Coğrafyayı yeniden düşünmek

Coğrafyayı yeniden düşünmek
Coğrafyayı yeniden düşünmek
Toprak, mekân, coğrafya nasıl 'vatan' olur? Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne giden süreçte, vatan kavramı nasıl oluştu? Sezgi Durgun, bunu, erken Cumhuriyet dönemi coğrafya ders kitapları üzerinden anlatıyor
Haber: DR. EMRE ERŞEN / Arşivi

Memalik-i Şahane… ‘Memalik’, memleket kelimesinin Osmanlıcadaki çoğul hali. Şahane ise genelde bilinen anlamının ötesinde ‘Şah’a, yani ‘Padişah’a ait anlamını taşıyor. Marmara Üniversitesi öğretim görevlisi Sezgi Durgun da ‘Memalik-i Şahane’den Vatan’a’ kitabında siyasal açıdan yüzyıllar boyunca ‘Padişaha ait memleketler’ anlamını taşıyan Osmanlı topraklarının Kemalist ulusçuluk tarafından ‘Türk milletinin vatanına’ dönüştürülmesinin hikâyesini anlatıyor. Kitap , Durgun’un doktora tezine dayandığı için detaylı bir araştırmanın ürünü. Türkiye ’de pek fazla çalışmaya konu olmamış bir bilim dalının, yani ‘ siyasi coğrafya’nın Osmanlı/Türkiye tarihsel, siyasal ve kültürel bağlamında irdelendiği başarılı bir akademik çalışma. Sadece Batı’da değil, Rusya ve Çin’de de uzun bir geçmişe sahip olan ve temelde siyaset ve mekân arasındaki çok yönlü ilişkiyi inceleyen siyasi coğrafya bilim dalı, Türkiye’de daha çok bu bilim dalının bir alt dalı sayılan ‘jeopolitik’ teoriler yardımıyla akademik çalışmalara konu olmakta. Hâlbuki bir bilim dalı olarak siyasal coğrafyanın, temelde çatışmayı esas alan ve devletlerin ‘küresel hâkimiyet’ arayışını konu edinen jeopolitiğe göre çok daha eski, köklü ve kapsayıcı olduğuna dikkat çekmek gerek. 

Siyasi sınıra vurgu
Siyasi coğrafyayı araştırmasının merkezine yerleştiren Durgun, kitabında Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar geçen bir sürede Osmanlı ve Türkiye’deki coğrafya, mekân ve vatan kurgulamalarının nasıl evrim geçirdiğini ortaya koymayı amaçlıyor. Bu nedenle kitabın oldukça güçlü kuramsal temelini oluşturan ilk iki bölümünde siyaset, coğrafya ve ulus-devlet arasındaki ilişkileri ve ulusçuluk kuramlarını özellikle Alman ve Fransız ekollerine atıf yaparak incelemeyi seçiyor. Yazar burada Alman ekolünün daha çok ‘etnisiteye’, Fransız ekolünün ise ‘siyasal sınırlara’ vurgu yaptığına dikkat çekiyor. Öte yandan özellikle Benedict Anderson’un ‘hayali cemaatler’ ve Anthony Smith’in ‘etnosembolizm’ tezleri bağlamında popüler ulusçuluk kuramlarının vatan ve anavatan kavramlarına getirdiği yorumları karşılaştırmalı olarak okuyucuya sunuyor.
Sekiz ana bölümden oluşan kitabın diğer altı bölümü ise sırasıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi, Milli Mücadele yılları, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve en son da 1923-1954 döneminde siyasi, akademik ve entelektüel çevrelerde ortaya çıkan coğrafya, mekân ve vatan tartışmalarını eleştirel bir bakış açısıyla irdeliyor. Bu irdeleme yapılırken ‘coğrafyanın vatanlaşması’ kavramı üzerinden Osmanlılık ve Türklük gibi kimliklerin ortaya çıkışında rol oynayan coğrafi algılamalara vurgu yapılıyor ve bu bağlamda örneğin ‘Turan’ ile ‘Büyük-Küçük Türkçülük’ gibi dönemin popüler siyasi-coğrafi kavramlarına ışık tutuluyor. Bu tartışmalarda Namık Kemal, Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi düşünce adamlarının Türk ulusçuluğuna dair fikirlerinin merkezi bir rol oynadığına dikkat çekiliyor. Bu durum da bir kez daha ‘ulus’ ve ‘vatan’ kavramları arasındaki yakın ilişkiyi gözler önüne seriyor. 

