Çok satmak ya da satamamak

Çok satmak ya da satamamak
Çok satmak ya da satamamak

İsmail Gülgeç in çizimiyle İnce Memed.

Hangi romanlar, yalnızca kısa bir zaman içinde parlamak yerine, çok uzun zamanlar boyunca hep satılmıştır...
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Çok satan kitapların hem niçin çok sattığına, hem de niteliklerinin ne olduğuna ilişkin tartışmalar bitmez. Anlamlı bir tartışmadır bu aslında. Burnumuzun dibine sokulanlar, o sıralarda çok satanlardır, ama onların niçin çok sattığı yeterince konuşuluyor da, aslında onların pek çoğundan daha çok satmış olan ötekiler üstünde pek durulmuyor. Sözgelimi Yaşar Kemal’in ‘İnce Memed I’ romanının satışı bugüne dek 1,5 milyona yaklaşmış durumda, ama çok satılan romanlar arasında adı anılmıyor. Sanırım bazı kült romanlar için de söz konusudur bu: ‘Çalıkuşu’, ‘Sinekli Bakkal’, ‘Yaban’ bunların arasında sayılabilir mi? Kemal Tahir’in ‘Yorgun Savaşçı’ romanının kaç satıldığını kestiremiyorum, ama onu da bu listeye alabileceğimizden kuşkum yok. ‘Eylül’, ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’, ‘Kürk Mantolu Madonna’, ‘Kuyucaklı Yusuf’... Hangi romanlar, yalnızca kısa bir zaman içinde parlamak yerine, çok uzun zamanlar boyunca hep satılmıştır, nedenleriyle birlikte incelenmeye değer.
Siegfried Kracauer, ‘Kitle Süsü’nde yer alan, ilk yayımlandığı yıllarda sıra dışı sayılabilecek kültür çözümlemeleri arasında, çok satan kitaplar ve okurları üstünde de duruyor. Aslında ucuz romanların bu tür değerlendirmelere alınmaması gerekiğini belirtiyor Kracauer; değil mi ki ucuz oldukları için satış şansları kendiliğinden vardır onların, o zaman çok satmanın nedenleri üstüne yapılacak değerlendirmeler ister istemez sapacaktır. Bizde de yıllar önce gazetelerin dağıttığı ya da gazete bayilerinde satılan pembe dizi, beyaz dizi romanları vardı ki, onların da bu anlamda çok-satan kitaplar, yani popüler romanlar içinde alınması anlamsızdır.
Önce, niçin pek çok edebiyat yapıtı iyi olmalarına karşın çok satmaz, belki buna bakmak gerekir. Siegfried Kracauer, Franz Kafka’nın yapıtlarından bazılarının bin tane satmayı bile başaramadığını belirtiyor. Buna sayısız örnek verilebilir. Ne Faulkner’ın yazdıkları çok satmıştı, ne de Joyce’un ya da Virginia Woolf’un. Sait Faik de, kitaplarının ancak sınırlı bir okur çevresine ulaştığı yıllarda, ölümünden bir on yıl sonra okunup okunmayacağını soruyordu kendine. Vüs’at O. Bener, Bilge Karasu, Ferit Edgü ya da Leyla Erbil’in kitapları 1950’lerden 1980’lere kadar çok az satılıyordu. Meraklı okurlarının yere göğe koyamadığı bu yazarların kitapları o dönemlerde ancak biner tane basılırken, bugün de pek farklı değil. Oysa Sait Faik, kitaplarının belki hayal bile edemeyeceği kadar sattığını görmüş olsaydı, ne düşünürdü? Hem toplumsal sorunları başlıca konusu olarak seçmiş, hem de küçük bir çevre içinde kalmaya mahkûm olmuş Sabahattin Ali, neredeyse bütün hayatı boyunca edebiyatçı kimliğini tam bir açıklıkla ortaya koyamamış Memduh Şevket Esendal ya da Nâzım Hikmet ve Orhan Veli, kitaplarının sürekli yeni basımlar yaptığını görselerdi... 

