Delilerin elinde bir dâhi

Delilerin elinde bir dâhi
Delilerin elinde bir dâhi
'Arileştirme' töreninde arka fonda Mozart'ın çalması, tam da onların istediği bir şeydi. Nazilerin ellerini attıkları her şeyi nasıl büyük bir hızla kirlettikleri biliniyor. Erik Levi işte bu kirlenmenin tutanaklarını sunuyor bize
Haber: RAMAZAN KANDÖKEN / Arşivi

“Kayalık tundranın ortasında Asyalı aşiretlerin arasında ve kurşunla taranmış tankların altında, patlamış zırhlı vagonların, kokan at leşlerinin ve parçalanmış insan bedenlerinin yanında yaşarken, Sihirli Flüt’ün trombon sesini duyunca çok duygulandık ve Pamina’nın buruk hüznü o unutulmaz yaz gecesine yayıldı. Salzburg’daki usta, biz askerlere neyi savunduğumuzu bir kez daha hatırlattı… Salzburg gerçekten savaşçıların katı yüreklerine ışık saçıyor ve içlerindeki savaşma ruhunu ateşliyor.” İkinci Dünya Savaşı sırasında cephedeki bir Alman subayına, ‘Mozart hakkında ne düşünüyorsun?’ diye sorduklarında bu cevabı alıyorlardı. Führer’in emrinde cepheden cepheye koşup ‘Büyük Almanya ’yı kurmak için kurşun sıkan adamın ruhunu Mozart’la beslemesi çelişki gibi görünebilir. Ancak müzikolog Erik Levi’ye kulak verdikten sonra bu acı mekanizmanın nasıl kurulduğunu daha iyi anlayabiliyoruz. Erik Levi’nin ‘Mozart ve Naziler’ adlı kitabı bu dahiyi yakından tanımamızı sağlıyor. 

Ari ırkın kültürel üstünlüğü
Naziler iktidara geldikleri ilk günden itibaren eylemlerine saygınlık kazandırmak, geçmişle bir devamlılık duygusu yaratabilmek için muazzam bir çabaya giriştiler. Tüm dünyayı barışçıl olduklarına ikna etmeye çalıştılar. Kurulan faşist imparatorluğun hesap defteri ne kadar kabarırsa kabarsın, verilen müzikli kokteyllerde, düzenlenen konserlerde, sinema gösterilerinde Nazi propaganda mekanizması hemen devreye giriyor, ‘tüm dünyaya barış getirecek o yüce ırk’ ne kadar kültürlü olduğunu, köklerinin ne kadar derinlere gittiğini ve yaptıklarının ne kadar haklı olduğunu anlatmaya başlıyordu. “Her dakika savaşı düşünüp, her saniye barış diye haykıran” Nazilerin hem anavatana moral vermeleri hem de işgal ettikleri topraklarda kültürlerini yaymaları gerekiyordu. Mart 1938’de Avusturya’nın Alman Reich’ına dahil edilmesiyle Mozart’ın ‘Büyük Almanya’ kavramını desteklemek amacıyla güçlü bir silah olarak kullanılması da burada anlam kazanıyor. Bir kültür ikonunun, bir müzik dehasının Nazi propagandasının hizmetine sunulması uzun ve sistematik bir çabanın ürünü olabilir. Ancak, Mozart buna değerdi.
Nazi propagandasının temeli ‘Ari ırkın üstünlüğüne’ dayanıyordu. Kültürel alanda da üstün bir ırk olduklarını kanıtlama peşindeki Naziler, bulabildikleri her fırsatı değerlendirmek için olağanüstü bir çaba harcıyorlardı. Mesela ‘Beethoven, iradesinin gücü ve kararlılığı, müziğinin cesur ve mutluluk veren yapısı ile müzik dünyasını fetheden Führer-tarzı bir kişilik’ olarak yorumlanıyordu. Wagner, zaten ‘cepteydi’. Führer’in gözbebeğiydi. Ama sıra Mozart’a gelince bazı sorunlarla karşılaşıyorlardı. Mozart Avusturyalıydı. Masondu. Yahudi librettocularla çok sıkı işbirliği yapmıştı. Almancayı, Fransızcayı ve İtalyancayı çok iyi konuşuyordu, değişik müzik geleneklerine karşı oldukça duyarlıydı. Ulusal sınırların kısıtlamalarını aşmış, Nazilerin pek de taraftarı olmadıkları kozmopolit bir imge haline gelmişti. ‘Alman kahramanlığının’ en ön cephesindeki kültürel neferlerden biri olmaya pek de uygun bir aday değildi. Ancak bunlar Nazileri durdurmaya yetmeyecekti. ‘Ari ırkın kültürel üstünlüğünün’ tesis edilmesi, ‘Ari ırkın üstün evlatlarının’ rüyalarını süslemeye devam ediyordu. Ve Naziler rüyayla gerçeği ayırt edebilecek noktayı çoktan geçmişlerdi.
7 Nisan 1933’te ‘Kamu Meslek Hizmeti’nin Yeniden Düzenlenmesi Yasası’ ile politik ve ırksal nedenlerle görevden alınan müzisyenlerin yerine Almanya’nın kültürel mirasının ‘gerçek bekçileri’ yaratılıyordu. Nazi partisi üyesi müzisyenler önemli görevlere getiriliyor, ‘Ari ırk’ propagandası yapmakla yükümlü oluyorlardı. Sınır tanımayan bir tahrifat ve yalan çarkı dönmeye başlamıştı. Mozart’ın soyadının kökenini Alman mitolojisinde bulan Naziler, onun ne kadar ‘üstün bir Alman evladı’ olduğunu kanıtladıklarını düşünüyorlardı. Yazdığı mektupları tahrif ederek ‘anavatana duyduğu sevgi’ vurgulanıyor, tüm gazetelerde çarşaf çarşaf yayımlanan ilanlarla insanlar Mozart dinlemeye teşvik ediliyordu.
Yahudi librettocular sorunu da çözülmüştü. Herhangi bir Yahudi’nin elinin değdiği herhangi bir eser, doğal olarak yasaklanıyordu. Ancak iş Mozart’a gelince biraz daha yaratıcı çözümler gerekiyordu. Mozart’ın en yakın çalışma arkadaşlarından Yahudi librettocu Dan Ponte’nin dahil olduğu her eser ‘Yeniden Düzenleme’ adı altında uyarlamaya ve düzenlemeye tabi tutuluyor, ‘Almanya’nın gerçek evlatlarının elinde’ yeniden yazılarak piyasaya sürülüyordu. O kadar abartıyorlardı ki, “Alman Marşı”, “Sana şükrediyoruz Almanya, anavatanımız!” sözleriyle bittiğinde salon alkışlarla yıkılıyordu. Mozart Arileştirilmişti. Tüm Almanlar sahip oldukları kültürel köklerle gurur duyabilirler, Ari ırkın yarattığı en büyük ustalardan övünçle bahsedebilirlerdi. Üstün bir ırkın ve dolayısıyla üstün bir kültürün egemenliğini savunmaktan, bunun için savaşmaktan daha kahramanca bir şey olabilir miydi? Cephede Mozart’ı dinleyen asker, ne için savaştığını iliklerine kadar hissedebilirdi artık. 

