parma prensliğinin yozlaşmış yönetimi ve toplum yapısıyla uyumsuz bir genç. Fabrizio’nun çocukluğundan yetişkinliğine, Celia adlı güzel bir kadınla yaşadığı aşka, saray entrikaları sonucu maruz kaldığı kötülüklere, her seferinde teyzesinin fedakârlıkları ile kurtulmasına, hayattan el etek çekip bir manastıra sığınmasına kadar geçen süreyi anlatırken kahramanın bireysel kaderini tarihsel toplumsal bir süreç olarak işlemiş Stendhal.
Parma Manastırı’nda saray hayatının geniş kapsamlı tasviri küçük bir İtalyan devleti özelinde sergilenirken, dönemin büyük savaşlar ında da vuku bulan tüm toplumsal ve manevi ihtilafları Parma sarayının mütevazı mücadelelerinde görünür kılınmıştır. Balzac’a göre bu mücadeleleri, sadece Parma’da entrikaların siyasi içeriği kolay anlaşılır olduğu için, hemen dolaysız eyleme tercüme edilebilir olduğu için bile Stendhal’in yöntemiyle şiirsel olarak daha iyi anlatmak ve insani-manevi tepkilerini dolaysız bir açıklıkla ortaya koymak mümkündür. Yine Balzac’a göre Parma Manastırı’nı değerli kılan özellikler şöyle sıralanabilir; “geleneklerin ve ahlâk değerlerinin, olayın geçtiği yerin şartlarının geniş şekilde tasviri, olay örgüsünün dramatik niteliği ve bununla sıkı şekilde bağlantılı olarak romanda diyalogun yeni ve oldukça önemli rolü.”
Romanın değerini kuşattığı tarihsel toplumsal gerçekliğe bağlıyor gibi görünmekle birlikte, kendisi de büyük bir yazar olan Balzac’ın Parma Manastırı övgüsü kuşkusuz sadece bunlarla sınırlı değildir. Tarihsel toplumsal gerçekliği toplumbilimsel incelemelerle de ortaya koymak mümkün. Bir roman aynı gerçekliği bireysel hayatlar üzerinden anlatabildiği ölçüde başarılıdır. Nitekim, Italio Calvino Parma Manastırı’nda “top gürlemeleriyle tarihin ve bireysel hayatın ritminin yan yana ve aynı hızda ilerlediğini” söyleyecektir.
Gerçekten de romanın tuhaf bir ritmi, baş döndürücü bir akışı, canlı karakterleri var. Soylusu, işçisi, köylüsü, rahibi ya da belediye başkanı, ister kadın olsun isterse erkek; Stendhal’in kahramanları etleri ve kemikleriyle, erdemleri, tutku ve zaaflarıyla gerçek insanlar. Somut bir tarihe ve topluma; Fransız Devrim’inin ardından gelen çalkantılı günlere aitler. Eylemleri ve duyguları bu süreç tarafından belirlenir. O, roman sanatını yol üzerine konmuş, aynı anda hem masmavi gökyüzünü, hem de çamurlu kaldırımları yansıtan bir aynaya benzetmişti. Kendi roman kahramanları da işte böyle görünürler okuyucuya; “hem soylu, hem bayağı; hem alçakgönüllü, hem bencil”… Bu insanlara sözünü ettiğim canlılığı ve tipikliği veren de bu çok katmanlı yapılarıdır. Stendhal onların tipikliklerini, çevredeki hareketlerini koşullandıran iç dünyalarını inceleyerek, psikolojik çözümleme yoluyla ortaya koymuştur.
Hüzünlü bir hikâyesi var romanın, ama çok canlı ve hareketli. Benjamin’in ifadesiyle, sanki neşe içinde yazılmış hissi veriyor ve neşe ile okunuyor. Bunun en önemli nedeni Stendhall’in anlatma şehvetidir. Modern bir masala dönüştürmüş anlatısını. Tıpkı Calvino’nun söylediği gibi; “bu adam anlatmanın büyüsüne kapılmış, öylesine derine iniyor ki, anlattığı şeyin binlerce veçhesi ortaya çıkıyor, o yine daha fazla, daha ayrıntılı, anlattıkça anlatıyor...”

PARMA MANASTIRI
Henri Beyle Stendhal
Çeviren: Cemal Bali Akal
Helikopter Yayınları
2010
564 sayfa, 29 TL.


    ETİKETLER:

    Fransa

    ,

    İtalya

    ,

    Roma

    ,

    sanat