Çamurdaki ayak izleri

Çamurdaki ayak izleri
Çamurdaki ayak izleri
Kurt Vonnegut'un Naziler arasında yükselen, propaganda ustası Amerikalı bir yazarı anlattığı 'Gece Ana'nın öyküsü, savaş sonrasında New York'a ve savaş suçlularını yargılayan modern İsrail'e uzanıyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Eğer savaşların düşmanlara ihtiyacı varsa ve savaşçıların düşmanlarının kim olduğunu açık bir biçimde görebilmesi savaşta gereken kazanma iradesinin güçlenmesi için şartsa, Naziler düşmanların en mükemmeliydi. Kurulu dinleri ve yerleşik ahlak biçimlerini yok sayan ideolojileri ve Übermensch (üstün insan) anlayışlarıyla ‘sapkın’lıkla mücadelenin ideal hedefleri oldular. Ancak Kurt Vonnegut gibi savaşı bizzat deneyimlemiş, Nazilere dair geleneksel yorumu benimsemekte zorlanan bir romancı için (bir diğeri de Günter Grass) 1940‘larda yaşananlar çok daha karmaşıktı. Ne Almanlar ölümü o kadar hak ediyordu ne de Amerikalılar o kadar kahramandı. ‘Gece Ana’ romanı, tıpkı sekiz yıl sonra, 1969’da yayımlanan (bir nevi devamı niteliğindeki) ‘Mezbaha No. 5’ gibi, savaşa müttefiklerin Dresden’e yaptığı saldırıdan giriyor. “13 Şubat 1945 gecesinde Amerikan ve İngiliz uçakları Dresden’i ağır bir bombardımana tuttu... Bombaların özel bir hedefi yoktu. Yangın çıkartması ve ateşçileri yeraltına sokması bekleniyordu. Ve ardından binlerce ufak yangın bombası saçıldı, taze toprağa serpilen tohumlar gibi. İtfaiyecileri deliklerinde tutmak için daha çok bomba atıldı ve o küçük yangınlar büyüyerek birbirine eklendi, kıyamet ateşine dönüştü. Abrakadabra: Ateş fırtınası. Bu arada, Avrupa tarihinin en büyük katliamıydı... Her şey yok olmuştu, 135.000 Hansel ve Gretel’in zencefilli kurabiyeler gibi kızardıkları mahzenler hariç her şey.” 

Savaş esiri Vonnegut
1945 yılında bir savaş esiri olarak Dresden’de bulunan Vonnegut, tanıklık ettiği cehennemi zaman, mekân ve karakterleri büktüğü bir ilham kaynağı olarak kullandı ve Pilgrim’s Progress gibi klasik metinlerle 20. yüzyıldaki cinayetler arasında yaratıcı bağlantılar kurdu. Burada da kitabın ismi Goethe’nin klasik metni Faust’dan geliyor. “Ben bir zamanlar her şey olan şeyin bir parçasıyım, ışığı doğuran karanlığın bir parçası, şimdi ‘Gece Ana’yla eski konumuna ve mekânına dair kavga eden ama kaybeden o mağrur ışığın...”
Kitabın ‘kahramanı’ Howard W. Campbell Jr. 1912’de New York’ta doğmuş; 1923 yılında General Electric’de çalışan babasının işi dolayısıyla ailece Berlin’e taşınıyorlar. Burada ikinci dili Almancayı tutkuyla benimseyen Campbell, ünlü bir oyun yazarı oluyor, aktris Helga Noth’la evleniyor; savaş çıktığında ebeveynleri ülkeden kaçıyorlar, Campbell ise nazik bir kişilik, mükemmel eğitimli ve yetenekli bir yazar olarak Goebbels’in gözüne girerek Nazilerin Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı’nda gittikçe yükseliyor, Amerikan sorunlarıyla ilgili başuzmanlığa atanıyor. 

Eichmann’ın öyküsü de var
11 Mayıs 1960’da bir grup Mossad ve Şin Bet ajanı, Buenos Aires’te uzun süredir izledikleri eski Nazi yarbayı Adolf Eichmann’ı yakalayarak İsrail’e getirdi. 11 Nisan 1961’de başlayan davanın sonucunda Eichmann idam edildi; ‘Gece Ana’nın ikinci başkarakterinin Eichmann olduğunu söyleyebiliriz. Vonnegut, Kudüs’teki davayı (milyonlarca insan gibi) merakla izliyordu ve bir savaş suçlusunun yargılanması ve sorumluluklarının sorgulanışının roman sanatının incelediği etik meselelerle içiçeliğini görüyordu. Gece Ana’nın başında Campbell’i İsrail’deki hapishane hücresinde, yargılanmayı beklerken izliyoruz. Okuduğumuz metin, onun itiraflarından oluşuyor (kitabın başında, ‘editör’den metindeki pornografik kısımların çıkarıldığını öğreniyoruz) ve zevkle anlatılmış bir sahnede aynı hapishanede yargılanmayı bekleyen Eichmann’la Campbell’in karşılaşmalarına tanık oluyoruz. Eichmann da hatıralarını yazıyordu (onunla ilgili en iyi kitabı ise vasat bir hatip ve yazar olan Eichmann değil, Hannah Arendt yazacaktı), Campbell gibi işlediği ‘insanlığa karşı suçlar’ın mahiyetini ve yaptırımlarını anlamaya çalışıyordu. 

