Coelho Türkiye'nin ruhunu keşfediyor

Coelho Türkiye'nin ruhunu keşfediyor
Coelho Türkiye'nin ruhunu keşfediyor
Paulo Coelho, yeni romanı 'Elif'te kendini bir kitap kahramanına dönüştürüp bizi Türkiye'de doğmuş Hilal isimli bir kızla tanıştırıyor, 'Türkiye'nin ruhu seni değiştirecek' kehanetinin peşine düşerek trenle Rusya boyunca seyahat ediyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Tanrı arayışı insanlara neler yaptırmıyor ki; kimileri yollara düşüp uzun hac yolculuklarına çıkıyor, kimileri yeni arkadaşlar edinip eskilerden uzaklaşıyor, kıyafetler, takılar, dinlenen müzikler, konuşma biçimleri, insanın duruşu değişiyor, bazıları da arayışlarını bir kitaba dönüştürmeyi tercih ediyor. Bu arayış, gerçekte roman sanatının tarihiyle de içiçe giriyor: John Bunyan’ın bir Hıristiyan’ın ruhani yolculuğunu (bir hacının hacını) anlatan 1678 tarihli ‘Pilgrim’s Progress’inde olduğu gibi. Bir mesel olmakla birlikte roman sanatının temellerini atan metinlerden biri. Paulo Coelho da benzer bir şey yapıyor, roman sanatının imkanlarıyla dini mesellerin edebi formlarını içiçe geçiriyor. Elif Şafak’ın ‘Aşk’ta yaptığını akla getiren biçimde, arayan özneyi bütünüyle günümüze ait, çağdaş bir figür olarak seçiyor. Gerçi dünyada ilk defa Saadet Özen’in Türkçe çevirisiyle yayımlandığını öğrendiğimiz yeni kitabı ‘Elif’te bu figür herhangi biri, hemen özdeşleşebileceğimiz bir ‘sokaktaki adam’ değil. Bizzat Paulo Coelho’nun kendisi.
Kitabın başlarında “59 yıldır yaşıyorum kendimle,” diyor anlatıcı, hiçbir cümle onu daha iyi tarif edemezdi. Bir sanatçı olarak imgelerini, kariyerlerini, alışkanlıklarını uzun uzun anlatmalarından sıkıldığınız yazarları mumla aratacak kadar kendiyle meşgul, hayata bütünüyle ‘Paulo Coelho olayı’nın çevresinde bakan bir anlatıcımız var. Onu romanın başında bir boşluğun içinde buluyoruz, ustası J. ile birlikte bir meşe ağacının yanında hayatı üzerine tefekküre dalıyor. Tamam, dünyanın en çok kazanan, kitapları en çok satan, en sevilen, en harika, en büyük yazarlarından biri olabilir, ancak Coelho’nun canı sıkılıyor çünkü adını koyamadığı, öteki yaşantılarından gelen bir duygu günlerini karartıyor. Mutlu bir evliliği, sevgili dostları var lakin Coelho’nun bir yolculuğa çıkması gerek. Günlerden bir gün arkadaşları Hervé ve Veronique’un evine akşam yemeğine gittiklerinde, burada bir medyumla karşılaşıyorlar. Yemeğin ortasında ev sahibesinin çok ciddi bir trafik kazası geçireceğini söyleyen medyum, daha sonra Coelho’nun eşine dönüp şunları söylüyor: “ Türkiye ’nin ruhu, bütün sevgisini kocanıza verecek. Fakat kocanız, kanı akmadan aradığını bulamayacak.”
Türkiye’de yaşayıp da bu cümleleri okuyan bir okur yoktur ki heyecanla oturduğu yerden ayağa kalkıp şu ifadeyi tekrarlamasın: “Türkiye’nin ruhu!” Coelho’nun Oğuz Atay arazisine girdiğini düşünen okurun gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçen Selim Işık, Turgut Özben, Hikmet Benol ve Albay’ın görüntüleri Simyacı’ya karışır, karmaşık düşüncelerden başı dönen okur yere düşmemek için yerine oturur.
Oysa ‘Elif’te Coelho’nun yaptığı yolculuk gayet çizgisel, okura da bir Hollywood filmini seyreder gibi anlatıcının maceralarını seyretmek kalıyor. Önce bir trende oturmuş 1970‘lerin sonunda Bassett Caddesi’ndeki bohem hayatını anımsarken görüyoruz onu. Londra Kitap Fuarı’na gidiyor ve okurlarıyla sohbet edip yüzlerce kitap imzaladığı yorucu bir günün sonunda hafifçe kafayı sıyırdığı bir an yaşıyor. Londra’da dünyanın dört bir yanından gelmiş yayıncılarıyla teker teker konuşarak kendisine tamamlaması imkânsız gibi görünen, onlarca şehri kapsayan bir imza turnesi programı hazırlıyor.
