'Dehşet... Dehşet...'

'Dehşet... Dehşet...'
'Dehşet... Dehşet...'

Marlon Brando, filmin çekimlerine eşlik eden çocuklarla.

Conrad'ın hikâyesi, insanoğlunun karanlık ruh halini resmederken, hikâyeyi serbest uyarlama malzemesine dönüştüren Coppola, medeniyetin 'mahvedici melek' etkisinin ipuçlarını 'karabasan' atmosferiyle bütünlüyor
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Modernist İngiliz edebiyatının bir numarası diyebileceğimiz Joseph Conrad, 20. yüzyıl başlarını domine etmiş bir yazar olmasının ötesinde, Polonyalı köklerinin de etkisiyle yirmili yaşlarına kadar İngilizceyi akıcı bir şekilde konuşamamasına rağmen bu dilin en önemli eserlerini vermiş olmasıyla da dikkat çekici bir yazım serüvenine sahip. Yazarın 30 yıllık bir zaman dilimine yayılmış olan bütün eserleri, onun karakter derinlikleri konusundaki yetkinliğini öne çıkarırken, bir yandan da karakterlerini kahramanlaştırma eğiliminden uzak tavrıyla ‘gerçekçi’ bir ton yakalamasına da fırsat tanımıştır. 1902’de ‘Blackwood’s Magazine’de üç bölüm halinde yayımlanan ‘Karanlığın Yüreği’, Conrad’ın uzun hikâye formunda kaleme aldığı başyapıtıdır. Afrika ’nın göbeğinde fildişi ticareti yapan bir şirketin tüccarlarının, kara kıtanın ‘el değmemiş’ bölgelerine doğru yaptıkları nehir yolculuğunu ve bunun yansımalarını okuruz bu hikâyede. Uç noktadaki şubede ‘muamma’ işler yapan temsilci Kurtz’u geri getirmek amaçlı bu yolculuk, insan ruhunu paramparça eden ‘dehşet’ kavramının izdüşümüne dönüşür bir süre sonra... ‘Karanlığın Yüreği’, bir yandan sömürgeciliğin tahrip edici doğası üzerine keskin tespitler getirirken, öte yandan da tam bir karakterler analizi biçiminde gelişir. Hikâyenin ‘gizem’le şekillenen yapısı, içine yerleştirilmiş karakterlerin ruhsal çözülme aşamalarını mükemmelen yansıtır, Kurtz’a ulaşma çabasının yarattığı gerginliğin ipuçları çevreler bütün hikâyeyi.
Denizcilik deneyimi de olan Joseph Conrad, bir nehir gemisinin içinde yaşananları özenle seçilmiş kelimeler eşliğinde sunar bizlere. Tasvirleri olağanüstüdür, hem çevresel faktörleri hem de karakter derinliklerini eksiksiz yansıtır bu özen. Anlatıcının yaşadıklarını aktarması üzerinden okuduğumuz bu serüven, bir ‘fenomen’le karşılaşan karakterin hissettiklerini merkeze yerleştirirken, Kurtz’un yalnızlaştıkça tanrısallaşan kimliğinin ‘insan üstülüğü’ne de yöneltir ilgisini. Bunu insan olmaktan çıkıp ‘dehşet’le yüz yüze gelmek olarak da tanımlayabiliriz. Bu durum, Kurtz’u ‘başka bir şey’e dönüştürmüş, her iki dünyanın ortasındaki (‘karanlığın yüreği’ndeki) ince çizgide yürümeye zorlamıştır. İyilikle kötülüğün iç içe geçtiği, duyguların saf haline dönerek ‘bilinen’ anlamlarını yitirdiği bir ‘karabasan’ atmosferidir onun içine çekildiği. Ağzından çıkan son cümlenin “Bu ne dehşet!” olması da bu karabasanı tarif etmenin en temel yansımasıdır.
Coppola’nın ‘kıyametvari’ yüreği
Conrad, ‘Karanlığın Yüreği’nde insanoğlunun değişim/dönüşüm süreçlerinden birini büyük bir ustalıkla kaleme alır. Bu hikâye, Kurtz’un dönüşümü gibi görünmesine rağmen, aslında anlatıcının yaşadığı ‘dehşet’in ona dayattığı değişimin resmidir. Karakterin iyiye ya da kötüye yönelmesi gibi klişelerden uzakta bir profildir bu, bir tür ‘deformasyon’ söz konusu değildir, yalnızca tespitini yapar Conrad ve karakterinin koşullara bağlı olarak yaşadığı ‘mutasyon’dan besler metnini. Ve başta da dediğimiz gibi, ‘gizem’in peşine takılıp ‘kuşku’ duymanın getirisi üzerine yapılandırır hikâyesini.
Joseph Conrad’ın ‘Karanlığın Yüreği’ni bire bir uyarlamaya çalışmanın zorluğu aşikârdır. Francis Ford Coppola da bunun farkındadır ve bu metnin temelini alıp bambaşka bir hikâyeye ulaşır ‘Kıyamet’le (Apocalypse Now). Olayları Afrika’dan alıp Vietnam Savaşı dönemine taşır. Batılı düşüncenin sömürgeci tavrının bir başka coğrafyasıdır el attığı, savaşı da hikâyenin baskın elemanlarından birine dönüştürür sinemacı. Kurtz, bu kez ‘uç nokta’da kendine başka bir dünya kurmuş ve yok edilmesi gereken bir ‘isyancı’dır. Peşine genç bir suikastçı subay gönderilir, gene bir nehir teknesiyle. Albay Kurtz’a ulaşana kadar ‘cehennem’i yaşar bu subay, her aşamada psikolojik olarak daha da dibe doğru çekilir. Nehir boyunca karşısına çıkanlar, savaşın insan ruhunu paramparça eden doğasını gösteren ve ‘dehşet’i tüm acımasızlığıyla yaşatan deneyimler olarak açığa çıkar. Bir ‘tehlike’yi ortadan kaldırmak üzere yola çıkan subay, asıl tehlikenin kendisi gibiler olduğunun farkında değildir; savaşı pohpohlayan bir zihniyetin temsilcisidir o da sonuçta.
Coppola, bu aşamalarda Conrad’ın karakterinin giderek yıpranan ruh halini subayın yüzüne ve ruhuna aktarır. Kitaptaki ‘fildişi’ motivasyonunun yerini burada ‘yapay bir özgürleştirme’ eğilimi almıştır. Sömürgeci zihniyetin pervasızlığının yansımaları, hem kitapta hem de filmde ‘gerçek yüzü’nü gösterir bizlere. Bölge için ‘iyi bir şey’ yapıyor olduğunu düşünen Batılılar, aslında ‘mahvedici melek’ kimliğine sahip olduklarını ve yöredeki insanları yok etmeye yönelik bir eylem planını uyguladıklarının farkında değillerdir (ya da öyle olmasını isterler). Filmin uzunca bir bölümünü kapsayan bu durum, subayın dönüşümüne kapı açarken, bütün bir Batı medeniyetinin çürümüşlüğünü de çerçevenin içine oturtur. Halen devam eden ve dünyayı ‘gizli sömürgeler’le donatan bu yaklaşım, ‘gelişmiş’ olmanın ‘pataklayan’ olmayı da getirdiğini işaret eder bir yandan. 

