Cihangir'de bir video dükkânı ve telaşlı ruhlar

Cihangir'de bir video dükkânı ve telaşlı ruhlar
Cihangir'de bir video dükkânı ve telaşlı ruhlar

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Rıza Kıraç yeni romanı 'Dolphin Video'da okuru 1980'lerin ortasına götürüyor. McDonald's'ın Taksim'de ilk restoranını açtığı, her kesimden insanın video dükkânlarına sıkça gittiği, Beyoğlu'nun, Pürtelaş sokağın bambaşka bir dokusu olduğu günlere...
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

1980’lerde yaşadığınız sokakta bir video dükkânı var mıydı? İçeriye girdiğinizde dükkân sahibiyle sohbet edip yeni gelen VHS kasetleri merakla karıştırır mıydınız? Üç-dört kaset seçip, seyredip yanınızda getirdiğiniz filmlerle değiştirdikten sonra, sokağa çıktığınızda, aklınızda filmler, eve yürürken neler hissederdiniz? Rıza Kıraç’ın yeni romanı ‘Dolphin Video’yu okurken ‘o günler’in içindeki kendi halinizi düşünmeden edemiyorsunuz. Bir süredir, Macit Koper’in yıllar sonra sinemaya dönüş yapacağı Küçük Günahlar filmiyle uğraşan yazar, film eleştirmeni ve yönetmen Kıraç, son dört yıldır sessizce bu romanı yazıyor, notlarını 2000’lerin başında aldığı öyküsünü geliştiriyordu. Altbaşlığı Masumiyetimizi Yitirdiğimiz Yıllar olan kitapta Civciv lakaplı, Rıza Kıraç’ın ilkgençliğinden yoğun izler taşıyan genç bir erkeğin Cihangir, Akyol yokuşunda (eski ismiyle ‘Tavukuçmaz’) bulunan Dolphin Video dükkânında çalıştığı günler anlatılıyor. Bekâretini kaybetmek için can atan Civciv, Pürtelaş’ta, Sormagir sokakta oturan sanatçılar, konsomatrisler, hayat kadınlarının evleri arasında mekik dokuyarak onlara çantasındaki film kasetlerini ulaştırmakla görevli. Cinselliğine dair güvensizlikler ve heyecanlar arasında gidip gelen Civciv’in yirmi beş yıl öncesinin Cihangiri’ndeki yaşantılarını ve Hortum Süleyman ve teşkilatının, sonrasında yeni ‘emlakçıların’ bütünüyle değiştirdiği bu cümbüşlü hayatın öyküsünü Kıraç, bir Boris Vian coşkusuyla yazmış. 

Kitaptaki olayların 1980’lerde geçtiğini görünce ilk şunu sormak şart oldu: Nostaljik bir kitap mı bu?
‘Dolphin Video’da nostalji yok, hem de hiç yok. İnsanı büyüme çağında etkileyen pop müzikler var, kaliteli veya kalitesiz belli popüler filmler var, sonra 1980’lere dair, artık çok unutulmuş olan ufak tefek detaylar var. Ancak o günlere methiye düzmek, “vah vaah, ne güzel zamanlardı” gibi bir şey olmadığı gibi, o dönemki Cihangir’in açmazlarını, bozulmuşluklarını anlatma derdi de var. Ancak tüm o bozulmuşluğa rağmen, Cihangir’in bugünkü halinden nispeten daha iyi olduğunu düşünüyorum. 

