Cortázar'dan Rulfo'ya, öykünün büyüsü

Cortázar'dan Rulfo'ya, öykünün büyüsü
Cortázar'dan Rulfo'ya, öykünün büyüsü
Cortázar'ın anlattıkları; etkileyici, şaşırtıcı, tuhaf bir gerçeklik ortaya çıkarır ki, bazen onların gerçeklik olarak tanımlanması bile yadırganabilir, ama bazen de Arjantin'in siyasal hayatından çıkan somut gerçeklere gönderir
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Latin Amerika edebiyatı, Asturias’tan Amado’ya, Marquez’e ve Llosa ya da Fuentes’e, akla önce roman sanatını getirir. ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ın 1960’ların sonlarında bir başına kazandığı yaygınlık, Latin Amerika romanını yakın geçmişte dünya edebiyatının en ilgi çekici alanına dönüştürdü. Batı’nın ilgisinde otantik yerelliğe duyduğu yakınlığın da etkisi her zamanki gibi vardı. Batı’nın, Latin Amerika’nın yerelliğini öne çıkarmasının nedeni, Doğu’ya bakışının bir benzeri, karşısında bir öteki yaratma tutkusundan başka bir şey değildi. Gelgelelim, bu arada Latin Amerika edebiyatının, dünyanın başka yerlerinde bulunması olanaksız bir yerelliğe sahip olması da onu öne çıkaran ilk etmendi. Yerli halkların ve kaybolmaya yüz tutmuş küçük toplulukların dünyası, roman ve öykü için kolayca bulunamayacak sıra dışı hayatları öylesine büyük bir çeşitlilikle ortaya çıkarıyordu ki, o dünyaların neredeyse kendiliğinden edebiyata dönüşen büyüsü, anlatılanların yazınsal gerçekliğini de belirlemiş oldu. Öykü de bu dünyaları baştacı etti.
Latin Amerika, İnkaların ve yerli toplulukların uğradığı soykırımdan sonraki yüzyıllar boyunca öylesine karmaşık, gerilimli, çatışmalı bir hayatın sertliği içinde kaldı ki, çoğun dünyanın başka bölgelerinde rastlanması olanaksız bir hayatı doğal hayatı gibi yaşamayı sürdürdü ve büyülü gerçekçiliğin kaynağı bu oldu. İnsanın gerçeğe bağlanması onu hayallerden, dolayısıyla yaratıcılıktan ve edebiyattan uzaklaştırır; gerçekten uzaklaşmasıysa, hayallere ve edebiyatın yaratıcılığına yaklaştırır. Çocuğun hayal dünyasının genişliğinin nedeni değil midir bu? Çocuğun gerçekle bağlarının zayıflığı, onun hayal dünyasını kendiliğinden büyütür. Latin Amerikalı yazarlar bu gizilgücü keşfetti. Dolayısıyla onların öykülerinde katkısız gerçekler azalırken doğaüstü olaylar, büyülü yaşantılar, sınırları gitgide genişleyen düşler yazınsal gerçekliğin başlıca kurucuları oldu.
Bu arada büyülü gerçekçiliğin uçlarından süren Boom hareketi, Márquez, Fuentes, Cortázar, Llosa gibi yazarlarla büyülü gerçekçilikle özdeşlenebilecek özellikler taşır. Yüzlerce yıl içinde oluşan sert gerçekliği, Latin Amerika’nın edebiyattan beklentisini de etkilemiştir; dil ve biçim arayışlarına, fantezilere, düşselliğe karşı gerçeklere bağlanmak istenen edebiyat, aslında etkinliğini bu yolda değil de, büyülü gerçekçiliğin dili ve biçimi özgürleştiren yollarında bulmuştur. Ayfer Teker García, “Düş gücüne verilen önem, yaratıcı bir dil keşfetmek için harcanan çaba, yapıya gösterilen özen, yeni olana verilen değer, ‘boom’ yazarlarının getirdiği katkılardır,” diyor. Büyülü gerçekçilik ve Boom, kendini öncelikle romanda gösterdi. Anlatılan gerçekliğin çok geniş kapsamlı oluşu ve anlatılacakların çokluğu, çoğu kez romanın olanaklarını kullanmayı gerektirmiştir. Gelgelelim, bunun da öykünün daha yaratıcı biçimde ayırt edilmesine neden olduğu söylenebilir. 

