Çıt yok: Seda öldü!

Çıt yok: Seda öldü!
Çıt yok: Seda öldü!

İsmail Güzelsoy Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

İsmail Güzelsoy yeni romanı 'Çıt Yok'ta İkinci Dünya Savaşı'nın en kanlı günleri yaşanırken, İstanbul'da sakin bir semtte yaşayan insanların öyküsünü anlatıyor. Bu sakin semtte, bir cani ortaya çıkıp her şeyi altüst edecektir
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

İstanbul ’un güzel kitapçılarından Mephisto, ilginç bir romanla yayınevleri dünyasına giriş yaptı ve gizemli vampir öykülerinin modasının hiç geçmediğini kanıtladı. İsmail Güzelsoy’un ‘Çıt Yok’ adlı eseri sadece cinayet romanı olarak anılacak bir türe ait değil. Zengin katmanları olan, çok renkli karakterin yaratıldığı bir eser ‘Çıt Yok’.
Aslında romanın konusunu anlatmaya, bende yarattığı duygu ile başlamak istiyorum. Her anlatının bir ses tonu vardır, aynı herkesin kendine has bir sesinin olduğu gibi. ‘Çıt Yok’, uzun yıllar önce anlatılmış, kaleydoskop gibi işleyen hafıza tarafından şekillere sokulmuş, iç içe geçmiş öyküler izlenimi bırakıyor. Romanda iki torun karakteri var, bunlardan biri yazarla aynı adı taşıyor. Belki bu yüzden, dedenin anlattığı ve torunun küçük yaşta anlam veremediği ama yıllar sonra şekillendirdiği hikâyeler olarak düşünmek hoşuma gitti.
‘Çıt Yok’, İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı günleri yaşanırken, 1941 baharında İstanbul’da geçiyor. O yılların İstanbul’u Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin birlikte yaşadığı bir yer; bu romandaki karakterler de bir hayli kozmopolit. Dünyanın farklı köşelerinden yolları İstanbul’a düşmüş insanlar. Romanın merkezinde, İran konsolosluğunda görev yapan, emekliliğine az kalmış, yaşlı Sohrab var. Sohrab belli ki yıllar önce İstanbul’a yerleşmiş, iki kızını burada büyütmüş ve evlendirmiş, şimdi dul kalmış, kendi başına yaşayan bir adam.
Sohrab, bundan yıllar önce genç bir diplomat iken, Japonya’nın İran konsolosluğunda görev yaptığı sırada, Kameko adlı bir genç kızla tanışır. Kameko onun büyük aşkıdır. Aradan yıllar geçmiştir ama hâlâ Kameko’yu unutamaz, onun hayaliyle yaşar, onunla konuşur. Aynı günlerde damadının ölüm haberiyle aile sarsılınca, on bir yaşındaki torunu İskender ile yakınlaşmaya başlar. Kameko ile aşkının detaylarını da torununa anlatırken öğreniriz. Sohrab bir yandan da görevini sürdürür. Konsolosun ona verdiği görevle İstanbul’a gelen İranlı bir işadamı ile ilgilenmesi gerekir. Horoz dövüşlerine meraklı bu adamın gelmesiyle ilginç bir çevrenin içine girer ve kendisiyle aynı yaşlarda bilge bir horoz yetiştirici ile tanışır. 

Eyüp vampiri
Bütün bunlar olurken İstanbul’un sessizlik çöken karanlık sokaklarında, halkın Eyüp vampiri diye isim taktığı bir seri katil gezinmektedir. Roman boyunca betimlenen her karakter bir an için seri katil olmaya yatkın görünür; İskender herkesin vampir olabileceği konusunda teoriler sunar.
Horoz dövüşleri, yenilmek üzere oynanan satranç karşılaşmaları, kendini yakan eski sevgililer, kurbanların kalbini söken ve kanını emen bir seri katil... İşte romanın başlıca motifleri. Böyle sıralayınca basit bir gerilim romanının motifleri olabilecek gibi görünüyorlar ama Güzelsoy romanın merkezine gerilim yerleştirmiyor. Romanın merkezinde bilgelik var. Aşk üzerine, kaybetmek üzerine, gerçeklik algısı üzerine bir roman çıkmış ortaya. Bunu da bilge karakterlerle sağlamış.
Romanı farklı kılan bu bilgece tartışmaların olduğu satırlar. Örneğin en bilge –ve aynı zamanda en deli– karakter Kameko, şöyle sözler dile getiriyor: “Olgunlaşmak coşkunun ölümüdür.” Yine Kameko kurgunun gerçeklik algısı üzerine düşüncelerini açıklıyor: “Dünyada iyi hikâye-kötü hikâye yoktur... Aslına bakarsan bu durum hikayelerle de alakalı değil. Her şey dinleyende bitiyor. İkna olmak istiyorsan en saçma masala bile inanırsın.” Kameko’nun bu sözleri romanın en önemli temalarından birine işaret ediyor aynı zamanda. Sözcükler her şey için aracı olabilirler. Her şey söylenebilir. Her masal anlatılabilir. Vampir yaptıklarıyla değil, nasıl anlatıldığıyla bilinir. 