‘Dolphin Video’dan video kaset kiralamak, insanların hayatını değiştiren bir eylem miydi?
Şöyle anlatayım: 1950‘lerde çekilmiş bir kovboy filminin kaseti çıkınca herkes film bir hafta evvel çekilmişcesine heyecan yaşardı. John Ford’un western filmlerinden Bergman’lara kadar bu filmleri sinemalarda seyretmek mümkün değildi. Çünkü sinemaların hepsi kapanmıştı. Kalanlarda da ya porno ya da arabesk filmler vardı. Dolphin Video’nun bir sahnesinde Civciv, kız arkadaşı Bördi’yle (ismini Alan Parker’ın Birdy filminden alıyor) sinemaya gitmeye kalktığında Küçük Emrah’ın bir filminin gösterildiğini görüyorlar. Üstelik sinemanın girişinde epey sıra da var! Küçük Emrah dışında İbrahim Tatlıses filmleri vardı bir de elbette. 

Roman, kronolojik olarak çok hayati bir dönüşümle içiçe giriyor: McDonald’s’ın Türkiye ’de ilk restoranını açtığı, Tom Cruise’lu Risky Business’ın, gençlik filmlerinin deli gibi tüketildiği günler...
Evet, 1986-87’de geçiyor olaylar. 1987‘nin önemli bir başka olayı, Turgut Özal’ın sinema dağıtım sistemiyle ilgili yaptığı anlaşmaydı. O yıllarda Yeşilçam’da doğru düzgün iki üç yönetmen kalmıştı: Atıf Yılmaz, Yavuz Özkan, Ömer Kavur. Diğerleri abidik gubidik filmler çekiyordu. Halit Refiğ de yanlış hatırlamıyorsam Tarık Akan’ın oynadığı, Beyaz Ölüm gibi saçma sapan polisiye filmlerle uğraşıyordu. 

Ancak romanda video dükkânını işleten ‘Mehmed Abi’nin büyük saygı beslediği sanat filmlerini mahalleliye izletme çabası da var.
Evet, mesela bu şekilde Bergman izleyebiliyorsun, veya Babam ve Ustam’ı izleyebiliyorsun, İtalyan sineması, bütün Avrupa sineması... Oradan alınan filmlerin en önemli yanı, Avrupa’daki değişimi görmenizi sağlamalarıydı. 1980’li yıllarda seyredilen filmlerde hep Thatcher ve Ronald Reagan’ın Hıristiyan muhafazakâr kültürünün yansımaları vardı. Elm Sokağı Kabusu, 13. Cuma serileri, Dario Argento’nun Suspiria’sı, bunların hepsi gençleri bastırmaya, onları sindirmeye, manevi değerlerine sahip çıkmaya yönlendiren filmlerdi. Tek tük entelektüel filmler de geliyordu ama belli bir kitle izliyordu bunları. 

Romanda öyküleri anlatılan konsomatrisler mesela arabesk filmlere meraklı, öyle değil mi?
Evet, hem de çok... Romanın bir yerinde konsomatris karakter Bülent Ersoy’un Acı Ekmek filmini soruyor kiralamak için. 

Karakterler kendilerini bu filmlerle tanımlıyor gibi; romanda karakterlerin sevdikleri filmler, onları niteleyen sıfatlara dönüşmüş.
İnsanın sevdiği filmler onun karakterine dair ciddi işaretler oluşturuyor. Bugün Almodovar filmi seven biriyle yönetmenini bilmeden, oyuncularına göre film seyreden birinin karakterlerinin çok farklı olduğunu bilirsin. 40-50 bin izleyicisi olan Derviş Zaim, Zeki Demirkubuz veya Nuri Bilge Ceylan filmlerini seyredenlerle diyelim ki Mahsun Kırmızıgül’ün sinemasını sevenler arasında farklar olması gibi... O ylllarda Cihangir’de, Tavukuçmaz’da, Pürtelaş’ta insanların kendi aralarındaki ayrımı o filmler üzerinden yapmak mümkündü. 

