Çoktan iki kişi

Çoktandır Türkçeyi kuşlara ekmek ufalar gibi tatlı bir kırıklıkla yazıyorsunuz. Adeta kendi kendisiyle güreşmekten bıkmayan mermer gibisiniz bir de
Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

Haklısınız Selim İleri, Tanpınar üzerinden kendi kendinize ve daha çok herkese söylediğiniz gibi ‘Şark’ta insanın zelzeleleri kurcalanmaz’. Zelzeleler kurcalanmadığı için mi yıkımlar hiç bitmez burası da ayrı bir mesele. Yeni öykü kitabınız ‘Yağmur Akşamları’nı okuyorum. Dahası kaç kere okudum. Belki bundan sonra… Hem değil mi ki, Adalet Cimcoz; ‘Hepsinde siz varsınız. Yarın da siz olacaksınız yazdıklarınızda. Kendinizi yazın, size, başkalarını yazın demelerine kulak asmayın’ diyeli nice zaman geçmiş şunun şurasında. Biz bir yandan sizin anılarınıza gömüleceğiz, siz de kendinizi yazar gibi, kendinizin üstüne çekerek bütün ışıkları başkalarının ihtiraslarını, ikiyüzlülüklerini, çıkmazlarını, arzularını, hesaplarını dahası belki de asıl dahası yalnızlıklarını yazmaya koyulacaksınız. O yüzden anlam vermekte zorlanmayız değil mi... 

İnsan mühimdir
‘Kendi kendimeydim. Kendi kendime konuşuyordum. Yalnız yaşayanlar çoktan iki kişi’ cümleleriyle dillendirmenizi kahramanlarınızı, insanlarınızı. Elbette hep kendinizi. Hiç şüphe yok ki yazıklanma olduğu kadar hesaplaşma kazı olduğu kadar bir gönül borcu ödeyiş son hikayeleriniz. İlkin dile belki ama asıl sizi besleyenleri, sizi etkileyenleri, sizi düşündürenleri dahası sizi yaşatanları kurgunun sahnesine çekiyorsunuz bir kere daha yaratarak. Belki de ebediyen yaşamasını diliyorsunuz, umuyorsunuz onların. Gelecek daha kıyıcı olmasın istiyorsunuz. Daha çok merhamet. Daha çok merhamet. Ve yazık ki geçmiş kadar bile olmayacak gelecekte bu, bunu seziyorsunuz ve ürküyorsunuz bundan. ‘Sanat ölümden sonraki hayattır’ deseniz bile, ‘şöhretli ölü’lerle dolu bu ülkede ‘burada ölüler bile kıskanılır’diyen yine sizsiniz. ‘Bitmeyen ikilikler bu memleketin kaderi’oldukça, ölüm hayatı besleyecektir değil mi? ‘Kimseye merhamet duymamak’ derecesini nasıl izah ettiğinizi ben gördüm. ‘Bir yaştan sonra varsa yoksa insanın kendi dertleri’ değil mi? Hatırlatıyorsunuz, yine Tanpınar üzerinden Şarktaki bitmeyen kaderi. ‘Yaşlılığın yükü olan hatırlamalar’ sizin değil yaşlı ülkenizin hali olmalı. Yaşlı doğan, genç kalan ama genç yaşamayan ülkenizi. Hem, Tanpınar, bunca sızlanışlarına rağmen neden konuşamadı bir türlü Akif için özgürce. Zıplayıp çelişmeden. Neyse söylenmesi gereken onu söylemedi. Siz de öyle misiniz şimdi, biz de öyle miyiz? Susarak mı güzelleştiririz biz ölümü? Örtüyor musunuz yoksa yazdıkça.
Ne kadar dibe çekseniz de ne kadar hüzne ve acıya bulasanız da somuttur neticede yazdığınız. Yazabildiğiniz. Çelişik. İddia ile hayat arasındaki, yaşamakla duymak arasındaki o büyük çelişme. Dönüp içerik okuması yapmayacağım şurada. İçerik ki katman katman, katlana katlana kendisini yok ediyor zaten bu öykülerde. Öykü, öyküye karşı. Selim İleri’den, sizden hayata doğru, bazen sokağa, bazen suda dönen bir yaprakta ama hep yazıda. Kaderde. Kederin gözeneklerinde. Bilmekle bilmemek konuşmakla susmak arasına sıkışmış güncede. İnsandaki şiddete karşı geliştirilmiş bir iç merhamet yazı. Merhem olmadığını, olamayacağını bile bile dövülmeye devam edilen bir merhem. Ne yazarın kötülüğü biter ne insanın. Hayır, hayır, yazarın. Yazar görmese, göstermese belki kötülük de olmayacak. Bu yüzden bekliyoruz Selim İleri, bal gibi yarım kalmış, Tanpınar gibi yarım kalmış, son öykünüz, ‘Şark ve Garp, Ne Şark Ne Garp’ın roman biçimini. Siz saklasanız bile o sizi saklamayacak bir gün.‘İnsan o kadar mühim değildir’ sözünü tekrar araya koyuyorsunuz bir kilit taşı gibi. Pekala biliyorsunuz, ‘insan mühimdir’. Şarkın saati çoktan kırıldı bir taşın üstünde. Bu yüzden insan bir kere daha mühimdir. Şimdi siz bunca öyküyü yazacak ve sonra da ‘insan mühim değildir’ diyeceksiniz öyle mi? Kim inanır, ‘Gündüzün Bir Konyak’ öyküsünde çizdiğiniz Fikret K.’nın öldüğüne. Siz, gösterdiniz onu. Kemal Tahir’in evinde gösterdiniz. Orası bir ev mi sadece? Son gördüğünüzde, Fikret K. Karaköy’de sokaklarda kusuyordu. Oradaki ve o zamanki Baylan Pastanesi’nin az ötesinde. Baylan Pastanesi de sadece ve tesadüfen orada bir pastane değil mi? Siz yalan söylediniz, hep söyleyeceksiniz. ‘Yalancısınız!’
İstanbul Radyosu’nun sabahlarıma mesken olmuş odalarından birisinde, duvarların sanki etimden bir parça koparmak için canlandığı bir zamanda inadına duvarlara baka baka, hatta duvarlardan kopara kopara yeniden okuyorum öykülerinizi. Türlü ‘habis’liklere uğrattığınız ve inatla yazdığınız yaşanmışlıklara diyebileceğim fazla bir şey yok. Çoktandır Türkçeyi kuşlara ekmek ufalar gibi tatlı bir kırıklıkla yazıyorsunuz. Adeta kendi kendisiyle güreşmekten bıkmayan mermer gibisiniz bir de. Ne diyeyim yalnızlar çoktan iki kişi. Öykü ise dibe inmiş hayat.