Dinleyenler neye inanacak!
Yazar bu olguyu öykü içinde öykü anlatarak daha anlaşılır kılıyor. Sohrab torununa, otuz ya da kırk yıl önce, yani yüzyıl başlarında İstanbul’da yaşanmış ve dile dolanmış bir öykü anlatır. Vasfiye ve Seda’nın öyküsüdür bu. İki kadının dostluğu çevredeki insanlar tarafından anlaşılmaz, yanlış yorumlanır ve dilden dile dolaşırken iyice abartılır. Sonunda cadı olduklarına inanmaya başlar çevre insanı. Yaşadıkları evi yakmaya kadar ileri giderler. Seda’nın kocası kışkırtmalara dayanamaz ve ölümlerle sonuçlanır iki kadının dostluğu, sevgisi, (ya da belki) aşkı. Sohrab olayların yaşandığı ve anlatıldığı şekilde torununa aktarır. Neler doğru, neler uydurma bilinmez. Bütün her şey dedikoducu bir mahalleli kadının uydurmalarından ibaret olabilir. Anlatılan her öyküde bunu göz önünde bulundurmamız istenir sanki bu romanda. Anlatı olduğu anda artık doğru ile yanlış kıstas değildir. Dinleyenlerin neye inanacaklarıdır artık önemli olan. Vasfiye ve Seda’nın öyküsünde de durum aynıdır. Hikâye içinde hikâye ile yazar romanın nasıl okunmasını istediğini de söylemiş olur.
Romanın hoş ilişkilerinden biri, iki yaşlı bilge adam arasında oluşur. Sohrab ve horoz yetiştiricisi Şıh Asil karşı karşıya geldiklerinde denk olduklarını anlarlar. Dünyanın en güzel ve en güçlü horozlarını yetiştiren Şıh, yüzyıllar öncesinin masallarından çıkma bir kahramana benzer. Diğerleri değilse de Sohrab onun değerini hemen anlar. Giriştikleri pazarlıkta kazanmak önemini yitirir, çünkü ikisi de bilirler ki kaybetmeyi göze alan aslında kazanan olacaktır. Sohrab “Böyle zamanlarda bilge insanlar ellerindeki gücü bölüşmeyi tercih eder. Tamamını değil...” diye açıklar kaybetme-kazanma paradoksunu. Vermek, paylaşmak hatta bir kısmını kaybetmek aslında daha güçlü yapar bu pazarlıkta.
Romanda çok sık pazarlık konusuna değiniliyor. Pazarlık bir çeşit satranç oyunu gibi. Neredeyse bütün sözleri çok bilgece bulmama rağmen, bir tek aşkın pazarlık olduğu konusuna katılmadığımı da belirtmeliyim. Aşkın en büyük pazarlık olduğunu söyleyen Kameko’ya yanıt olarak, Sohrab’ın, aslında aşkın her türlü pazarlıktan muaf olduğunu söylemesini bekledim. Kendi hayat hikâyesi bunu kanıtlıyordu. Sonunda kazandığı, hep yanı başında duran sevgiyi de pazarlıksız davrandığı için hak ettiğini söylemek mümkün.
Romanda hoşuma giden inceliklerden biri Sohrab’ın zorlukla açılan kapısının yarattığı simge oldu. Bir gün gelecek artık hiç açılmayacak endişesiyle her seferinde anahtar sokulan kapı, kolayca açılarak gelenin doğru kadın olduğunu müjdeliyor. Romanda buna benzer çok sayıda simge yer alıyor. Denize dağılan banknotlar bunlardan biri, daha sonra İskender’in elinde form değiştiren banknot benzer bir gönderme yapıyor. 

Ses seda çıkmazken...
Neden romana ‘Çıt Yok’ adının verildiği konusuna gelince... Vampir her kurbanını öldürmeye çıktığında etrafta mutlak bir sessizlik hakim oluyor. Bütün seslerin, sedaların yutulduğu bir an yaşanıyor. Ne kimsenin bağırması ne de çığlığı duyuluyor. Bu özellik belki de aynı zamanda seri katilin kimliğini ele veriyor. Burada bence yine öykü içinde öyküye bakmamız gerekiyor. Zihnimin bir köşesinde sessizlikle Seda’nın ölümü bir şekilde buluştuğu için olsa gerek, katilin kimliğini –daha fazla söylemeyeceğim– bu yönde bir düşünceye oturttum.
Bu oyunu sevdiğim için sanki katilin kimliği önemliymişçesine bu konudan söz ettim fakat ‘Çıt Yok’, katilin kimliğini bulunca sona eren romanlardan değil. Romanın son bölümünde yazar üst roman tekniğine başvurduğu bir epilog ile sesleniyor okura. “Göz göze geldiğimizde seni böylesine ürperten...” sözleriyle başlıyor bu bölüm ve okurla sen’li ben’li bir diyaloga girişiyor. Bu birkaç açıdan önem taşıyor. Birincisi sözcüklerle oynanan bir oyunun içine girmiş piyonlar olarak görüyor var burada okur. “Taptığın, korktuğun ve tiryak gibi zihnini uyuşturan o kelimeler kadim orospumdur benim.” Anlatılana inanmak, inanmamak; doğru sanmak, sanmamak; bir sürü teori geliştirmek, hep kurgunun doğasında olan öğeler. Sözcüklerle oynanan bir oyun sonunda roman yazmak –ve tabii roman okumak. Epiloğun bir diğer anlamı ise ‘sen’ ile ‘ben’i birbirine karıştırıyor sonunda. Anlatan ile dinleyen bir oluyor.
‘Çıt Yok’, gelişmiş teknikler kullanan, zevkli bir roman. Anlatı tarzı olarak ilk başta biraz İhsan Oktay Anar’ın dilini andırdığını düşündüm ama konu geliştikçe benzerliğin fazla olmadığını anladım. Kendine has, ilginç karakterlerle dolu, büyülü bir dünyanın anlatısı.

ÇIT YOK
İsmail Güzelsoy
Mephisto Kitaplığı
2011, 303 sayfa, 16.5 TL.