Karakterler filmleri toplu halde alıp kendilerini evlerine kapatıyorlar.
Evet bazı müşterilerimiz vardı, diyelim ki kadın bütün gece çalışıyor, konsomatrislik yapıyor. Öğleden sonra yanına gidersin, 10 film verirsin, bütün haftasonu izler. Üç gün sonra o 10 filmi alır, başka 10 film verirsin. Hayatla ilişkisi pavyona gidip eve dönmekle sınırlı insanlardı bunlar. Travestiler de (işe çıkmaya çarka çıkmak derlerdi) caddede müşteri bulmaya, çarka çıkarlar, kendi özel pavyon ya da barlarına giderler, işleri bittikten sonra dönerlerdi. Gün, öğleden sonra başlardı onlar için: Oturup film izlerlerken artık filmin niteliği filan önemli değildi. Sonra bir gün TRT ikinci televizyon kanalını açtı, müşterimiz azalır mı diye korktuk. Ama bir şey olmadı. 

1980’lerde benzer yaşantıları anlatan film ve kitaplara baktın mı Dolphin Video’yu yazmadan önce?
Bu çevreyle ilgili daha çok sosyolojik bir iki kitap var. Pınar Selek’in iki yıl önce yayımlanan araştırması, uzun yıllar Kazancı’da oturan Ferhan Şensoy’un 1970’lerde orayla ilgili çıkan kitabı var mesela. Ama daha çok Beyoğlu’nun ‘arkasında’ kalmış, hakaret etmek için kullanılan bir bölgeydi Pürtelaş. O yaşam biçimine, döneme ait doğru dürüst bir film izlemedim. Beyoğlu’nun Arka Sokakları diye bir film vardı Şerif Gören’in; ama erkeklerin bakış açısından anlatılmıştı. Atıf Yılmaz’ın Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’ı ise iyi filmdir ama travestilerin hayatına çok girmez. 

Ne ölçüde özyaşamöyküsel bir metin bu?
Çok ciddi bir yaşanmışlık ve tecrübe var. Civciv’i anlatıyorum ama bir anlamda kendimi anlatıyorum; o yıllarda orada, adı Dolphin Video olan bu mekânda çalışıyordum. Karakterlerin bir kısmının isimleri takma gibi gözüküyor ama gerçekten de o isimlerle anılıyorlardı. Cino, Meneviş Abla, Gülay Yıldız, Sisi, Veruşka... Romanın içindekilerin ne kadarı kurmaca, ne kadarı gerçek, ben bile karıştırıyorum bazen. 

Sisi, travestilerin koruyucu meleği olarak beliriyor romanda.
Sisi çok önemliydi, giydiği kıyafetlerle modayı belirleyen, gazetelerde resimleri yayımlanan, takip edilen biriydi. Ona ulaşmak çok zordu ama. İnsanlar getto gibi bir şey kurduklarında, onun iktidarla, en azından güvenlik kuvvetleriyle ilişkisini kuracak bir mekanizma oluşturmaları gerekiyor. Kitapta konsomatrislerin evinin basılıp kadınların dövüldüğü, bir kadının çocuğunu düşürdüğü sahnede anlatılanlar gerçektir. Bu yanlarıyla çok gerçekçi bir roman, ancak insanların “Hadi ya, bu kadar da olmaz!” diye düşüneceklerini zannediyorum. Çünkü onlar 1980‘leri başka bir biçimde yaşadılar. Belki modaları takip ettiler, burada anlatılanlar onlara imkansız gelebilir. 

