Cehennemin saltanatını yazan göçebe

Cehennemin saltanatını yazan göçebe
Cehennemin saltanatını yazan göçebe
Joseph Roth, Hitler iktidarından önce Avusturya-Macaristan monarşisinin son yıllarıyla çöküşünü anlattığı kitapları ve 'Örümcek Ağı' gibi kısa romanlarıyla Nazizmin psikolojisini, Berlin'in biten 'güzel günleri'ni tarif eder
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

1920‘lerde Berlin’de yaşamış olsaydı, Gustave Flaubert savaştan yeni dönmüş Alman askerlerinin hayalkırıklıklarında mutlaka ilgi çekici bir yan bulurdu. Theodor Lohse, Lukacs’ın tarifiyle ‘hayalkırıklığı’nın tanımladığı bir kahraman; onun bir hiç olarak döndüğü ülkesini adım adım ele geçirme hayalleri, Flaubert’in son romanında 1848 Devrimi sırasında Paris sokaklarında aşkın peşinden koşan Frédéric Moreau’dan izler taşır. Ancak en sonunda bir burjuva olup çıkan genç Moreau’yla Theodor’un temel bir farkı vardır; Theodor Lohse, daha sonra Kundera’nın tarif edeceği anlamda ‘kitsch‘ bir burjuvadır, bütün hırsları gösterişe, nüfuz ve servet edinmeye yöneliktir. Romantik oluşuyla birlikte, ve belki de romantizminin bir aşaması olarak, Theodor mükemmel bir burjuva ve mükemmel bir faşist haline gelir. Joseph Roth’un bu ilk kitabı, kahramanının hayatını tam da gerçekçi romanın Fransız ustasından alışık olduğumuz bir tempoyla anlatıyor.
‘Örümcek Ağı’nın ilk sayfalarında Theodor’u içine kapalı, suskun bir genç olarak tanırız, her zaman “dudaklarının önündeki görünmez eli” hissettiğinden bahsedilir; “öyküleri şiir ezberler gibi ezberliyordu, basılı tümcelerin görüntüsü, sanki onları kitapta görüyormuş gibi gözünün önünde duruyordu, sayfa numarası yukarıda, burnu kitabın kenarında, boş bulduğu çeyrek saatlerde karalanmış satırlar.” Anlatıcı, adım adım bir Sturmabteilung sempatizanına (SS’in ilk halinin bir üyesine) dönüşeceğini daha en baştan hissettiğimiz bu genç teğmenin eğitim yıllarını harika ayrıntılarla özetliyor. Latince kompozisyon derslerinde parlayan bu iyi öğrenciyi geride bırakan, sanki “kafasında sözcükler, formüller, istisnalar ve düzensiz çekimli fiiller kendiliğinden yetişiyormuş gibi görünen” yegâne kişi, Glaser adlı Yahudi bir çocuktur. Okul yıllarında Yahudilere karşı hissettiği kıskançlık duyguları, Yahudilerin dünyayı ele geçirme planlarının kayıtlarıymış gibi sunulan Yahudi düşmanı o ünlü ‘Siyon Liderlerinin Protokolleri’ gibi kitaplarla bir hınç şekline bürünüyor. Tiergarten’de ve Berlin’in başka köşelerinde bahar günlerinde yaptığı gezintilerde kurduğu şehri fethetme hayalleri, soğuk askeri hatıralarıyla içiçe girer: “Brandenburg Kapısı’ndan ne zaman geçse, oradan kar beyazı at üstünde muzafferane geçişinin hayalini kuruyordu, süvari yüzbaşısı olarak bölüğün başında, binlerce kadın tarafından izleniyor, belki bazıları tarafından öpülüyor, etrafında bayraklar dalgalanıyor ve coşkulu tezahüratlar uğulduyordu. Bu hayali, kışlaya gönüllü olarak girdiği ilk andan itibaren, savaşın yoklukları ve hayat mücadelesi boyunca, içinde taşımış ve sevgiyle beslemişti.” Talim çayırında başçavuşun kendisine yönelik aşağılama ve azarlamalarını, dizlerindeki keskin acıyı ve “karlı nöbet gecesinin bayıltıcı, acı dolu beyazını”, iğne batırıldığını hissettiği “donan ayak parmaklarını” bu zafer görüntüsüyle bir nebze olsun unutmayı başarmıştır.
Roth’un düzyazısı, büyük gerçekçi roman geleneğinin en kuvvetli özelliğini, bir karakteri bütünüyle benzersiz bir varlık haline getiren ayrıntı ışığını hep önümüzde tutarak bizi kendi dünyasında ilerletir. Burada da, karşımıza çıkan o çok ilginç karakterlerden birinin görünüşte siyasi görüşleriyle ötekilerden ayırt edildiğini ama aslında onu en iyi özetleyen şeyin sivri kulakları yüzden dikkat çekmemek amacıyla sürekli olarak taktığı şapkası olduğunu biliriz. Bu en iyi anlamıyla bir ‘roman buluşu’dur -şapkayı kafasından çıkarmayan karakter, ironik biçimde, sakladığı şeyle kendini ifşa eder. 

