'Çünkü otuz kupona alınmadı bu vatan'

'Çünkü otuz kupona alınmadı bu vatan'
'Çünkü otuz kupona alınmadı bu vatan'
İsmail Saymaz'ın 'Nefret: Bir Milli Mutabakat Cinayeti' adlı kitabı Malatya'da üç Hıristiyan'ın öldürülmesine giden yolu ve misyonerler etrafında yaratılan 'vatan bölünüyor' paranoyasını anlatıyor
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Salih Gürler’in saati o gün sabah 7’de çaldı. Hamit Çeker ve Cuma Özdemir’i uyandırıp arabaya atladılar. Önce Emre Günaydın’ı, sonra Abuzer Yıldırım’ı alıp Zirve Yayınevi’nin bulunduğu Niyazi Mısri Mahallesi’ne geldiler. Yayınevinin tam karşısına denk düşen çay ocağında kahvaltı yaptılar.
Salih Gürler’in yanında bir bıçak ve ip, Cuma Özdemir ve Hamit Çeker’de bıçak ve ipin yanında birer silah, Abuzer Yıldırım’da bıçak ve silah, Emre Günaydın’da ise bıçak ve ip vardı.
Bir ara Hamit Çeker, çekindikleri fikri önderleri Emre Günaydın’a sordu: “Arkamızda kim var?” Günaydın önce “Kimse yok” dedi. Sonra Malatya Birlik Gazetesi’nde çalışırken tanıştığı Varol Bülent Aral’ın adını andı, daha sonra da ağabeyiyle dayısını… Hatta “Dayım mafya işleriyle uğraşıyor. Ne yaparsam yapayım dayım beni kurtarır. Gerekirse cumhurbaşkanından af çıkarır” demişti. Dayısı Mehmet Emin Katipoğlu, Malatya TEM’deki ifadesinde, yeğenini iki-üç yılda bir gördüğünü, akrabalık dışında ilişkisi olmadığını, herhangi bir yardım sözü vermediğini söylemişti, o ayrı.
O vahşi cinayetleri işlemeden önce birer de mektup bıraktılar. Hamit Çeker “Arkamdan ağlamayın, üzülmeyin ve şundan emin olun: Oğlunuz kötü bir iş yapmıyor. Kimsenin ırzına geçmiyor, kimsenin namusuna bakmıyor, kimsenin parasını çalmıyor. Onlar gibi bu vatana kahpelik yapmıyor” diyordu.
Abuzer Yıldırım “Sevinin ki, gururlanın ki sizin için, vatan için Allah için, tek sevdiğim için bu yola başkoydum. Çok mutluyum”, Salih Gürler “Sizin başınız dik, alnınız açık olsun. Çünkü ben kötü bir şey yapmadım. Aksine dinim için, bayrağım için yaptım”, Cuma Özdemir “İnsan ne için yaşar? Namusu, şerefi, vatanı için. Biz de Türkoğlu Türk’üz, vatanımızı kimseye yar etmeyiz” diye yazmıştı. Bir tek Emre Günaydın iki satır bıraktı geriye: “Benim diyecek bir şeyim yok. Amin”. 

İzlenirken öldürülenler
İsmail Saymaz, kadri kıymeti bilinmeyen, anaakım medyanın kendi kuyusunu kazdığını fark etmeden erittiği muhabirlik işini Türkiye ’de en iyi yapanlardan biri. Sıcak haber takibinin ötesinde, odaklandığı mevzulara dair hazırladığı ‘muhabir işi’ kitaplar, usulca zamanın ruhunu belgeleyen işler olur.
18 Nisan 2007’de Malatya’daki bir işhanında tam iki saat süren utanç verici bir can pazarı yaşandı. Necati Aydın, Uğur Yüksel ve Tilmann Geske, üç Hıristiyan feci şekilde hayatını kaybeti. Peki failler, bu beş genç erkek gerçekten kime güveniyordu? Arkalarında kim vardı?
İşte Saymaz’ın üçüncü kitabı ‘Nefret’, bu beş genç ve benzer saiklerle cinayet işleyen, Müslüman olmayanların ibadet yerlerini kundaklayan, darp ve taciz eden diğerlerinin arkasında kim olduğunu anlatıyor. Misyonerler eftrafında yaratılmış bu devasa paranoya iklimini teşhir, ihmalleri, Meclis’i önergeleriyle bu minvalde ayaklandırma çalışan milletvekillerini işaret ediyor. Bu zemini kayganlaştıran bilhassa yerel ve de ulusal medyanın dilini, Türkiye Hıristiyanlarının sayısı birkaç bini geçmezken ‘Vatan bölünüyor, din elden gidiyor’ telaşesiye alınan ‘tedbirleri’ önümüze döküyor.
1999 Marmara Depremi’yle başlatabileceğimiz bir süreç… Bir yanda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Hıristiyanlar ülkenin dört bir yanında kiliseleri taşlanarak, tehdit mailleri yollanarak, ‘Hıristiyanlık propagandası yapmak’ gibi bir suç olmamasına karşın sadece dinleriyle ilgili kitap, CD dağıttıkları için gözaltına alınıyorlar.
Bir yanda tahrik edici yerel ve ulusal basın faaliyeti sürüyor. “Büyük felaketi fırsat bilen misyonerler, halkın duygularıyla oynayarak Hıristiyanlığı yaymaya çalışıyorlar. Özellikle Marmara ve Düzce depreminden etkilenen halk, misyonerler tarafından elde edilecek bir kitle olarak değerlendiriliyor” yazıyorlar mesela. Yahut “İstihbarat kaynaklarının içlerine kadar girdiği evlerde sadece dinsel ayinler yapılmıyor. Ermenistan kaynaklı propagandaların da ayinler arasında yer aldığı raporlar arasında yer alıyor. Çaresiz olanları uzaktan izleyen yetkili merciler, katılımın en büyük sebebini ekonomik nedenlere bağlıyor. Bir yetkili, ‘Malatya’yı mercek altına aldılar’ uyarısında bulundu”…
Diğer yanda Meclis vardı. 2000’in ilk yıllarında farklı partilerden vekillerin önergeler dizisi başlıyordu. Bunlar mesela Meclis’te AKP adına konuşan Yozgat Milletvekili Mehmet Çiçek’in Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin fazlalığını eleştirenlere, Vatikan merkezli misyonerliğin sadece 1997’de Anadolu ve Türk Cumhuriyetleri için 200 milyon dolar ayırdığını, 2 milyar İncil dağıttığını, 4 milyon misyonerin aktif olarak çalıştığını ileri sürecek kadar matematik cılızı ajitasyonlar içerebiliyordu.
“2000 yılı itibariyle Türkiye’de 45’i yabancı, dokuzu Türk olmak üzere 54 misyonerin faaliyet gösterdiği tespit edilmiştir” cümlesi MGK’nın kendi dökümanında yer alıyordu. Fakat bu ‘misyonerler ordusuna’ karşı Genelkurmay ve Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Birimi boş durmuyordu. Laik ordu Hıristiyanların nefes alışlarını bile takip ediyordu. Telefonları dinlenen Rahip Santoro da bu sürenin bitimine üç gün kala yine böyle bir genç tarafından öldürülmemiş miydi? 