Nedenleri anlamak
Niçin bir edebiyatın olmazsa olmaz sayılan kimi yazarlarının kitapları çok az satılırken onlarla aynı anlayışta bulunan kimi yazarlarının kitapları çok satar? Bugüne dek bunun ikna edici açıklamalarını görmedim. Belki 1950 Kuşağı yazarlarının çok satmamasının nedenleri daha kolay açıklanabilir. Onların yazdıklarının kapalılığı ve alışılmamış yeni biçimleri çok yadırganmıştı. Bu iki özellik, elbette sınırlı bir okur kitlesinin ilgi alanına girebilirdi. Dönemin koşulları, gerek DP’nin baskıcı yönetiminin toplumsal hayatı gitgide daha sıkıştırması, gerek kültürel hayatın kendiliğinden sınırlı kalışı ve yazarların toplumun günlük hayatından yalıtlanmış olması, onların kitaplarının geniş bir okur çevresine ulaşmasını önlüyordu. Kracauer bu tür yenilikçi ve önemli yapıtların, “derinliklerinde ne kadar çok altın damarı saklı olursa, ille de karşılanması gereken istekleri olan kitle tarafından o kadar görmezden gelinir,” diyor. 1950 Kuşağı’nın cevherindeki madenin bugün daha iyi anlaşılmış olan değerinin o yılların edebiyat kültürü için anlamı pek azdı. 1960’larda ve 1970’lerdeyse, edebiyatımızın gitgide toplumsallaşıp siyasallaşması, bireylik sorunlarını merkeze almış bir modernist kuşağın daha da gölgelenmesine neden oldu. Sözgelimi Mahmut Makal’ın ‘Bizim Köy’ (1950) kitabı, üstelik röportaj biçiminde yazılmış bir köy gerçekliğini anlatmasına karşın, birdenbire herkesin okuduğu bir kitap olmuştu. Bugün Bizim Köy pek okunmuyor, ama 1950 Kuşağı yazarlarının kitapları okunmayı sürdürüyor.
Peki o yıllarda, 1950 Kuşağı yazarlarını okumayıp ‘Bizim Köy’ü ve köy edebiyatını okuyanlar bu toplumun farklı kesimleri miydi? 1950’lerdeki toplum ile bugünkü arasında, yakınlıklardan çok uzaklıklar vardı. Ne bugünkü gibi sanayileşme ve sermayenin merkezileşmesinden söz edilebilirdi o yıllarda, ne de toplumun birbirine uzak kesimleri ve sınıfları arasında bugünküne benzer uçurumlardan. Bugün gitgide daralan orta sınıfın, 1950’lerde toplumun büyük çoğunluğunu oluşturduğu da kuşkusuz. Demek çok daha eştürden, yüksek bir refah toplumu olma tasarımlarından büsbütün uzak, tüketim alışkanlıkları birbirine benzer bireylerden oluşan bir toplum yapısı, sınırlı bir dünya içinde, ortak düşünceler, tepkiler, refleksler gösteriyordu. Onun da okur yazar kesimi, kendi dünyasına yakın durmayan kitaplarla ilgilenmezken, önüne o güne dek pek düşünmediği bir dünyayı getiren ‘Bizim Köy’ gibi bir kitabı elden ele dolaştırıyordu. Durum ancak buydu. 

