Çeviri, nasıl bir sorun?

Çevirmenin, kötü çevirilerde hatırlanıp iyi çevirilerde unutulduğu serzenişi yaygın. Okurun çoğunluğunun iyi çeviriyle kötüyü birbirinden ayırt edemediği açık
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Yayıncılık sektörünün en önemli sorununun dağıtım olduğu düşüncemi birçok kez belirttim, sonra çeviri sorunu gelir, diye ekleyerek. İkisi birbirinden bağımsız, ama yayıncılığı bir dizi unsurun bir araya gelip birbirine bağlanarak oluşturduğu bütüncül bir yapı olarak düşünürsek, sıralamadaki ağırlıkları birbirinden farklı olsa bile, bütün unsurların vazgeçilmez olduğunu da biliyoruz. Her yıl on bin değil, bir milyon kitap satsanız bile, yayımladığınız çeviriler iyi değilse, yaptığınız yayıncılık niteliksiz kalacaktır.
Çeviri sorununu son sayısında Milliyet Kitap da konu etmiş. Daha çok çevirmenlerin görüşlerine başvurarak. Yayıncılığın bu arada sürekli bir gelişme içinde olması, çeviriyle çok daha fazla karşı karşıya gelen yayıncıların sorunlarını büyütüyor. Öteki ülkelerde yayımlanan kitapların küçük bir yüzdesi çeviri kitaplardan oluşuyor; sözgelimi İngiltere ’de ancak yüzde 2 dolayında. Demek İngiltere’de yayıncılığın sorunları arasında çeviriyi de saymak pek akla gelmez. Oysa son zamanlarda bizde bir yıl içinde yayımlanan ve sayıları yıldan yılda artan kitapların yaklaşık yüzde 50’sini çeviri kitaplar oluşturuyorsa, sorunun büyüklüğünü düşünün. Altından kalkılır iş değil. Her yıl binlerce, her ay yüzlerce kitap nasıl çevriliyor? Yayınevleri nasıl bir editörlük ve yayına hazırlık sürecinden geçirerek yayımlıyor onca çeviri kitabı? Biraz düşünelim. 

Çevirisi yapılan kitabın sahibi kim?
Şimdi bu soru ne demek? ‘ Beyaz Geceler’in yazarı Dostoyevski, ‘Büyük Umutlar’ın yazarı Charles Dickens değil mi? Yayıncılıktan ve editörlükten başka bir şey yapmamış birisinin bu soruya verdiği yanıt hemen her zaman aynıdır: elbette Dostoyevski ile Dickens. Son zamanlarda gitgide daha çok gördüğümüz bir tür çevirmen için de bu sorunun yanıtı aynı mıdır? Soru tuhaf, ama çevirinin sözüyle özünün her zaman bir olmadığını artık daha çok görüyoruz. Şu demek ki, yaptığı çevirinin tek bir sözcüğüne dokundurtmamaya çalışan, çünkü o metnin bütün bütüne kendisine ait olduğunu öne süren çevirmen, demek ki o metni kendisinin yazdığını sanmaktadır. Oysa, yazarın yaratıcısı olduğu metni, özgün dilinden başka bir dile çevirmek, o metnin bir başka dilde, aslına sadık biçimde okunmasına aracılık etmek değil mi?
ÇEVBİR Başkanı Çağlar Tanyeri, çevirmenin değerini vermeye çalışırken, tırnak içinde kullandığı “yazar”a yaratıcı bir kutsiyet ve dokunulmazlık atfedilmesinden söz ediyor. Daha doğrusu, bundan şikâyet ediyor. Ben tam anlayamadım: Bir edebiyat metninin yaratıcısı gerçekten yazar değil miydi? Asıl kutsal olan metin deniyorsa, tamam, metindir elbette, ama o metnin yazardan başka bir yaratıcısı olmadığını da belirtmek gerekiyor mu?
Edebiyat çevirisi, elbette zorlu bir iş; zaman, birikim, emek yoğunluğu da o işin niteliğini sürekli yükseltecek, başka türlü olması beklenemeyecek bu düzeyde, çevirmene fazladan bir hak doğmaz sanırım. Neyse, o. Bu arada, elbette özgün metin öyle gerektirdiği için, ayrıca yaratıcı emek isteyen çeviri de vardır. (Her çeviri yaratıcı emek istemez.) Yoksa Joyce’un ‘Ulysses’ ya da Virginia Woolf’un ‘Mrs Dalloway’ romanlarının çevirisinin üstesinden gelmek zordur. Şiir için de öyle. Gelgelelim, çevirmenlerinin, bu yaratıcı metinlerin yazarlarının yerine geçmesi, gene olanaksızdır. Asıl amaç, bilmiyorum hangi ayrıksı örnekler vardır, ama özgün metnin ikinci bir dilde, aslına uygun biçimde okunmasını sağlamak. Üstelik çeviri bir palimpsest metin gibi, ikinci bir yaratıcı metin olarak da kabul edilemez.
Öyleyse, çevirmenin, Çevirime dokundurtmam, demesi, yersiz ve anlamsızdır. Metni kendisi yazmadığı için. Sonunda kendisininkinden başka bir gözün varlığı, editörün yaptığı gözden geçirme, çevirmenin yaratıcılığına müdahale değildir, çünkü editörün metnin tamamlanması süreci içinde yaptığı iş çeviriyle dolaylı, özgün metinle doğrudan bir ilişki içindedir. Asıl amaç çeviriyi doğrulamak değil, özgün metni yansıtmaktır. 