Cortázar ve Latin Amerika öykücülüğü
Latin Amerika edebiyatında öykü deyince önce Borges geliyor akla. Borges, kısa metinler yazma nedenlerini yeri geldiğinde açıklar: roman, ancak gönül indirildikçe yazılabilecek bir türdür ona göre. Sonra da Cortázar gelir, romandan çok öykü yazanlar arasında apayrı bir yerde. Cortázar, yaratıcılığı ve kendi dünyasındaki yazarlardan ayrılan biçim ustalıklarıyla çok yüksek düzeyli bulunan yazarlar arasında, yazdıklarının ne Latin Amerika, ne de dünya edebiyatında benzerinin pek bulunmaması nedenleriyle, kimilerince ilk sırada tutulur.
Cortázar’ın öyküsü dil ve biçim ustalığının dışında anlatılamaz. Anlattıkları, hemen her öyküsünde etkileyici, şaşırtıcı, tuhaf bir gerçeklik ortaya çıkarır ki, bazen onların gerçeklik olarak tanımlanması bile yadırganabilir, ama bazen de Arjantin’in siyasal hayatından çıkan somut gerçeklere gönderir. Cortázar’ın öykülerinde, başlangıçta anlatılan durumların ya da kişilerin olağan gerçekliğinin yerine geçen, o gerçekliğin dışından gelen bir durum, öykü zamanı içinde gerçekten yaşananla düşsel olanın da birbirinin yerine geçmesine, gerçek ile düşün birbirinin yerini almasına neden olur. Bu arada yabancılaşma, tuhaf durumlar, fantastik, vazgeçilmez öğeler gibi girer öykülere. Çoğu kez bu teknik içinde oluşan öykülerinin etkileyici olduğunu ayrıca kaydetmemiz gerekir.
Cortázar, nasıl ki romanlarında okurun da kurgunun çözülmesine katılmasını bekler, öykülerde de buna benzer bir katılım arar. Nitelikli edebiyat ürünleri paylaşıldıkça asıl anlamlarını kazanır, yoksa yalnız kalırlar. Sözgelimi Cortázar’ın öyküleri nasıl bir yere konabilir, diye sorduğumuzda, pek de düşünmeden büyülü gerçekçiliğin içine sokmak, onları yeterince anlatmaz. ‘Seksek’, ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ gibi bir roman değildir; öyküleri de sözgelimi Juan Rulfo’nunkilere benzemez. Büyülü gerçekçiliğin verdiği olanaklarla yetinmeyip simgeleri, metaforları, dil ve kurgu oyunlarını kullanarak yazdığı romanları ve öyküleri, Cortázar’ı Avrupa ’nın modernist dünyasına adamakıllı yaklaştırmıştır. Aslında, büyülü gerçekçilik içinden süzülmüş bir modernisttir Cortázar. Avrupa’da değil, öteki Latin Amerikalı yazarların yaratım biçimlerinden ayrıldığı için kazandı bu kendine özgülüğü. Cortázar’ın öyküleri, ilk bakışta görünenin ardında anlatılanın öykünün asıl katmanı olduğu, büyük ustalık metinleridir ki, bu özelliğini anlamak için çok yakın okumalar gerektirir.
Latin Amerika edebiyatında modernizmin kökleri vardır elbette. Ruben Dario’nun ilk kez 1888 yılında modernizm terimini kullanmasından sonraki dönemde, yazarlar da yeni bir dil ve biçim yaratma kaygısıyla davranmaya başladı. Modernizmin etkisi azaldıkça da, Latin Amerikalı yazarlar yerel gerçekliklere dönerek yazmaya başladı. Aslında her akım, kendini anlatılanda değil de, anlatım biçiminde sınayarak çıkarmıyor mu ortaya? Gerçekliğin değişimi belki anlatılacak olanları da değiştiriyor, ama daha yavaş bir hızla. Sonunda insan, özgürlük ya da baskı koşullarında birbirine yakın yaşam biçimleri kuruyor kendine; oysa her iki durumu anlatmak için kullanılacak biçimler arasında önemli farklılıklar var. Cortázar benzeri Latin Amerikalı öykücülerin en belirgin özelliğiyse, düşgücünden vazgeçmeden yaratmak. Bu düşgücüne bağlılık Cortázar’ın öykülerinde belirgindir elbette. Düşgücü gerçeküstücülükle yan yana düştüğündeyse, Latin Amerika edebiyatı Avrupa’nın güçlü edebiyatıyla buluşur. 

Juan Rulfo, ayrıksı bir büyücü
Öykü deyince Fuentes de öne çıkar, romanlarının yanı sıra yazdığı öyküleriyle Cortázar’ınkiler arasında koşutluklar kurulabilir. Ama Juan Rulfo, ‘Pedro Páramo’ adlı tek romanı yanında, ‘Kızgın Ova’ adlı kitabında topladığı öyküleriyle hem Latin Amerika edebiyatında büyülü gerçekçiliğin kurucuları arasında görülür, hem de bizim meraklı okurlarımızca çok sevilmiş bir yazardır. Rulfo’nun Márquez ve Fuentes gibi yazarları da etkilediği söylenir. “Latin Amerika’da zamanla yeni roman akımıyla bütünleşen iç monolog, bilinç akışı, geriye dönüş ve bakış açısını kaydırma gibi anlatım tekniklerini ilk kez o kullanmış,” diyor Celâl Üster, öykülerinde zamanın sanki durdurulduğunu belirtiyor. Bu zaman konusu, Latin Amerikalı öykücülerde hep aynı değildir: Bazen durmuş gibidir zaman, çünkü Latin Amerika’nın günlük hayatı hep aynıymış, değişmeden duruyormuş gibi gelebilir; bazen de hızla değişiyormuş gibidir, ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ta olduğu gibi, hızla akarak.
Sonunda büyülü gerçekçilik, düş, gerçeküstü, fantastik gibi, gerçeğin bütün bütüne dışından gelen yaratım biçimleriyle birlikte alınınca, yazılanların gerçekliğinin sorgulanmasına da neden olur mu? Latin Amerikalı öykücüler, düşöyküleriyle doğrudan anlatılması olanaksız gerçekleri anlamak için yaratıcı yollar bulmanın yanı sıra, gerçeğin yepyeni alegorik ve metaforik biçimleriyle yeni bir edebiyat da yaratmış oldu. Yoksa gerçek, ister büyülü gerçekçiliğin karşısında olsun, ister gerçeküstücülüğün, aynı yerde durur; sorun, onun hangi yaratıcı biçimler içinde anlatılacağıdır. Üstelik başlangıçtaki yerellik, bu yolla geri gelmeyecek biçimde aşılmış da oldu. Öykünün yazınsal olanakları, Latin Amerika’da düzyazının öncelikle öykü içinde değiştirilmeye başladığını de bir gerçek olarak öne çıkarır. 

notoskitap.blogspot.com