Değişim ve okuma kültürü
Neden sonra iki gelişme oldu. 1950’lerde başlayan ekonomik değişim, 1980’lere dek toplumun çehresini değiştirecek kertede hızlandı. Bu arada 1960’lardan sonraki siyasallaşma, köy edebiyatı yazarlarının ve siyasal hayatla iç içe durmaya çalışan edebiyatın öne çıkmasına ve önemli sayıda okur bulmasına yol açtı. Kracauer de Kitle Süsü’nde, aslında bugün daha iyi bildiğimiz bir genel doğrudan söz ederek, kitabın ünlenmesinde içeriğinin değil, “toplumsal alanda yaygın eğilimlere mukabil olma vasfı”nın belirleyici olduğunu belirtiyor. Bunun, bizim edebiyat ve yayıncılık dünyamıza uyumlu bir saptama olduğunu söyleyebiliriz. Bazı ayrıksı örnekler dışında elbette.
Sözgelimi Orhan Pamuk’un ilk romanı ‘Cevdet Bey ve Oğulları’na yayıncı bulma güçlüğü, bugün tuhaf geliyor. Aradan otuz yıl da geçmiş. 1980’lerin hemen başında, yeni zamanların kültürünün nasıl oluşacağı daha bilinmez ve ipuçları ortada pek yokken, denebilir ki, 1980’den önceki dönemlerin kültürü ve toplumsal alışkanlıkları içinde yaşamayı südürdüğümüz yıllarda, ‘Cevdet Bey ve Oğulları’ herhangi bir roman gibi karşılanmıştı. Bu durum anlaşılır. Peki, postmodern yaratım biçimlerini kullandığı dördüncü romanı ‘Kara Kitap’ ile ondan sonraki, daha da zor anlaşılır romanı ‘Yeni Hayat’ın, yaklaşık 200-250 bin satarak o yılların en çok satılan kitapları oluşu nasıl açıklanabilir? 1980’lerden sonra bambaşka toplumsal kesimler değildi kitap okurları. Kitap okurunun büyük çoğunluğunu her zaman orta sınıflar oluşturur, bizde de böyledir. Gelgelelim, günümüzün orta sınıfıyla 1950’lerin orta sınıfı arasında da ikisini yan yana koymayı olanaksızlaştıracak kadar ayrım var. Bugünün orta sınıfı tüketim toplumunun gövdesini oluşturuyor, yoksa mal kime satılacak. İki durum bugün çok belirgin görünüyor: İlki, orta sınıfın tüketim alışkanlığına sahip olması, ki bizim ülkemizde orta sınıfın tüketim alışkanlığı alabildiğine kışkırtılmış durumdadır. İkincisi, tüketim harcaması yapabilecek yeterlikte bütçeye sahip olması, ki şehirli orta sınıfın büyük çoğunluğunun harcama yeterliğinin dünden daha yüksek olduğu ortadadır. Bu arada başlıca kitap alıcısı kesim olan gençliğin bugün bambaşka anlayışlara ve beğenilere sahip olduğu da unutulmamalı. 

İşin içinden çıkmak zor
Demek ki kitap satın alan ve okuyan orta sınıf, hem yaşadığı hayatın özelliklerine uygun, hem yeni ilgi alanlarına daha çok karşılık veren, hem de piyasanın kendisine sunduğu kitaplara daha kolay yönelecektir. Bugün çok satılan kitaplara bakıldığında, bu üç özelliği bir arada barındıranların yüz binlerce satabildiği görülüyor. Demek ki kitapların niçin çok satıldığını çözümlemek bugün daha kolay görünüyor, şu ayrımla: Niçin aynı özelliklere sahip kitapların biri birkaç bin satılırken, öbürü yüz binlerce satılıyor? Bunun içinden çıkmak kolay değil işte. Bilinmeyenleri kovalayan bir okur yığını var, ama onu da çok zorlamamak gerekir: Sözgelimi Mevlana hikâyelerine yakınlık duyan okur, romancının kendisine ilgi çekici yan hikâyelerle sunduğu Mevlana’nın hayatına hemen yakınlık duyuyor, ama daha az bilinen bir tarihsel kişiliğin hayatını hemen okunacak kitaplar arasında görmüyor. Orada kendisinin de daha çok çaba göstermesi gerekiyor çünkü, ama orta sınıfın da ne o kadar zamanı var, ne de o kadar merakı.

notoskitap.blogspot.com