Değişim içinde yorumlamak

Değişim içinde yorumlamak
Değişim içinde yorumlamak

Casto ve Che.

Marksizmin bir toplumsal dönüşüm tasarısı olarak Türkiye'de karşılıklarını bulamaması, sosyalizmin pratiğinin de önünü tıkadı
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Sosyalizmi sınıf, topluluk ya da kurum merkezli almak yerine insan merkezli almak, bütün ezberlerimizi bozmayı gerektirir. Öte yandan, öylesine büyük bir dönüştürücü olabilir ki bu, Marksizmin bütün düzeylerde yeniden yorumlanmasına, yepyeni bir düşünce ve siyaset ufku belirlenmesine yol açabilir.
Sosyalizmin 1991’den sonra yaşadığı büyük çöküş, uzun süren bir düşünsel durgunluk dönemi getirdi. Hem moral çöküntünün yol açtığı uzaklık, hem yaşanan gerçekliğin ürettiği yanılsamaların yıkılmış olması, hem de yakın geleceğin nelere gebe olduğunun anlaşılamamasının neden olduğu korku, sosyalizmin hayatın bir gerçekliği olarak düşünülemediği günleri getirdi.
Doğu Avrupa’da ya da dünyanın öteki bölgelerinde, neden hep kaba sosyalizm biçiminde bir düzen kuruldu? Üstelik iktidarlar onun içinde bütün toplumu eşitlikçi bir ideale de koşullamıştı; ama bu eşitliğin en az düzeyde gerçekleşmesi, başlangıçtaki umut etkeninin çok kısa sürede tükenmesine, bütün toplumun sürgit hoşnutsuz kalmasına neden oldu. Çekilen sıkıntılara idealler için katlanılabilirdi belki, böyle olduğu hep söylendi, ama toplumun bütün bireylerini aynı, dolayısıyla sosyalizm için yaşayan bireyler olarak düşünmek, ancak totaliter iktidar anlayışından çıkabilirdi. Bu durum ne Avrupa’nın görece gelişmiş ülkelerinde (Demokratik Almanya, Çekoslovakya) farklı oldu, ne de Küba’da. Elli yıl boyunca toplumun ekonomik ve demokratik haklarında iyileşme sağlanamamışken, pembe bir hayat yaşandığına ilişkin propagandayla bir ömrü tüketmek de, sosyalizmin dünyanın üçte birinde büsbütün yıpranmasına yol açtı. 

