Değişim sürüyor

Değişim sürüyor
Değişim sürüyor
Marksizm, kendisini iktidar aracına dönüştüren siyasetin açtığı derin yaraları siyasetin içinde iyileştirmez
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Kendiliğinden oluşan kültür, göç ve yerleşme tarihi içindeki toplumsallaşmanın içinden süzülürken, yalnızca olumlu yanlarıyla kalmaz tarihe. Bütün fazlalıklarından arındırarak onu ortaya çıkaran düşünsel müdahale, özgünlükten ne kadar uzaklaşırsa verili ve resmi olanı, özgünlüğe ne kadar yaklaşırsa kalıcı ve gerçek olanı anlatır. Marksizmin, kültürü düşünsel bir dünyanın içinde yeniden kurma ve zenginleştirme çabası, geleneksel siyasetin içinde yeterince amacına ulaşamadı. Ne zaman iktidarı ele geçirmek için yapılan kalkışmaların yoluna kazma kürek sallamaya başladı, o zaman Marksizmin düşünsel gelişimi de kaçınılmaz biçimde durdu.
Marksizmin 1905’ten 1920’lere ve Komintern kastına uzanan değişim körlüğü, 1960’larda yaşanan siyasal ve toplumsal patlamaların ışığında yeniden açılmaya başladı. Dünyanın gördüğü ilk büyük bahar aslında odur. Terry Eagleton, “Aslına bakılırsa, kültür bugünkü hacmini, büyük oranda Batı Marksizmi olarak bilinen geleneğin içinde kazandı,” diyor ki, dünyanın çeşitli bölgeleri siyasal kalkışma süreçlerine düşünsel boyutlar katamazken, bunu yapmak gene Batı Marksizmine düşmüştü. Marksizmi 1960’lardan sonra canlandıran asıl etmen bu oldu. Georg Lukács, Walter Benjamin ile Antonio Gramsci’yi Batı Marksizminin yirminci yüzyıldaki üç özel adı olarak görebiliriz. Neden sonra kendilerini Marksizm kültürü içinde varetmiş olan, Herbert Marcuse, Theodor Adorno, Ernst Bloch, Lucien Goldmann, Jean-Paul Sartre, Fredric Jameson, –Eagleton’ın yirminci yüzyılın, tartışmasız biçimde en zengin düşünce mirasını yaratan düşünürleri olarak adlandırdığı grup– 1991’den sonraki kaçınılmaz durgunluk ve sorgulama döneminden çıkıştaki yenilenme sürecinin de temellerini oluşturdu. 

Marksizmin yüzünü kültüre dönüşü
Terry Eagleton, “Batı Marksizminin yüzünü kültüre dönüşü, kısmen siyasal güçsüzlükten, kısmen de önünün açılmasından kaynaklandı,” diyor. Sözün, Eagleton’ın kendi konumunu açıklayan yanı da var: ‘Kuramdan Sonra’da daha çok, öteki kitaplarında daha az, Batı Marksizmi içinde kendine özgü bir düşünce adamı sayılır elbette Eagleton, ama kalıplardan bütün bütüne uzaklaşamaması da onun eksiği. Sözgelimi Batı Marksizminin yüzünü kültüre dönüşünün yalnızca olumsuz konumdan kaynaklandığını belirtiyorsa, bunun en çok da Eagleton’ı anlattığı belirtilebilir; oysa sözgelimi Adorno için bu söz, yersiz bir çıkıntılık olur.
Şunu düşünelim: Marksizm, kendisini iktidar aracına dönüştüren siyasetin açtığı derin yaraları gene siyasetin içinde iyileştirmeye çalışamazdı artık. Onun bir dünya görüşü olarak hayatın pek çok alanına dönük yakın çözümlemeleri olmamışsa bile, yolu, yöntemi, bakış açısı vardı. Doğasında var olan refleksi, Marksizmi hakkında hiç söz etmediği alanlar için de konuşturur, kendisinde hiç olmayan yanları organik biçimde tamamlamasına da olanak verir. Elbette bunları yapmaya meraklı olanların yaratıcı düşünsel etkinlikleriyle.
Batı Marksizmi içinden çıkan akil düşünürler, Marksizmi kutsallıktan ya da evrenin sırrı olmaktan çıkarırken, onu kendi ilgi alanlarına dönük, eskimeyen, ama sürekli yenilenmesi gereken bir düşünce olarak alıyordu. O zaman Eagleton’ın, “Marksizm bir tarihsel üretim biçiminin bir diğerine nasıl dönüştüğüne dair bir anlatıdır,” sözünü nereye koyacağız? Elbette budur da Marksizm, ama onu böyle bir tanımın içine sıkıştırmak, yalnızca tarihsel maddeciliğin sınırları içinde, determinist bir düşünce olarak almak demektir ki, Batı Marksizminin değeri de tam bu noktada, yalnızca bu anlayışla yetinmemekten çıkmıştır.
Doğrudur, Marksizm günlük hayatı ve bireylik sorunlarını adamakıllı atlamıştır, sanat ve edebiyatın dili ve biçimi içinde doğrudan söz almamıştır, ama Adorno’nun günlük hayatın bütün uçlarına uzanan bir kültür kuramı oluşturulması doğrultusunda yaptığı eşsiz yorumlar, Fredric Jameson’un sanat ve edebiyatın yaratım sürecine ve modernizm sonrasına ilişkin çözümlemeleri, Jacques Derrida’nın geliştirdiği yapı-bozumu kuramı ya da Michel Foucault’nun, toplumun ve sınıfların değil de, bireylerin karşısında dikili iktidara dönük yıkıcı eleştirileri ile bu birikimin çeşitli uçlarını merakla irdeleyen pek çok çalışma da Marksizmin boşluklarını doldurmuştur ve bu düşünce üretiminin 1990’lardan sonraki durgunluk dönemini atıp yeniden canlandığını da söyleyebilir miyiz?
Sonunda Marksizm, yirminci yüzyılın siyasal düşünce ufkunu çizmişti. 1990’larda tarihin sonunun geldiği savını sınırlı ve sığ yorumlarla öne sürenler, belki Marksizmin çizdiği ufkun silindiğini öne sürebilir ve görmek isteyenler için bile belirsiz kalan bu ufkun yerine yeniden siyasal düşünceler geçirebilir. Gelgelelim, aradan geçen zaman içinde, kendiliğinden oluşan toplumsal hayat kültürü dışında bir kültürün kurulmasını sağlayabilecek genişlikte ve derinlikte bir başka düşünce dizgesi de ortaya konmadı. Oysa günümüzde doğrudan kendisini Marksizmin içinde gören ve Marksizmin dışında olmakla birlikte onunla yan yana duran düşünürlerin yazdıklarındaki yaratıcı yönsemin yeni bir ufuk çizgisi çizmeye başladığını söyleyebiliriz, belki dünyanın her yerinden görülmeyen, öncekinden başka renklerde ve kendi duruş biçimini ona göre ayarlayanlara görünen. 

