Colette diye bir kadın

Böylesine kendine dönük bir yazarla ilk kez karşılaşıyordum. Başkaları hem beliriyor, hem sisli kalıyordu onun dünyasında
Haber: SELİM İLERİ / Arşivi

‘Claudine’in Evi’ 697 numaralı kitabım. O zamanlar kitaplarımın tek tek numaralanarak işlendiği bir defterim vardı. Yok artık o defter. ‘Claudine’in Evi’nin ilk sayfasındaki “697” yadigâr kalmış.
Gözüm gibi saklarım bu kitabı: Colette’ten okuduğum ilk eser. Vedia Tatarağası dilimize çevirmiş. Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1960. Yeni basımı sanırım yapılmadı.
Her okuyuşumda, Colette’i orada, o evde yaşarken, hem kendisiyken, hem de daha çocukluğunda ‘Claudine’ olmuşken görür, duyumsarım. Kendimizden yola çıkarak, ama kendimizi bir anlatı kişisine dönüştürerek yazmak... Tabii, o zamanlar, böylesi çetrefil yazarlık, yazmak sorunlarından habersizdim. Claudine’le Colette işte iki ayrı kişiyken tek kişiydiler ve bunda bir tansık belirirdi. Ancak yazının yaratabileceği bir tansık. Colette yazıyordu ama anlatan Claudine’di!
“Bu kadar sene sonra, bu kitaplarla örülmüş odayı görmem için gözlerimi kapamam kâfi. Vaktiyle onları karanlıkta da ayırt edebiliyordum. Gece, bu kitaplardan birini seçmek için lambayı almazdım. Parmaklarımı piyano çalar gibi rafın üzerinde gezdirmem kâfi idi. Yırtılmış, kaybolmuş ve çalınmış oldukları halde onları hâlâ sayabiliyorum. Hemen hepsi de doğduğumu görmüştü.”
Claudine’in hatırladıkları mı? Colette mi Claudine kimliğine bürünmüş, hatırlıyor? Fakat belki de bütün kitap tutkunu yeniyetmeler için geçerli. Hangimiz eski kitaplarımızı unuttuk ki! Yukarıda andığım defterim kayıp ama, şimdi de sayfalarına göz gezdirebilirim...
Colette birçok kez kendinden yola çıkmış, kendi yaşantılarından esinlenmiş. ‘Âvare Kadın ’da, ‘Duygusal Sürgün’de, dilimize yazık ki çevrilmemiş L’Entrave’da hep o. Hatta ‘Gigi’de bile ondan esintiler.
‘Dialogues de Bêtes’, Colette’in kendisini, köpeğini konuşturduğu kitabıdır. İnsanları ‘düşünen’ bu kediyle bu köpek, insanların ikiyüzlü ahlâk anlayışına şaşar kalırlar. Tıpkı Colette’in şaştığı gibi.
Böylesine kendine dönük bir yazarla ilk kez karşılaşıyordum. Başkaları hem beliriyor, hem sisli kalıyordu onun dünyasında. Koskoca ‘Savaş ve Barış’ında figüran bir askeri bile roman kişisi kılmak çabasındaki Tolstoy akla getirilirse, Colette’in benmerkezciliği ve pervasızlığı ürkütücü.
Gelgelelim, ‘Savaş ve Barış’ı bir daha okuyabilir miyim, sanmam. Oysa Colette tüm günlerin yazarı, hiç değilse benim için.
Claudine’lerin bahçesinde çam ağacını, cevizi, asmaları, yüzyıllık ihtiyar sarmaşığı kaç kez, kendi bahçemdeymişimcesine gördüm. Zaman, coğrafya, yaşama biçimi farkı silindi gitti.
“Sonu acı bitse bile, her aşk ayrı bir mutluluktur.” Kaç kez, yitik her aşk, Colette’in bu sözüyle anılarda yeniden güzelleşti.
Eşsiz anlatımı, inanılmaz incelikteki betimlemeleri, sözcüklerle ördüğü o duygu, ruh çözümlemesi peyzajlarıyla Colette, ‘iyi’ okurlara daha çok uzun yıllar anlam katacak.
Böylesi bir yazarın Türkçeye bütünüyle kazandırılmamış olmasına hep yerindim. Son çaba Vivet Kanetti’ninkiydi. Biliyorum, Colette’in anlatımı, üslûbu başka bir dilde kolay kolay yaşatılamıyor. 1990’larda Berran Gelgün’le epey uğraşmıştık. Daha doğrusu Berran boğuşmuş, sonra da aynı tadı veremiyoruz diye vazgeçmişti.
Şu da var: Colette bireyden söz açıyor. Uzun yıllar ‘birey’ bizim edebiyatımızda küçümsendi. Topluma seslenmek, toplumun sorunlarını deşmek önemseniyordu. Birey arada vızıltıydı. Colette ilgi devşirmedi.
Bugünse Leonardo’nun şifreleri, mumyalar, vampirler, yüzüğü takısı pazarda satılan Hürrem’ler ilgi devşirmez.
Kahraman bir yayınevi aranıyor!

Gündeş öneriler:
a) Selanik’te Sonbahar, Tuna Kiremitçi, Doğan Kitap, 2011. (İnandığı yolda tek başına giden bir romancının eseri.)
b) Kimim Ben?, Tahsin Yücel, Can Yayınları, 2011. (Ustadan yaşantılarla beslenmiş unutulmaz denemeler.)