Akademik literatüre büyük katkı
Kitabın en ilgi çekici bölümlerinden biri, Milli Mücadele döneminde birbirleriyle yarışan vatan imgelerinin tartışıldığı bölüm. Bu imgeler arasında İtilaf Devletleri tarafından gündeme getirilen bir ‘mini yurt’ (İç Anadolu devleti), Osmanlı Devleti’nce savunulan ‘Osmanlı Birliği’ ve kongrelerde öne çıkarılan ‘mahalli vatancılık’ görüşü öne çıkıyor. Tüm bunların yanında Sevr Antlaşması’nın ortaya çıkardığı olumsuz coğrafi durumu değiştirmeyi amaçlayan Misak-ı Milli ile ilgili yoğun tartışmalar, nihai metnin ortaya çıkma süreci ve yeni Türkiye devletinin güney sınırlarının belirlenmesinde karşılaşılan zorluklar bu bölümün ana konusunu oluşturuyor. Lozan’daki uluslararası müzakerelerde Musul’un – dolayısıyla bölgedeki Kürt nüfusun– Türkiye’ye bağlanması gerekliliğinin ‘Turanî ırk birliği’ teziyle savunulması ise oldukça ilginç bir tarihsel detay olarak karşımıza çıkıyor.
Lozan sonrasında ise Kemalist ulusçuluk tarafından ‘iç mekânı vatansallaştırmak’ amacıyla tarihsel-coğrafi bir kimliğin oluşturulmaya çalışıldığı ve bunun en belirgin örneğinin de 1930’larda belirginlik kazanan Türk Tarih Tezi olduğu vurgulanıyor. Afet İnan’ın önderliğinde şekillenen bu tez, ‘Batılı tarih anlatısında Orta Asya’daki göçebe aşiretler’ olarak görülen Türkleri dünyaya medeniyet taşıyan bir ırk olarak tanımlıyor ve Türklüğün kökenini sadece Orta Asya’da değil, Hitit kültüründe arayarak yazarın deyimiyle Orta Asya’dan Anadolu’ya doğru ‘tarih dışı bir koridor’ açıyor. Aynı dönemde tırmanan Hatay meselesinde resmi söylemin Hatay ve ‘Eti Türkleri’ arasında kurduğu zorlama bağıntıya şaşırmamak ise pek mümkün değil. Durgun’a göre bu durum, Lozan görüşmelerinde Musul’u sahiplenmek için ” Kürtleri de Turanî ırka dâhil eden resmi yaklaşım”da görüldüğü gibi pragmatik bir özellik gösteriyor.
Kitabın akademik literatüre en büyük katkılarından biri 1941’de toplanan İlk Coğrafya Kongresi’nde yaşanan tartışmalara ışık tutması. Yazara göre Türkiye’nin bölgelere ayrılması, coğrafi terimler ve yer adları ve coğrafya eğitimi gibi konular açısından bu kongre bir dönüm noktası görevi görüyor. Dönemin haritalarından da yoğun şekilde faydalanılan bu bölüm, bir anlamda cumhuriyet çocuklarına coğrafya eğitiminin konu edinildiği son bölüme de geçiş sağlıyor. 

Tarih kısıtlaması meselesi
1928-1941 ve 1941-1954 arasında yayınlanan çeşitli coğrafya ders kitaplarının detaylı örnekleriyle incelendiği son bölüm, kitabın aslında en özgün ve ilgi çekici bölümü. Yazar burada özellikle 1928-1941 döneminde ders kitaplarında bir “kartografik endişe” ruh halinin (komşu ülkelerden Türkiye topraklarına yönelik hissedilen tehditler) baskın olduğunu söylüyor. 1941 sonrası dönemde ise dünyada yaşanan siyasal gelişmelere paralel olarak Türkiye’nin ‘jeopolitik önemi’ ilk kez ders kitaplarında konu edilmeye başlanıyor. Kitabın güçlü yönlerinden birisi, tüm bu tarihsel ve siyasi-coğrafi tartışmaları mümkün olduğunca sade bir dille okuyucuya aktarması. Kuramsal tartışmaların ele alındığı bölümlerde kitabın dili biraz daha ‘akademik’ hale gelse de eserin geneli bir çırpıda okunabilecek bir sadeliğe sahip. Kitaba getirilebilecek en büyük eleştiri ise çalışmanın 1950’ler ile sınırlandırılmış olması. Bu biraz da Osmanlı’dan bu yana akıcı bir dille aktarılan coğrafi gelişmelerin biraz da aniden sonlandırılmış olmasıyla ilgili. Fakat bu tür bir tarihsel araştırmanın gerektirdiği zahmetli çalışma düşünüldüğünde Durgun’un kendisine bu tür bir tarih kısıtlaması koymasını da anlayışla karşılamak gerek. Bu arada yazarın Türkiye’de son dönemde yaşanan siyasi-coğrafi tartışmaları değerlendirdiği Ek söz bölümününde kitapta ortaya konulan savların geçerliliğini günümüzle karşılaştırmak açısından oldukça faydalı olduğu söylemek gerek.
Sezgi Durgun’un kitabı, derin tarihsel ve siyasi-coğrafi çözümlemeleri, genel okuyucuya hitabı ve akademik literatüre katkısı anlamında son derece özgün ve ufuk açıcı bir çalışma. Bu kitapta 1950’lere kadarki bölümünün anlatıldığı ‘coğrafya, mekân ve vatan’ hikâyesinin ise yeni araştırmalarla günümüze kadar getirilmesini ümit ediyoruz. 
DR. EMRE ERŞEN: Marmara Üniversitesi öğretim görevlisi

MEMALİK-İ ŞAHANE’DEN VATAN’A
Sezgi Durgun
İletişim Yayınları
2011
328 sayfa
23 TL.