Tiegarten’deki karşılaşma
Günlerden birgün Berlin’in en güzel köşelerinden birinde, Tiegarten’de bir bankta oturan Campbell’in bakışı biraz ileride, orta yaşlı bir Amerikalı’yı seçer. “Bir ahmağa ve geveze birine benziyordu. Ayaklarını rahatlatmak için ayakkabısının bağcıklarını gevşetti ve Chicago Sunday Tribune’un geçen ayki sayısını okumaya başladı.” ABD Savaş Departmanı’ndan Frank Wirtanen, kendisinden bir Amerikan gizli servis ajanı olmasını istediğini söylediğinde Campbell’in ilk tepkisi öfkeyle bağırmak oluyor. “Helga ve ben Nazilere bayılmıyorduk. Diğer taraftan, onlardan nefret ettiğimizi de söyleyemem... Onlar da insandı. Ancak geriye dönüp baktığımda onları çamurdaki ayak izleri gibi hatırlıyorum.” Bu mükemmel imge kitap boyunca sürüyor; ‘Mezbaha No. 5’in kahramanı Billy Pilgrim gibi Campbell de zaman (Nazi dönemi Berlini’nde - savaş sonrasında New York’ta - şimdiki zaman İsraili’nde) ilerlerken bir türlü ayağına bulaşan bu çamurdan kurtulamıyor. Bunun bir nedeni, çamurdaki ayak izine, tıpkı Külkedisi masalında olduğu gibi, kendi ayağının cuk oturması. Vonnegut kitabında Amerikalılarla Nazilerin gizli işbirliği konusunda pek çok imada bulunuyor; 1960‘ların Amerikası’nı bir Nazi rejimine benzetecek kadar ileri gitmese de, Campbell’in yargılanmayı beklediği hücresinde tanıştığı gardiyanlarını anlattığı bölümlerde, zalimlerle kurbanlar değişse de düzenin aynı biçimde sürdüğünü gösteriyor.
Amerikalılara Naziliği benimsetme görevini başarıyla sürdüren Campbell, bir yandan ajan rolünün gereklerini yerine getirerek radyo yayınlarında karşı tarafa gizli mesajlar iletiyor, bir yandan da Hitler’in hayranlığını kazanacak denli iyi bir propagandacıya dönüşüyor. Ne kadar iyi olduğunun farkına aslında savaştan sonra yargılanmaktan kurtulup yerleştiği New York’ta varıyor; burada Yahudi düşmanı ve ırkçı grupların hayran olduğu bir karakter haline geliyor. Ancak Amerikalı faşistlerin (bütünüyle iyi hislerle) kendi gazetelerinde adresini yayımlayarak onu onurlandırmaları, Campbell’i bir hedef haline getiriyor ve onu yargılanmaya götürecek yol da açılmış oluyor.
Alman casusu Mata Hari’ye ithaf edilen ‘Gece Ana’da Vonnegut, anlatının başlarında olağanüstü bir enerjiyle ayrıntılar yaratıyor ve okurun ilgisini hemen yakalıyor. Campbell’in hatıralarını yazdığı daktilosunu şöyle anlatıyor mesela: “İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’da yapılmış bir daktilo bu. Nereden mi biliyorum? Oldukça basit, çünkü tuşlarında III. Reich’den önce kullanılmamış olan bir sembol vardı, daha sonra hiçbir daktiloda kullanılmayacak bir sembol. Sembol, dehşet salan S.S., Nazizmin en fanatik kanadı Schutzstaffel için kullanılan ikiz şimşek. Savaş boyunca Almanya’da böyle bir daktilo kullandım. Schutzstaffel hakkında yazmam gerektiğinde, asla ‘S.S.’ kısaltmasını kullanmadım, çok daha korkutucu ve büyülü ikiz şimşek tuşuna vurdum.” Burada insan ‘ikiz şimşek tuşu’nun kâğıda çarpışını duyar gibi oluyor. Bir başka sahnede Vonnegut’un olağanüstü mizahı Kafka’yı hatırlatan bir dikkatle tek bir imgeye, bir faşistin takıntıyla sevdiği ve sonradan kaybettiği piposuna odaklanıyor. “Kraft, ağlamamak için, soğuk mısır koçanı piposunun bir parçasını çiğneyerek ikiye böldü... George Kraft mısır koçanından piposu kaybolduğu için oldukça huysuzdu. Onu ilk kez piposuz görüyordum, huzurlu olmak için ona ne kadar bağımlı olduğunu ilk kez gösteriyordu bana. ‘Biri aldı ya da bir şeyin arkasına düşürdü ya da...’ Piposunun kaybolmasını günün en önemli olayı olarak değerlendirmemizi istiyordu... Ellerini açıp kapatıyor, sık sık göz kırpıyor, malsız kalmış bir uyuşturucu bağımlısının huzursuzluğunu sergiliyordu, aslında kayıp piponun içinde asla bir şey içmemişti. ‘Ben onu istiyorum,’ dedi. ‘Ona alışığım, istediğim pipo o.’”
Kraft’ı piposuyla birlikte unutulmaz kılan Vonnegut’un karikatürcü dehası, oyuncağımsı karakterleri ve metin içinde metin içinde metin oyunları, ‘Gece Ana’yı bir üstkurmaca (metafiction) deneyine dönüştürüyor. Eichmann’la karşılaşma sahnesi gibi kurmaca ile gerçek arasındaki sınırların yeniden yazıldığı anlarda da, Amerikan post-modernitesinin ortalığa döküldüğü bölümlerde de, Vonnegut’un başlarda ayrıntılara gösterdiği özen kayboluyor ve metin bütünüyle vahşi bir burleske dönüşüyor. Nazizmin krizine olduğu kadar, 1960‘ların New Yorku’na da uygun düşen bir delilik hali.

GECE ANA
Kurt Vonnegut
Çeviren: Ekin Uşşaklı
April Yayıncılık
2011
264 sayfa
20 TL.