Civciv’in yaşadığı Çeliktepe/Gültepe bölgesiyle Cihangir arasında da bir karşıtlık ilişkisi kuruyorsun.
4. Levent son 15 yılda büyük bir değişim geçirdi; eskiden gökdelenler filan yoktu, Büyükdere caddesi bir çizgi gibiydi. Sağ tarafında, 1. Levent’de oyuncular, sermayedarlar, zenginler şehrin ilk villalarını buralarda kurmuştu. Çeliktepe, Gültepe, Sanayi kısmı ise Türkiye’de ilk gecekonduların kurulduğu yerlerdir. Benim babam da 1966 yılında buraya gelip kendine gecekondu yapan adamlardan biri. Oradaki gelişim sürecini çok iyi biliyorum. Akbank, İş Bankası, çeşitli ilaç şirketleri ve diğer holdinglerin toprakları vardı buralarda. Şehir büyüyüp geliştikten sonra gökdelenleri dikmeye başladılar. Eskiden in-cin top oynardı; yollardan karşıya yürüyerek geçerdik. Şimdi sekiz şeritli yollar trafiği kaldırmıyor. Yer yer faşist, yer yer koyu muhafazakâr bir sermaye var. İşçi sınıfının çoğu yedi sekiz katlı apartmanlarda. Yaşanan büyüme onları da tutuculaştırdı. Kitapta anlatıyorum, burada yaşayan çingenelerin çoğu da sürüldü. Evleri yıkıldı. “Dereleri ıslah ediyoruz” diyerek gecekonduları yıktılar; bunları gerçekten yapmak gerekiyordu belki ama bu, onları oradan kovarak yapılmamalıydı. Farklı kültürlerin komünal biçimde yaşadığı bölgeler yok ediliyor bugün de. Oysa belli bir hayat bilgisinin olduğu yerlerdi bunlar. Sonra da Beyoğlu’na buralardan gelen çocuklara apaçi filan diye isimler takıyorlar. Sen oraya bir şey götürmediysen, oradakilerin sosyal hayatlarıyla ilgilenmediysen, önlerini hep kestiysen o da bir yerden fırlayacak elbette. Civciv’in hayata bakışında bir saflık var ve ben bunu çok seviyorum.

Romanı yazmaya nasıl başladın?
Dolphin Video’nun ilk notlarını 2000‘lerin başında almış, 40-50 sayfalık bir şey yazmıştım. Hikâyenin konsepti farklıydı, nasıl olması gerektiğini bilmiyordum ama karakterler belliydi. Kitabı dört yılda yazdım. İki üç ay çalıştım mesela, o süreç içinde 50-60 sayfa yazdım; sonra üç ay hiç dokunmadım, sinemayla, film eleştirileriyle uğraştım, yazdıklarımı unuttum. Ardından sanki başkasının yazdığı bir metinmişçesine oturup kitaba devam ettim, böyle ilerledim.

Argoyu çok zevkle kullanmışsın, zor oldu mu anlatının dilini oluşturmak?
Beni en çok zorlayan şey kitabın diliydi. Argoyu doğru kullanmam gerekiyordu. Çingenelerin, gaylerin, travestilerin kullandığı argo hakında az çok bilgim vardı. Sıkıştığım yerlerde Hulki Aktunç’un Büyük Argo Sözlüğü’nden faydalandım. Üç yıl önce zaten onunla bir söyleşi kitabı yapmıştık; kitabın başlarını Hulki beye okuttum. Argonun kullanım biçimi günlük hayatta farklı, yazıda farklı oluyor sonuçta. Bir nevi ondan icazet aldım, öneriler yaptı.
Romanı okurken aklıma Metin Kaçan’ın ‘Ağır Roman’ı ve Latife Tekin’in ‘Berci Kristin Çöp Masalları’ geldi.
Metin Kaçan’ın o kitabı, dil açısından acayip bir şeydir! Onun atmosferi Tarlabaşı’dır; kahramanı, gerçek bir erkek kahraman olan Gıli Gıli Salih’tir. Delikanlılık ilişkileri aleminde tuttuğunu koparan, tırnak hareketiyle arabanın şeridini çıkarabilen, usta araba tamircisi... Kadınlarla ilişkisinde de girişken, güçlü bir karakter. Civciv ise bu niteliklerin hiçbirine sahip değil. Kahraman olamayacak bir tip. Latife Tekin’in romanı da Çeliktepe, Gültepe’de gecekonduların kurulmasını anlatır ve beni çok etkilemiştir.

DOLPHİN VİDEO
Rıza Kıraç
Altın Kitaplar
2011
320 sayfa
12 TL.