Don Kişot’tan çıkma bir sahne
Cervantes’i mutlu edecek bu tür ayrıntılardan bir başkası, Theodor’un hayatını değiştirecek o Dostoyevskici kahraman, Doktor Trebitsch’dir. Roth romanın başlarında beliren bu adamı geleneksel bir yazarın yapacağı gibi kültürel dertleri, açmazları, soyut hüzünleriyle değil, “sarışın, uzun, yumuşak, koyulaşarak, kenarlarında seyrekleşerek aşağı inen sakalı”yla betimler. “Gözlerinin önünde sürekli yukarı-aşağı hareket ediyor ve dinleyenin dikkatini dağıtıyordu.” Bir gece tesadüfen tanıştığı Trebitsch’in sözcüklerine bir türlü odaklanamayan Theodor için anlatıcı şu basit ve vurucu cümleyi kurar: “Sakallı birine hiç bu kadar yakın olmamıştı.” Don Kişot’tan çıkmış olabilecek bu sahneyi bölen isim, doktorun tanıma onuruna eriştiği “majesteleri Prens Heinrich”tir. Kendini bir anda soğuk askeri hatıraların, ders verdiği varlıklı Yahudi gencin kendisine küçümseyerek baktığını söylediği ailesinin, yenilmişlik duygusunun ve o uzun, yumuşak sakalın uzağında, bir monarşi mensubunun iktidar alanında hisseden Theodor, bir otomobile binip doktorla birlikte bir gazinoya gider. “Yayıldı. Palto, ceket, yeleğin üzerinden derinin yumuşak, serin esneyişini hissediyordu. Ayaklarını ön koltuğa yasladı. Puro, iki kapılı arabayı gereksiz bir rahatlığın tok kokusuyla doldurdu.”
Theodor kısa süree Berlin’in siyasi hayatında önemli bir figüre dönüşüyor ve hevesle katıldığı SA içinde hızla yükseliyor. Bütün parasını silahlara yatırıyor; yoldan geçen herkese bir komünist olabilir şüphesiyle bakarak, Nazi örgütlenmesinin talimatnamesini harfi harfine yerine getiriyor. Ülkedeki vatan hainleri tespit edilip imha edilecek -”her şey vatan için.”
Gazetelere yazılar yazmaya başlayan Theodor, milliyetçi bir köşeyazarı olarak kadınların sevgilisi haline geliyor, lise öğrencilerinin, sivil toplum örgütlerinin toplantılarına gidip konuşmalar yapıyor, yazdığı yazılardaki ‘belki’ ve ‘muhtemelen’ gibi ifadeyi hafifleten sözcükleri her defasında silip kendini ülkeye hükmedecek bir Führer olarak hayal ediyor. Kurduğu ulusal gençlik birliğinin üyelerini ormanlara götürüyor, askerlik talimi yaptırıp onlara tekmil verdirtiyor... Theodor’un yükselişi, 1920‘lerde Berlin’de bir girişimcinin, diyelim ki bir tüccarın yaşayacağından çok da farklı değil; yeni çevrelere giriyor, seçkin sınıftan arkadaşlar ediniyor, rakiplerinin ayağını kaydırıyor, aklının bir yanı hep parasıyla yapacağı yatırımlarda. Bu ufak romanın sonuna geldiğimizde onu (ve asıl sürpriz de burada olsa gerek) mükemmel bir faşist olarak değil de, mükemmel bir burjuva olarak buluyoruz. Roth’un anlatıcısı, Theodor’un iç sesindeki irini önümüze akıtırken hiçbir noktada onun karşısında yer alabilecek ‘iyi insanlar’ın varlığını bize duyumsatmıyor. Onu (mükemmel bir ironiyle) ülke güvenliğinden sorumlu bir yönetici haline getirdiğinde de, Theodor’un yapılacak işler listesi daha çok bir iş adamınınkine benziyor: “Şurada lider Rahel Lipschitz oturuyor. Tutuklayın. Yarın pasifist Stock konuşacak. Tutuklayın. Sosyalist üniversite öğrencileri uluslararası akşamlar düzenliyor. Konuşmacılar İngiltere’den geliyor. Tren garında tutuklayın.”

‘Kendimizi kandırmayalım...’
Joseph Roth’un ilk ismi Musa’ydı; gençliğinde Avusturya basınının en çok para kazanan gazetecilerinden biriydi ; Hitler’in Şansölye olduğu gün Paris’e kaçtı, Stefan Zweig ve diğer dostlarıyla mektuplaşarak Varşova’dan Amsterdam’a, Brüksel’den Salzburg’a tam bir göçebe Yahudi hayatı yaşadı. Coetzee’nin deyimiyle ‘melankolinin imparatoru’, altı yıl sonra, 1939’da yoksul ve kayıp bir adam olarak intihar etti. Onu bir yıl sonra Walter Benjamin, 1942’de Zweig izledi. Hitler’in zaferinden sonra, birlikte yaşamaya tahammül edemediği Nazizmle ilgili olarak “Bir barbarlık yönetimi kurmayı başardılar” demişti Zweig’a yazdığı bir mektubunda. “Kendimizi kandırmayalım. Cehennemin saltanatı bu.”

ÖRÜMCEK AĞI
Joseph Roth
Çeviren: Ersel Kayaoğlu
Kırmızı Kedi Yayınevi
2011
112 sayfa
8.5 TL.