Daha sonra onu Moskova’da görüyoruz. “Yayıncılarımla otele geldiğimde kapının önünde genç br kız beni bekliyordu. Yanıma koşup ellerime sarıldı. ‘Seninle konuşmam lazım. Sırf bunun için Yekaterinburg’dan geldim.’” Yirmili yaşlarındaki bu genç kız Coelho’yu blog ’undan takip eden Hilal’dir. Coelho ilk başta dünyadaki milyonlarca hayranından biri olarak gözardı etmeye meyilli olduğu Hilal’in şu sözlerini duyunca titreyip kendine gelir: “Rusya’yı bir uçtan bir uca trenle gezeceğini biliyorum ve ben de seninle geleceğim. İlk kitabını okuduğumda içimden bir ses, benim için kutsal bir ateş yaktığını söyledi, günün birinde borcumu ödeyecektim. O ateş defalarca rüyama girdi. Seninle tanışmak için Brezilya’ya gitmeyi bile düşündüm. Yardıma ihtiyacın var, biliyorum, onun için geldim.”
Mucizevi bir an
Coelho’nun en sevdiği şey çırılçıplak soyunup duşu açmak, suyun altına girmek, suyun sesinin diğer bütün sesleri bastırmasını beklemek. “Tıpkı orkestradaki her çalgıya ayrı ayrı dikkat eden bir orkestra şefi gibi bütün sesleri ayırt edebiliyordum artık ve bunlardan, anlamasam da varlığından şüphe etmediğim sözcükler doğuyordu.” Trene binip yanında çevirmeni Yao ve yayıncı dostlarıyla yolculuğa çıkan Coelho, bu arada ‘alıcı gözle‘ Hilal’e bakıyor, onun siyah saçlı, yaşı yirmi iki ile yirmi dokuz arasında, yıpranmış deri ceketli, blucinli, spor ayakkabılı bir kız olduğunu görüyor. Brezilya’nın Rusya Büyükelçisi’nin verdiği bir davette Hilal hakkında başka şeyler öğreniyoruz: Türkiye’de doğmuş, on iki yaşında Yekaterinburg’a keman öğrenmeye gelmiş. “Her hafta saatlerce keman çalmamın sebebi, on yaşımdayken tacize uğramış olmamdı... Tacizcim nazik, yardımsever, kara gün dostu diye bilinen bir komşu amcaydı. Evliydi, benim yaşımda iki kızı vardı. Ne zaman kızlarıyla oynamak için evlerine gitsem beni dizlerine oturtup güzel masallar anlatırdı,” diye başlayarak tacize uğrayışını anlatıyor.
Coelho, Rusya’da 9288 kilometrelik güzergâhında ilerleyen Transsibirya demiryolundaki macerasını büyük bir coşkuyla yaşıyor, “Yeniden çocuk olabilmek ne güzeldi; ne güzeldi gözlerim pırıl pırıl parlarken kanın damarlarımda hızla aktığını hissedebilmek, yağ ve yemek kokularını içime çekerek, yeni gelen trenlerin fren seslerini, yük vagonlarının, sirenlerin acı çığlıklarını dinleyerek kalabalık peronun karşısında heyecandan yerimde duramamak,” diyor kitabın belki de en güzel cümlesinde.
Sonra mucizevi bir an yaşanıyor. Hilal’in gözlerine bakarken Coelho kendini hortumlarını havaya kaldırmış Afrika filleri, çölleri aşan develer, Buenos Aires’te bir barda çene çalan insanlar arasında buluyor - “dünyadaki şehirler ve ormanlar da vardı orada - hepsi alabildiğine berrak, alabildiğine devasa, alabildiğine küçük ve alabildiğine narindi. Elif’teydim, her şeyin aynı yerde, aynı anda bulunduğu noktada.” Hilal ile aralarındaki ilahi bağlantı ona dünyanın gizli yerlerini, zamanda kaybolmuş şiirleri ve boşlukta saklanan şeyleri gösteriyor. Karşısına çıkan ve şimşek hızıyla açılıp kapanan kapılar, hazineler ve tuzaklar, bu ‘vizyon’u Coelho için unutulmaz kılıyor.
‘Elif’in ilerleyen bölümlerinde ikisi arasındaki ruhani bağlantının sırlarına vakıf oluyoruz -işin epey bir mazisi var demekle yetinelim. Peki Türkiye’nin ruhu kitabın sonunda Coelho’ya neyi öğretiyor? İnsanlara sahip çıkmayı ve haydi bir süperstar romancının Amerikancasıyla söyleyelim, “sırf kendini düşünen lanet olasıca bir yazar olmamayı”.


ELİF
Paulo Coelho
Çeviren: Saadet Özen
Can Yayınları
2011, 256 sayfa, 20 TL.