Sığınılacak son kale
‘Kıyamet’in kitapla yakın temasa geçtiği son bölüm, subayın Albay Kurtz’la karşılaşmasını ve o ana kadar yaşadığı ‘dehşet’i bu görmüş geçirmiş adamın ruhunda tespit etmesini izlettirir bizlere. Yerlilerin arasında bir tür ‘yarı tanrı’ gibi yaşayan Kurtz, kendisini öldürmek üzere gelmiş olan genç subayın ruhunu biraz daha yıpratır, eskitir, dehşeti bir kademe yukarı taşır. Kendisinin içine düştüğü dehşeti açığa çıkarmaktır aslında amacı, insanlığın kendi eliyle oluşturduğu karabasanın ‘kurban’larından biridir o da. Kaçıp sığınılacak ‘son kale’ de düşmek üzeredir ve ‘dehşet’ (horror) onu buraya kadar takip etmiştir. Ve onun da son sözleri, tıpkı kitaptaki Kurtz gibi “Dehşet... Dehşet...” olacaktır.
Francis Ford Coppola’nın iki versiyon olarak (153 ve 202 dakika olmak üzere) gösterime soktuğu ‘Kıyamet’, Joseph Conrad’ın eserinin ruhuna sahip çıkarak vücut bulmuş serbest bir uyarlamadır sonuçta. Ama Kurtz karakterinin medeniyetin acımasızlığı karşısında yaşadığı ‘şaşkınlık’ noktasında buluşur bu iki başyapıt. Her iki çalışmada da lanetlenir insanoğlunun ‘gelişkin’ doğası, ‘saflık’ın üzerinde oluşturduğu baskı. Ve ‘dehşet’ kalır geriye, tüm ‘insanî’ refleksleri yerle bir eden...
Not: ‘Kıyamet’in ‘Redux’ (uzun) versiyonunun A.E. Film (Saga) etiketiyle çıkan çift disklik DVD’sini raflarda bulabilirsiniz.

KARANLIĞIN YÜREĞİ
Joseph Conrad
Çeviren: Sinan Fişek
İletişim Yayınları
2007, 113 sayfa
13.5 TL.


    ETİKETLER:

    Dünya

    ,

    Afrika

    ,

    Fırsat