Eşitçilik yerine eşdeğerlilik
Ahmet İnsel’in sözleri despotik eşitlikçiliğin olumsuzluğunu anlatıyor: “Aslında eşitlik yerine eşdeğerlilik kavramı, bu fikri belirtmek için daha uygun. Eşdeğerlilik farklılıkların geometrik denkliğini belirtir. Farklılıkların birbirine denk olduğunun kabulü, o farklılıkların karşılıklı iletişim içinde yaratacakları zenginliğin özgürleştirici kabiliyetini öne çıkarır. Habuki eşitlikçiliği insanların bir olmaları, aynı olmaları yönünde yorumlarsanız, buradan bütünüyle özgürleşme boyutunu kaldırıp sadece o eşitlik normunu tesbit eden iktidara insanlığı teslim etmiş olursunuz.”
Eşitlikçiliğin en az düzeyde mutlaklaştırılması, Marx’ı bir ekonomi -politik bilimcisine indirgemekle özdeş sayılır; Ahmet İnsel de ‘Sosyalizm’ kitabında belirtiyor bunu. Ekonomi-politik, yeni koşullar içinde eski verilerin geçersiz bıraktığı, zaman içinde kendini hızla tüketen bir alan. Marx’ı oraya sıkıştırmak, onu adamakıllı gözden düşürebilir. Marksizmin doğasında var olan özgürlük kavramını, çoğu kez yalnızca bireylikle sınırlı bir kavram olarak aldığımız için, gerçek anlamına kavuşturamıyoruz. Bireyin özgürlüğü daha somut bir anlama gönderebiliyor, belki ona ulaşılması da daha kolay. İktidar programı içindeyse, bireysel özgürlük kavramının siyasal amaçları rahatlatıcı etkisi var. Oysa özgürlük, bireyi de içinde özgürleştiren toplumun bütüncül özgürlüğü olarak anlaşıldıkça otoriter yönetim anlayışını kısıtlar. Bütün toplumu özgürleştirmek, o toplumu ortalama değerlerde özgürlüğe kavuşturmak değil elbette. İnsan yaratıcılığının ve çalışarak kazanabileceklerinin önündeki engelleri kaldırmak: özgürlük kavramının içeriğini dolduran amaç bu olmalı. İnsan, önüne kendi bireyliğini bulabileceği yolların açıldığını, bu yapıldıkça görmeye başlar. Tepesine binecek güçlerin olmadığı bir dünyayı bugüne dek nerede buldu ki insan? Sovyet sosyalizminin yayıldığı bütün ülkeler, üstelik bireyi çok sert biçimlerde tepelemişken.
Asıl olan, Marksizmin bir düşünme biçimi ve felsefe olarak yaşadığımız hayatın her alanını aydınlatmak için nasıl yeniden üretilip yorumlanacağı ve kullanılacağı. Onun siyasal hareketi nasıl etkileyeceği sonra gelir. Düşünsel düzeyde kendini yenileme etkinliğinin Marksizmi çürüyen hücrelerinden arındırdığını görüyoruz, yaşadığımız çağa özgü deneyimler de onun kendine dönüp bakmasına yol açıyor. Seattle’da Dünya Ticaret Örgütü’ne, Washington’da IMF ve Dünya Bankası’na karşı 600’den çok örgütün yaptığı kalkışma, tarihin en yığınsal hareketinin dünyayı adamakıllı düşündürdüğü bir yeni duruma yol açtı. Dünyanın, ona egemen olan devletler tarafından küresel çıkarlara uydurulup kullanılamayacağını, hayatın bütün alanlarının küresel güçlerce alınıp satılamayacağını haykıran Seattle hareketi, kapitalizmi kendiliğinden karşısına alıyordu. Küreselleşme karşıtı-antikapitalist harekete katılanların büyük çoğunluğunun Batı’nın gelişmiş kapitalist ülkelerinden gelişiyse, aslında geleceğe dönük iyimserliğin en önemli nedenlerinden sayılır. Sonunda Doğu’nun kalbine saplanan bıçak dünyanın merkezini kanatmıyor, ama Batı’nın kalp atışlarının yarattığı sarsıntı her yerden duyuluyor. Yaşananlar şunu gösterdi ki, sosyalizm, bütün toplum için doğruları temsil ettiğine inandığında, sorunları başlangıç noktasına koşmuş oluyor. Partinin işçi sınıfı adına bütün toplum için doğruyu içselleştirdiğine inanmak, her yerde yalnızca otoriter yönetimlere yol açtı. Bizim bugünkü koşullarımızda da sosyalist hareketin sorunu aynı değil mi? Sözgelimi ÖDP esnekliğini yitirdikten sonra hep sert siyasal söylemler içinde kaldı; bugün sosyalizm içinde sayılabilecek bütün çevrelerin de kendi doğrularının pırlanta değerinde olduğunu düşündüğüne kuşku yok.
Demek doğrunun çoğul olduğunu düşünmek, özgürlükçü sosyalizmin olmazsa olmazıdır. Peki böyleyse, farklı örgütlenmelerin varlığı nasıl açıklanabilir? Herhalde yalnızca Marksizmin zenginliğiyle değil, hayatın da çok yönlülüğüyle. Marksizm, yalnızca ona verilmiş anlamlarla sınırlı kalsaydı, bugün hâlâ canlılığını koruması zorlaşırdı. Aynı zamanda bir dünya görüşü, felsefe ve düşünme biçimi olarak, zaman içinde ona verilen anlamlarla yenilenip zenginleşiyor o. Ahmet İnsel, “Marx, saf felsefe yapma çabasında olan birisi değil, onun sorusu, sorunu siyaset,” diyor ve doğru elbette; ama bunu tersine çevirip, Marx yalnızca siyaset yapmayı sorun etmediği için, Marksizm saf siyasetin dışına çıkıp bir dünyayı anlama ve yorumlama düşüncesi olarak alınmalıdır, da demeliyiz.
Sözgelimi proletarya kavramının günümüzdeki karşılıkları değişmişse, bunun Marksizmi eskiteceği değil, onu yenileyeceği biçiminde düşünmemiz gerekmez mi? Proletarya, sosyalizmin öncü sınıfı olmayı sürdürüyor mu; sürdürüyorsa, bugün hangi toplum kesimlerini de kapsamaktadır; sistemin dışında kalan bütün ücretlilerin proletarya kavramı içinde sayılmasının kusurları nelerdir... gibi bir dizi soru, sosyalizmin taşıyıcısı olan toplumsal kesimlerin tanımlanmasında önemlidir. 

