Çirkin Amerikalılar

Amerikalı okuyucu Fransız veya Alman yazarların eserlerini niye okumak istemiyor?
Haber: ZEYNEP HEYZEN ATEŞ - heyzen@mail.org / Arşivi

Hemen belirteyim, bu başlık Tim Parks’ın Franzen’e yaptığı bir gönderme ve yazarın NYBooks’taki makalesinden alıntı. Hangi çirkin Amerikalılardan bahsettiğini bilmek istiyorsanız biraz daha sabretmeniz gerekecek. Bu hafta dünyanın iki tarafında iki bağlantılı konunun detaylıca tartışıldığı bir hafta oldu. ABD’deki dergi ve gazeteler yüzde 3 sorunu olarak bilinen “çeviri eserlerin azlığı ve neden okunmadığı” meselesine değinirken İngiltere’deki gazeteler Philip Roth üzerinden Amerikalı yazarların (özellikle ödüller bağlamında) Avrupa ’daki durumunu ve entelektüeller tarafından neden görmezden gelindiklerini tartışıyordu. Belki bir tür etki-tepki meselesi. New Yorker, Bolano ve Stieg Larsson gibi bir iki yazarın ABD’deki görünmez sınırı aşmayı ve ciddi okuyucu kitlelerine ulaşmayı başardığını ama Avrupalı çok az yazarın bu şansa eriştiğini yazdı. Onlara göre mesele kısmen psikolojikti, Amerikalı okuyucu Fransız veya Alman yazarların eserlerini okumak istemiyordu.
Basın bültenlerine baktığınızda da bunu açıkça görebiliyorsunuz. Parks’ın makalesinde çok güzel bir örnek var: Ona ilgilenirse eleştirilerini yazsın diye Franzen ve Thomas Pletzinger adlı yeni bir Alman yazarın kitaplarını yolluyorlar. Pletzinger’in kitabı şöyle başlayan bir basın bülteniyle geliyor: “Pletzinger, Alman bir yazar ama dünya edebiyatına yakışan bir eser olan ilk yapıtına baktığınızda bunu kesinlikle anlamazsınız.” Amerikan düşünce biçimi daha güzel nasıl özetlenir bilmiyorum. “Dünya edebiyatını okumak istiyoruz ama çok Alman, çok yabancı olursa, bizi endişelendiriyor” diyor Parks. “Amerika’da başarılı olmak istiyorsa Pletzinger aksanından utanan bir göçmen gibi Almanlığını gizlemeli.” Ve Parks bu sözlerin ardından ABD’de son yılların en çok satan yazarına geçiyor; Avrupalı yazarların özgür ve özgün karakterlerinin aksine Franzen’in karakterlerinin ne kadar bangır bangır Amerikalı olduğunu yazıyor. “Bütün karakter özellikleri, bütün detaylar, bütün mahalleler, Franzen’in kendisi bizi zevksiz hediyelere boğmayı planlamışçasına, şablonlardan, listelerden fırlama. Karakterler sanki Amerikalı olan ne varsa onlara şahitlik etsin diye yaratılmış.” İşte Franzen’in Avrupa’nın kucakladığı çirkin Amerikalıları. (Franzen, Avrupa’da en yüksek satış grafiğini elde eden yazarlardan biri ve Amerikalı yazarları küçümsemeyi iş edinen entelektüellerin ‘olağanüstü’ buldukları yazarlardan.) Yazar ardından New York Book Review’dan Sam Tannenhaus’un Franzen’in ‘Özgürlük’ kitabı için yazdığı yazının ilk cümlesine geçiyor: “Amerikan edebiyatının başyapıtı.” Bu cümlede neden “Amerikan” kelimesi var? Çünkü o kelime ‘güçlü’ çınlıyor. Parks, Amerikalı bir eleştirmenin örneğin Pamuk’un eseri için asla “Türk edebiyatının başyapıtı” demeyeceğine değiniyor, çünkü o zaman cümle aynı güçlü tınıya sahip olmuyor. Böylece Amerika piyasasında başarı elde etmek isteyen herkes şablonlara uymak zorunda bırakılıyor.

Sevecen Avrupalılar?

Elbette bir de madalyonun öbür yüzü var: Amerikalı yazarların Avrupa’da sevilmemeleri. Avrupalı yazarın ABD’deki başarısı/başarısızlığı ne kadar parayla ilgiliyse Amerikalı yazarın Avrupa’daki başarısı/başarısızlığı da o kadar prestijle ilgili. Philip Roth’un Avrupa’nın önemli ödüllerinden Booker International’i almasıyla beraber yaşanan skandalları daha önce yazmıştım. Haziranın son günü yapılan ödül töreniyle bu skandallar yeniden gündeme geldi ve yeni bir skandal ortaya çıktı. The Guardian haberi ‘Booker Ödülü’nün Uluslararası Utancı’ başlıklı bir makaleyle verirken süreci araba kazasına benzetti. LeCarré’nin aday listesinden çıkarılmayı istemesi, Roth’un kazandığı açıklanınca jüri üyelerinden Carmen Callil’in gürültülü bir şekilde istifa etmesi ve geçen haftaki törene Roth’un katılmaması. Şimdi bu listeye bir de Booker Vakfı Yönetim Kurulu başkanı Jonathan Taylor’un törende Booker’ın Nobel’den bile önemli bir ödül olduğunu söylemesi eklendi. “Tanrılar yok etmek istedikleri kişileri önce delirtirmiş” yazıyordu Guardian bu sözler için, sonra da ödülün nasıl bugünlere geldiğini anlatıyordu. “On iki yıl beceriksiz jürilerin yaptıkları yanlış seçimler yüzünden Booker ödülünün başı belaya girdiğinde Man Group imdadına yetişmişti. Ödül, Colman Getty Halkla İlişkiler Şirketi’nden Dotti Irving’in dehası sayesinde dünya çapında prestije ve üne kavuştu. Man Grubu’nun desteği sayesinde Booker ödülüne ek olarak bir de Amerikalı veya İngiliz yazarlardan birine verilen Booker International ortaya çıktı.” Guardian’a göre Taylor’a “Nobel’in edebi değil politik olduğunu” söyleten ve Booker’ın üstün olduğunu savunmasına neden olan da Booker International’in gördüğü uluslararası ilgi. Gazete makaleyi çok sert bir vuruşla tamamlamış: Karşısındaki İsveç Akademisi olsaydı Philip Roth, törene uydu bağlantısı aracılığıyla katılmaya cesaret edebilir miydi?