MSN’de beliren ak sakallı dede
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın olağanüstü hal tedbirleri, Ankara Ticaret Odası gibi ‘sivil’ inisiyatiflerin yaptırdıkları araştırmalar, mülki idareyle yerel kolluk kuvvetlerinin ibadet yeri belirlenmesinden şenlik iznine Hıristiyanlara çıkardıkları kasıtlı güçlükler, bazı yerel müftülüklerin ‘misyonersavar tim’ tipi projeleri ve bu hadiselerin yargıya yansıdığı hallerde birbirini izleyen takipsizlik kararları, mağduru suçlu duruma düşüren iddianameler… Katolikle Protestan’ın farkını bilmeyen, inanç gereği imkânsızken ona buna Pontusçu damgası vuran bir zihniyet... Sonra ne oluyor? İşte bu genç erkekler vatanı, dini kurtarma işinin kendilerine kaldığını düşünüyor. Gördükleri ilanları arayıp İncil istiyor, bağlantı kurdukları Hıristiyanları öldürme planlarına girişiyorlar. Biri çıkıp üvey annesine MSN’de yazışırken ekranda beyaz sakallı, sarıklı, yaşlı adamın ‘Sen papazı öldür. Onlar nasıl peygamber efendimizin karikatürünü çizer. Sen seçilmişsin. Sana bir şey yapamazlar. Sana biz bilet alarak, Dubai’ye kaçırırız. Eğer yapmaz isen seni ve aileni öldürürüz’ dediğini anlatabiliyor. Ogün Samast’ın beyaz beresine karşılık öldürmeye siyah bereyle gidebiliyor. “Çünkü otuz kupona alınmadı bu vatan” diyen tehdit notları yollayabiliyor.
Santoro’dan Hrant Dink’e uzanan yolları, TSK bilgilendirme toplantılarının Ergenekon davasıyla kesiştikleri noktaları, iki ayrı Silivri’yi, ‘Cemaatçi’ olmakla suçlanan Ramazan Akyürek’in Trabzon Emniyet Müdürlüğü’yle ‘Ergenekoncu’ olduğu ileri sürülecek Malatya Jandarması’nın nasıl aynı korkuda ‘mutabık’ olduğunu, alt başlığı ‘Bir Milli Mutabakat Cinayeti’ olan ‘Nefret’ten okumanız gerekiyor.
‘Nefret’, Malatya’da işlenen cinayetin habercilerini ve önlenmeyişini anlatırken, bunun nasıl bir milat olmadığını, sonrasında aynı temayülün devam ettiğini gösteriyor. Çok açık: Bu ülkede Müslüman olmayanlar bir tehdit olarak görülüyor. Zirve Yayınevi’nde öldürülen üç Protestan’a, üç ölüye dair soruşturma klasörleri, faillerinkinden fazlaydı. Öldürülmeyi hakketiklerini kanıtlamak istercesine tam 16 klasör özel yaşızmalar, mailler toplandı. Daha ne diyeyim?

NEFRET
Malatya : Bir Milli Mutabakat Cinayeti
İsmail Saymaz
Kalkedon Yayıncılık
2011, 320 sayfa
24 TL.