Yeni sorunlar ve ödevler
Marksizmin asıl krizi Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla başlamamışsa, yaşadığı krizden çıkışı da kendini yadsıma biçiminde olmadı. Kriz 1960’larda ve 70’lerdeki sertleşme dönemlerinde başladıysa –ki sert siyasal hedefler yenilenmeyi durdurmuştu–, bugün tam tersine çok uygun koşullar olduğu da söylenebilir. İktidar amacından uzak, toplumsal hayatın yalnızca siyasal savaşım çizgisiyle değil, bütün alanlarıyla ilgili bir Marksizm içinde yaşamaya başladığımızı söyleyebiliyorsak, onun kriz dönemini geride bıraktığını da belirtebiliriz.
Terry Eagleton çok güzel bir saptama yapıyor: “Marksizm, üretim yerine tüketim, gerçeklik yerine imge, iplik fabrikaları yerine medya üzerinden dönen bu yeni tür kapitalist sisteme uyarlanamazmış gibi gözüküyordu.” Çok önemli ve aynı zamanda sosyalizmin, eğer gerçeklik ve toplumsal karşılıklar yaratma sorunu varsa, vazgeçemeyeceği üç nokta. Marx’lı yılların ya da yirminci yüzyılın başlangıç döneminin çözmekle yükümlü olmadığı sorunlar, bugünün kaçılması olanaksız sorunları. 

Kurtuluş reçetesi!
Tüketimin yalnızca lüks tüketim biçiminde anlaşılmasının nedeni, ileri kapitalist ülkelerin krizden kurtulma reçetelerinden biri oluşudur. Oysa zaman içinde sürekli gelişen, dolayısıyla gereksinimleri değişen insanların yalnızca hayatta kalma değil, refahlarını adım adım yükseltme zorunu da hiçbir zaman atlanamaz. İnsanlara, onu giyme bunu giy ya da tatile gitme evinde otur, denemeyeceğine göre: birincisi, tüketimin önce insani bir gereksinim; ikincisi, önünde sonunda kendine özgü bir piyasa yaratan ekonomik düzenin zorunluluğu olduğu yadsınamaz.
Gerçeğin, durduğu yerde çöplük olduğunu bilmeyen hiçbir akıl, kendine bir gelecek tasarımı kuramaz. Asıl olan, evet, orada bizden bağımsız biçimde duran gerçeğin içinden, eski ve gereksiz olanı atıp yeni ve gerekli olanı alarak kurulan hayatların insanlar için olduğunu bilmektir. Üstelik yalnızca gerçekle değil, onun insanların bilincini ve hayallerini parlatan imgeleriyle yaşamak var. Yoksa gelecek tasarımları, öngörüleri, hayalleri, dolayısıyla sosyalizm düşüncesi nasıl yaşayabilir ki?
Mark ile Engels’in görmediği, görmelerinin olanaksız olduğu yeni iktidarların kapitalizmin bir sistem olarak ayakta durmasını nasıl sağladığına bakınca, Marksizmin bu dünyanın yepyeni olduğunu da görmesi gerekiyor. Yeni iktidarların en güçlüsü olan medya, gerçeği gitgide daha çok belirsizleştirirken ve insanı büyük ölçüde yanılsamalar içinde bir dünyanın tutsağına dönüştürürken, Marksizmin önceden hiç düşünmediği açıklamalar, çözümlemeler yapması da gerekiyor.
Ne çok sorun var ve kendine özgü bir kültür içinde yaşamayı sürdürürken Marksizmin başı ne kadar çok ağrıyor. Ağrının hayat belirtisi olduğunu söyler bilenler: o anda en çok gereksinim duyduğum organım orada duruyor işte.

notoskitap.blogspot.com