Çocuklara kalan miras

Çocuklara kalan miras
Çocuklara kalan miras
'Dokuz Parmaklı Kız', 80'lerden sonra başta Almanya olmak üzere Şili ve Güney Afrika gibi ülkelerde yayılan geçmişle hesaplaşma eğiliminin edebiyata özgün bir yansıması
Haber: A. Ömer Türkeş / Arşivi

‘Dokuz Parmaklı Kız’ romanına anlattığı hikayeyle değil, en az onun kadar ilgi çekici olan yazılış hikayesiyle başlamak istiyorum. İlk romanı ‘Dokuz Parmaklı Kız’ı Hollanda dilinde kaleme almasına rağmen Laia Fàbregas, İspanya, daha doğrusu Katalanya doğumlu bir yazar. 1973 yılında Barselona’da doğan Fabregas, Barselona Universitesi Güzel Sanatlar bölümünde son sınıf öğrencisiyken Erasmus öğrenci değişim projesi ile Hollanda’nın Utrecht kentine gitmiş. Sonra burada kalmaya, dilini geliştirip eğitimini Mimari Tasarım alanında sürdürmeye karar vermiş. Hollanda’da banka sekreterliği, grafik tasarımcılığı, sanat galerisi yöneticiliği gibi farklı kollarında çalışırken Rotterdam Erasmus Üniversitesi sanat ve kültür işletmeciliği bölümünde de görev yapmış. İki, üç yıllığına geldiği bu ülkede tam on iki yıl yaşamış ve geçtiğimiz günlerde Barselona’ya geri dönmüş. 

Laia Fabregas’ın hikayesi sadece çalışmak ve dil öğrenmekle sınırlı değil. Sonradan öğrendiği bir dili edebi dili haline getirmeyi başarmış Fabregas. On dokuz yaşındayken Katalan diliyle yazmaya başladığı ‘Dokuz Parmaklı Kız’ın birkaç bölümünü önce Hollandacaya çevirmeye çalışmış, dilinin yeteri kadar geliştiğine karar vermiş olmalı ki romanı Hollanda diliyle tamamlamaya kara vermiş. 2008 yılında Hollandaca yayımlanan ve Hollanda medyası tarafından övgüyle karşılanan roman kısa zamanda ikinci baskısını yapmış ve aralarında İspanyolca ve Katalanca’nın da bulunduğu çeşitli dillere çevrilmiş. Fabregas’ın 2010 yılında yine Hollandaca yazdığı ikinci romanının da ilgi topladığını ekleyelim. 

Edebiyata öğrencilik yıllarında öykülerle başlayan, okul çapında edebiyat ödülleri kazanan Fabregas, aslında yazar olmayı düşünmediğini söylüyor. Ancak güzel sanatlar eğitimi ve sanat alanında yürüttüğü faaliyetle onu yeniden edebiyatla buluşturmuş. Yayımlanmış iki romanına rağmen hala dile yeteri kadar hakim olamayışından şikayetçi; “Hikayelerim var ama onları Hollanda diliyle nasıl anlatacağımı bilemiyorum”!.. 

Bellek fotoğrafçılığı 
Diğer hikayelerini nasıl anlatacağını bilemiyorum ama “Dokuz Parmaklı Kız”ın hikayesini çok güzel anlatmış. Hatıralar ve metaforlarla dolu incelikli, sevgi ve umut dolu bir hikaye. Edebiyatta kadın duyarlılığı denilen, kavramsallaştırılması zor, ancak yazılı ürünlerle tarif edebileceğimiz bir anlatım tarzının karakteristik bir örneği.
Laura adlı otuz dört yaşındaki bir kadının hikayesini anlatıyor Fabregas. Onun ve kız kardeşi Moira’nın, kızlarla birlikte anne ve babalarının, sonra genişleyerek Katalanya ve İspanya’nın hikayesi bu. 

Kendisini bildi bileli dokuz parmağı varmış Laura’nın. Önceleri sağ elinin serçe parmağının cennette, Tanrı’nın yanında olduğunu düşünüyormuş, büyüdükçe Tanrı’nın ve serçe parmağının var olmadığını anlamış. Sadece farklıymış... Ama farklı olmanın “sadece”likten farklı bir anlama geldiğini çocukluğunun ilk evrelerinden başlayarak hayatının her aşamasında fark edecektir Laura. Farklılık serçe parmakla kalsa yine iyi; Franco diktatörlüğündeki İspanya’da Katalan olmak, farklı bir dil konuşmak, sosyalist bir anne-babanın elinde büyümek çok daha derin izler bırakan farklılıklar. Mesela hiç fotoğrafları yok iki kardeşin. Babaları istenmeyen ellerin eline geçebilecek karta basılı fotoğraflar çekmek yerine görüntüleri belleğe kaydetmeyi öğretecektir onlara. Ancak aradan yıllar geçince bellekteki görüntüler bulanıklaşmaya başlar. Geçmişi yitirmek istemeyn Laura da kağıt üstünde paralel bir arşiv oluşturmaya karar verecektir. 