Siyaset tek başına bir hiç
Elbette “düzenin iç çelişkisidir düzeni değiştiren”. Düzeni yıkmak ile yeniden kurmak arasındaki büyük ayrımı 1991’den sonra daha iyi anladık. Öte yandan, siyasetin tek başına hiçbir şey olmadığı ancak görüldü. Yalnızca siyasetle kayayı dağın tepesine çıkarabilirsiniz, ama orada altını hayatın öteki bütün alanlarıyla ve nitelikli kültürle beslemezseniz, er geç üstünüze yuvarlanacaktır kaya. Bir toplumu, maddi temelleri ve üstyapı kurumlarıyla değiştirip başka bir düzeye çıkarmak, yalnızca siyasal öznelerin ve sistem içi hareketlerin üstesinden gelebileceği bir dönüşüm olamaz. Kendini sistemin dışında gören sivil hareketler ve sistemi içerden değiştirmekten yana bütün siyasal aktörlerin birlikte ve ayrı ayrı katkıları, şimdiki toplum biçiminin yerine niteliksel olarak başka birini geçirmeye başlayacaktır ve bu birdenbire değil, adım adım olacaktır.
Marksizmi bir düşünme biçimi olarak her alana yöneltebilirsiniz. Küreselleşmeden edebiyata, kapitalizmin iç çelişkileri yüzünden yaşayacağı çürümeden sosyalist toplumun hangi biçimler alabileceğine... Onun, hayatın geçmişle gelecek arasında açılen yelpazesinin bütün renklerine tutulabilecek bir ışık olduğunu, her şeyi aydınlatmaya muktedir olmamakla birlikte, anlamaya katkısının herhangi bir düşünme biçiminden daha büyük olanaklar sunduğunu düşünüyorum.
Ne ki, Marksizmin bir toplumsal dönüşüm tasarısı olarak Türkiye ’de karşılıklarını bulamaması, sosyalizmin pratiğinin de önünü tıkadı. Bunun tek çaresi yığınsallıktı aslında. 1974-1980 arasındaki altı yıllık dönem, Cumhuriyet tarihinin tanık olduğu en sıcak ve en yoğun siyasal dönemdi ve sosyalist hareket gitgide büyüyen bir yığınsallık kazandı bu dönemde. Örgüt kavramını Leninizmle özdeşleştirenler dikey örgütsel darlıklarını aşamazken, esnek bir örgütlenme biçimi içinde yayılan Devrimci Yol’un büyük bir yığınsallık kazanmış olması da kalıcı bir iz bırakmadı. Tümünün de günümüzün sosyalist örgütlenme pratiğine bıraktıkları toplumsal bir kalıttan ya da yığın tabanından söz etmek oldukça güç. Sosyalizm idealini hâlâ yaşatanların sayılamayacak çoklukta olduğu söylenebilir, ama toplumu etkilemeyen, bireylerin etki alanlarını pek de aşmayan bir topluluktan söz ediyoruz. Demek ki 1980’den önce oluşmaya başlayan yığınsallık insanların hayatına işleyememiş, orada somut kazanımlara yol açamamış, kanlı 12 Eylül terörü karşısında gönüllerde bile kalamamıştır. Sosyalist solun bunları bugün de iyi değerlendirdiği söylenemez. Demek 1980’den sonraki otuz yıl da adamakıllı bir özeleştiri yapmadan geçirilmiştir. Şaşırtıcı değil mi?