İyi çeviriler unutulmaz
Çevirmenin varlığının kötü çevirilerde hatırlanıp iyi çevirilerde unutulduğu serzenişi de epeyce yaygın. Oysa öyle değil. Okurun çok büyük çoğunluğunun iyi çeviriyle kötü çeviriyi biririnden ayırt edemediği kuşkusuz. Ne ki, aynı okur iyi romanla kötü romanı da ayırt etmiyor. Sanıyorum çevimenlerin asıl muhatabı yayıncılar. Yayınevlerinin çeviriye ve çevirmene bakışında eksiklik olduğunu düşünüp tepki de gösteriyor çevirmenler. Haklılık payları çok. Dün daha çoktu, bugün daha az. Bugün çeviri de kitabın bütün maliyetleri içinde, genel ilkelere göre bir pay sahibi. Yazarın telif hakkına göre belirlenmiş bir çeviri ücreti de aradaki sözleşmelerle bağıtlanıyor. Sonunda, uygulamadaki güçlükler apayrı, onlar da yazarı yayıncı, yayıncıyı dağıtıcı ve kitapçı karşısında her zaman bekleyen güçlüklerden farklı değil.
Öte yandan, yerleşmeye başlamış ilkelere bakınca, kimin daha çok mağdur olduğu da nereden baktığınıza göre değişebilir. Ben yazar olarak kendi yayıncılarımla pek sorun yaşamadım, karşılıklı ilkeler bizi birbirimize tutarlı biçimde bağlar. Yayıncı olaraksa, hem kendi yaşadıklarımdan, hem de gördüklerimden çıkardığım bir sonuç var: Çeviri, bizde yayıncılığın en önemli ikinci sorunudur. Bunun bir nedeni çevirmen eksikliği; ikincisi çevirmenlerinin büyük çoğunluğunun, özellikle edebiyat yayıncılığının gereksinimlerine uygun niteliksel karşılık verememesi; üçücüsü de çevirmenlerin çoğunluğunun bu eksiklikleri yok sayması.
Yineleyeyim, iyi çeviri unutulmaz. Tomris Uyar çevirmişse sözgelimi, –bir yayıncı olarak gene de öyle yapmam– ama gözü kapalı da yayımlasam, pek sorun etmem. Umberto Eco’nun ‘Gülün Adı’ romanını, Şadan Karadeniz’in çevirisine bakarak da okuyabilirsiniz. Seniha Akar, Cabrera Infante’nin ‘Kapanda Üç Kaplan’ını; Ayşe Nihal Akbulut, Cortázar’ı nefis çevirmiştir, daha da burada sayamayacağım çoklukta iyi çeviriler ve iyi çevirmenler var elbette, onlara çok şey borçluyuz. 

...Ve eksik çevirilir
Ama benim gibi yayıncıların, kötü çevirilerin ezici bir çoğunluğu oluşturduğu kaygısı hakkında ÇEVBİR kurucuları ve yöneticileri ne düşünüyor, merak ederim. Konumuz edebiyat çevirisi olunca, kaynak dile egemenliğin de hangi düzeyde olması gerektiğini tartışmayalım, onu biliyoruz. Bu düzeydeki eksiklik de ciddi düzeyde, ama asıl sorun hedef dilde, yani Türkçede. Sözcüğü sözcüğüne yapılan tatsız çeviriler, kendi hünerlerini göstermek isteyen çevirmenin özgün metinden gitgide uzaklaştırdığı çeviriler, çevirmenin birikimini adamakıllı zorlayan serbest çeviriler, aslında yetersizlik yüzünden metni anlaşılması güç bir kapalılığa sokan çeviriler... yayıncılık dünyasındaki çevirilerin büyük çoğunluğunu oluşturmuyor mu?
Demek ki yayıncı ve editörün özsavunma hakkını yaratan bir refleks, bu koşullar yüzünden gelişmiştir ve bu hakka da saygı gösterilmesi bekleniyor. Yayıncıların da büyük çoğunluğu bu konudaki düşüncelerini belirtmek yerine dört duvar arasında tutmayı yeğler, ben dile getiriyorum. Bu arada düpedüz eksik çevirilerle sıkça karşılaşıyoruz. En zor düzeltilecek hasarlardan biridir bu. Çevirmen, çoğu kez üstesinden gelemediği birkaç cümleyi gönül rahatlığıyla atlayıverip serbest çeviri kılıfının içinde saklamışsa, editörün çalışması olmadan, üç yüz sayfalık bir romanda nasıl fark edeceksiniz. Tek süzcüğüme karıştırmam, benimki kusursuzdur, diyen çevirmenler arasında da vardır bu rahatlığı gösterenler.
Yayıncılık dünyası son yıllarda, güncel kitapları yayımlamaktan başka işi olmayan, yayıncılıkta kısa zamanda ticari bir fırsat gören kaptıkaçtı yayınevlerinin yol açtığı yozlaşmanın kıskacında bulunuyor. Bu arada bir ay içinde birçok çeviri kitabı rahatlıkla yayımlayanlar da var aralarında. Bir çeviri kitabın editörlük işinin en az iki-üç ayı aldığı düşünülürse, acaba nasıl yayımlanıyor o kitaplar ve söz konusu yayıncılar ve sözde editörler kadar, bu yozlaşmanın parçası olan çevirmenler de yok mu?
Çeviri, deyip geçmeyelim. Ben de yalnızca yayıncılık yapmış birisi olarak, yayıncılarla çevirmenlerin eşzamanlı özeleştirilerini bekliyorum.
Şu da unutulmasın –çünkü unutuluyor: Edebiyat yayıncılığı, meslek gruplarının topluca tavır alacağı bir alan değildir. Korsan kitap yayımlayan “yayıncı” da var, kötü “çevirmen” de. İyi işler topluca yapılabilir, ama kötü işlerde her koyun kendi bacağından asılır. Her iki alandaki meslek örgütleri, kendi alanlarının suç örgütü değildir.