Bir gün sağır edici bir şekilde boş, açık gri çizgili, parlak beyazd defterini açar, insiyatifi serçe parmaksız eline bırakır ve farkına varmaksızın ilk cümleyi yazar; “Sadece yalanlar yazmayı düşünüyorumç” Laura’nın yazdıkları tıpkı fotoğrafların bellekteki yansıması gibi, gerçeğin imgesel yorumları olacaktır.
“Düşüncelerim, zamanında varmayan uçuşlardan, büyük bir meydandaki yaz sabahlarına, sürekli biriken işlerden, sessiz bir anneannenin kırışmış ellerine uçuşup duruyordu. Zihnimde, o zamanki düzeni, duvar kâğıdı ve mobilyalarıyla, evimize dair anılar beliriyordu. İlkokul günlerime dair renkli, boyutlu ve kokulu anlar yakalıyordum.
Bir mandalina, bir gözyaşı ve okulun ilk gününde babam.
Uzun siyah saçlı bir öğretmen ve bir azar. 
Her iki yanında bir sürü kapısı olan çok uzun bir koridor.
Giysi dolabının üstünde bir palyaço resmi.
O kadar. Hepsi sadece birer anı paçavrası, tarihsiz, sınıflandırılmamış; sanki bir virüs koca parçaları yalayıp yutarak, sadece bir bütün oluşturmayan bölümler bırakarak, arşivimi tahrip etmiş.”
Laura’nın yazdıklarıyla Katalan’ların Franco faşizmi altında gördükleri baskılara rağmen mutlu çocuklarına, baskı altında yetişmiş anne ve babalarınının çocuklarını özgür ve dürüst insanlar olarak büyütme ideallerine, sevgiyle andığı insanlara, çocukluğun ve genç kızlığın bellekte yer etmiş izlerine uzanıyor Fabregas; parçalı ve puslu imgelerle. Artık neyin gerçek, neyin gerçek olmadığına kim karar verebilir? Hele ki küçük kızın parmağını kaybetmesinin bambaşka bir hikayesi varsa... 

Hesaplaşma 
Katalan diline doğmuş, İspanyolca ile büyümüş, konu olarak İspanya egemenliğindeki Katolonların sorunlarını, dili olarak Hollandacayı seçmiş bir yazarı hangi ülke edebiyatı içinde değerlendirmek gerekir? Kategorilerle düşünenler için yanıtlanması güç bir soru. Ama yanıtlanması da gerekmiyor. Fabregas’ın çok dilli ve çok kültürlü olmanın avantajlarını kullanması çok daha önemli. Yabancı bir dille yazmanın kuşkusuz güçlükleri var. Mesela gramer hatasına düşmemek için her cümleyi, her sözcüğü tekrar tekrar gözden geçirmek zorundadır yazar. Yerine “cuk” oturacak bir deyimden/sözcükten habersiz olduğu için uzun uzadıya tarifler yapmak zorunda kalabilir ya da ana dilindeki bir deyiminin ya da kavramın öteki dilde karşılığı yoktur. Ama bu güçlüklerin yararları da olabilir. Kendi dilinizde düşündüklerinizi başka bir dille yazıya dökmenin güçlüklerinin üstesinden metaforlar ve imgelerle gelebilirsiniz. Fabregas da bunu yaparak romana değişik bir hava katmış. Yazar Laila’daki dilsel muğlaklıkla bellekteki bulanık görüntüleri imgeler ve metaforlarla yazıya döken roman kahramanı Laura benzer bir sorunu göğüslüyorlar. 

Lanetli miras 
Romanın en çarpıcı metaforunun kayıp serçe parmağı olduğunu bir daha vurgulamalıyım. Parmağın kaybedildiği an/olay, aslında kızın ve ailenin hayatındaki en önemli dönüm noktası. Olayı hatırlamayacak kadar küçük yaşta olmasına rağmen, belleğinde kalan bir iz, sonraki hayatında her başarısızlığı kayıp bir parmakla özdeşleştirmeye götürecektir Laura’yı. Franco döneminin lanetli bir mirası olarak kayıp parmak bir cezanın metaforudur. Laura’nın ruhunda derin izler bırakan duygulardan arınamamasının en önemli nedeni, geçmişle ilgili hatıraların bastırılmışlığından, geçmişle hesabın kapatılamamasından kaynaklanır.
Romanda kendimizi, bu coğrafyada yaşanan akıldışı ama acı olayları hatırladığımız bölümler de var. En çarpıcısı da kendi dili yasaklanmış bir babanın kızına dilediği ismi verememesi. Bir çocuğa isimsiz denmesi... Toplumun büyük kesiminin desteğini almış -belki bugünlerde utancını duyduğu- yasakların saçmalığı, başka bir toplum özelinde dile getirildiğinde daha iyi anlaşılıyor. İspanya’nın Katalonlara baskısını konu edinirken ‘Dokuz Parmaklı Kız’ aynı sorunları yaşayan başka toplumlara da ayna tutan bir roman. 

‘Dokuz Parmaklı Kız’, 80’lerden sonra başta Almanya, İtalya, İspanya, İsviçre, Japonya, Arjantin, Şili ve Güney Afrika gibi ülkelerde yayılan geçmişle hesaplaşma eğiliminin edebiyata özgün bir yansıması. Türkçe ve Kürtçe yazılan hikaye ve romanlarda görülen bu eğilim sadece kaba bir hesap sormayı değil, insan hakları değerlerine yaslanan bir toplumsal barış ve demokratik bir siyasal kültür inşa etme sorununu da önüne koyuyor. Laila Fabregas da, her şeye rağmen belleğinde çocukluğununun mutluluk karelerini saklayan Laura karakteriyle barış içinde birlikte yaşama umudu taşıdığını göstermiş.