‘Halkın sanatçısı Mozart’
1941’de Salzburg’da düzenlenen 150. Ölüm Yıldönümü Törenleri, Mozart’ın hem anavatan hem de işgal edilen topraklardaki Nazi hâkimiyetini pekiştirmek için bulunmaz bir fırsata dönüştürülmüştü. Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in Viyana Devlet Operası’nda yaptığı konuşmayla Mozart Alman halkına mal ediliyordu: “Bu adın bize ait olması düşüncesi karşısında gurur duymaya hakkımız var! Onu ulusumuz meydana getirdi ve bugüne kadar taşıdı. Biz onun dünyasında yaşıyoruz ve o da bizim dünyamızda yaşadı… ‘Alman olmak açık olmak demektir’ özdeyişi, herkesten çok onun eserleri için geçerlidir. Mozart, içinde Alman doğasının en güzel yönlerini birleştiriyor. En mükemmel müzik şeklinin ustası olarak kendini, ayrıcalıklı sınıflar veya sanat müziğinin uzmanları için müzik yazmakla sınırlamıyor; o, kelimenin tam anlamıyla halkın sanatçısı.”
Salzburg’dan tüm dünyaya meydan okuyan Nazi propagandası, halkının bağrından çıkardığı ‘üstün sanatçıyla’ gövde gösterisi yapıyordu. İşgal altındaki Çek Cumhuriyeti ve Polonya da işgalcilerinin ne kadar üstün bir kültürle yoğrulduklarını görüyor, barbarlıklarından utanıyorlardı. Ari ırk onlara bu kültürü getiriyordu işte. “Buna karşı çıkmak delilik değil de neydi?”
Evet, bu deliliğe direnmek kolay değildi. Milyonların kurban edildiği bir ‘Arileştirme’ töreninde arka fonda Mozart’ın çalması, tam da onların istediği bir şeydi. Nazilerin ellerini attıkları her şeyi nasıl büyük bir hızla kirlettikleri biliniyor. Erik Levi de işte bu kirlenmenin tutanaklarını sunuyor bize. Bir dâhinin nasıl kirli bir propaganda aracına dönüştürüldüğünün adım adım izini sürüyor.
Bir müzik dehası olmak, Mozart’ı Nazi propagandasının en etkili silahlarından biri olmaktan kurtaramıyor. Kimsesizler mezarlığında yatan bu ‘üstün evlat’, müziğinin cephedeki Nazi subayının kulaklarında yankılandığını duysaydı belki de ‘tourette sendromunun’ verdiği hakla küfürlerini sıralayabilirdi.
‘Mozart ve Naziler’ bugünü de anlamak için iyi bir fırsat...

MOZART VE NAZİLER
Üçüncü Reich Bir Kültür İkonunu Nasıl Kullandı
Erik Levi
Çeviren: Dilek
B. Cenkciler
Kırmızı Kedi Yayınevi
2011, 399 sayfa,
27.5 TL.