Devrimci ailede çocuk olmak

Devrimci ailede çocuk olmak
Devrimci ailede çocuk olmak

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

'Eşik'te küçük bir kızın devrimci bir aile içinde büyüme hikâyesini anlatan Irmak Zileli: '80 ve sonrasında çocuk olanların hikâyesini anlatmak istedim. Bir önceki kuşak kendi seçimini yaptı. Dolayısıyla bu bir özgürleşmedir. Peki onların çocukları nasıl özgürleşecek?'
Haber: NAZAN ÖZCAN - nazan.ozcan@radikal.com.tr / Arşivi

“Misafir gelince neden arka odaya saklanıyordu babası? İsim değiştirme oyunu oynamaktan ne zevk alıyordu annesi? Komşu teyze Ali dayıya neden pis konist demişti? Oportnis ne demekti, ya reviznonis? Stalin bir çikolata markası mıydı? Annesi ve babası onun için mi kavga ediyordu böyle?” 80 döneminde küçük bir çocuksanız ve anne babanız fena halde siyasetin içindeyse, kafanız Eylül kadar karışabilir. Ama o kafa karışıklığını yine de sizin çözmeniz gereklidir. Ne kadar zor olsa da! Ne kadar zor olabilir demeyin! Eğer anne babanız ayrılırsa, babanızla dayınız arasında siyasal çatışmalar çıkarsa, babanız başka bir ülkeye iltica ederse ve babanız size bir gün kızım değil de, arkadaşım diye hitap ederse, küçük bir kız çocuğu olarak yaralanırsınız. Eylül, o çocuklardan biri. Etrafında olan bitenleri anlamaya çalışırken, kendini de yaratmaya çalışıyor. Ağır işçi yani. Irmak Zileli, Eylül’ün o ‘Eşik’i nasıl atladığını açık açık anlatıyor. 

Yıllardır edebiyat dünyasının içindesiniz, iki de kitabınız var ama bu ilk roman.
Yazma duygusu hep içimde vardı. Etrafıma da hep bir hikâye arayışıyla bakıyordum. Ama Virginia Woolf, otuz yaşınızı doldurmadan kitap yayımlamayın diyor. Ben de bu kitaba otuz birimde başladım ve iki sene sürdü. Tabii ki etrafta hikâye çok ama kaçamayacağım başka bir hikâye vardı. Onu yazmadan diğer hikâyeleri yazamayacaktım. Edebiyatın içinde olmanın çok katkısını çok gördüm. Evet hep yazmak istedim ama yazmaktan önceki duygum, okumak. İyi bir okur olmayı başardıkça, yazmaya da yaklaştığımı gördüm. Eleştirel okumaların çok faydası oldu. O eleştirel göz, kendi metnime de eleştirel bakmamı sağladı. 

Bu hikâyeyi yazmadan diğerlerini yazamayacaktım diyorsunuz. Kitapda da küçük bir çocuğun devrimci bir aile içinde büyümesi var. Geldiğiniz aile düşünülünce bir hesaplaşma mı?
Bu bir otobiyografi değil ama bu otobiyografik malzemeyi kullanarak yazılmış bir roman. Ama aman değişiklikler yapayım, okuru kandırayım gibi küçük hesaplar yapmadım. Ama her şey tabii ki bire bir aynı değil. Şu benim için önemliydi: Marcel Proust kendi hayatı üzerinden eser yaratmaya vakfetmiş bir yazar. Bunu da açıkyüreklilikle kabul ediyor. Ben de bu romanı kendi hayatımı anlatmak için değil, okurun o hayat içinde kendini bulacağını düşündüğüm için yazdım. Mesela önce bir 180 sayfa yazdım ve o 180 sayfayı çöpe attım. Sonra tekrar yazmaya başladım. Ama ancak o 180 sayfayı attıktan sonra bir yazar mesafesi kurabildim hikâyeyle, o zaman roman oldu. 180 sayfayı atmasaydım, bu bir anı kitabı olurdu. 

Ne kadarı kurgu, ne kadarı gerçek?
Ben otobiyografik malzemeyi kullandım ama onu aşan bir şey yazdım. Kitap yayımladığı andan itibaren Irmak Zileli’yle hiçbir alakası kalmadı. Bu sadece Eylül’ün hikâyesi. 

Kitapta bir baba kız ilişkisi, kızın büyüme ve varoluş öyküsü olduğu kadar 80 dönemi de var. Nasıl okumalıyız biz bu kitabı?
Evet bunların hepsi var ama okur karar verecek nasıl okunması gerektiğine. Ben bir baba kız ilişkisi de, politik bir hikâye de, bir kızın varoluş çabasını da ve ideolojik bir savrulma öyküsü de anlattım. Yani 80 sonrasındaki Türkiye ve dünyadaki dönüşümün bir bireyin hikâyesi üzerinden yansımalarını anlatmaya çalıştım. Hepsini birden okuyabilirsiniz. Mesela siyasi tartışmaların derinliği ve ayrıntıları yok. Çünkü ben o siyasi atmosferi, Eylül açısından ne kadar varsa o kadar koydum. O yüzden Stalin, çikolata markası mı düzeyinde var kitapta. 

Kitapta bir anlatıcı var ve herkesin ağzından o anlatıyor. Bilinçakışı gibi. Eylül anlatırken bir bakıyorsunuz, Hasan anlatıyor.
Bir anlatıcı sesimiz var, üçüncü tekil anlatıcı bu. Ben yazar sesinin neredeyse sıfır olmasını istedim. Her şeyi gören, bilen bir yazar sesiyle okuduğum romanlardan hoşlanmıyorum. Çünkü okurun dünyasına, çok müdahale eden bir ses oluyor ve çok otoriter buluyorum. Ben olabildiğince karakterleri konuşturmaya çalıştım. Anlatıcı sesi söyle düşünün: Yolda yürüyorsunuz, anlatıcı ses sizin içinizde ve biz de sizin gözününüzden izliyoruz her şeyi. Sonra siz yolda diyelim ki Ahmet’le karşılaşıyorsunuz, el sıkışıyorsunuz ve el sıkıştığınız anda anlatıcı ses Ahmet’e geçiyor ve onun gözünden bakmaya başlıyorsuz bu sefer. Çok dikkatli bir okuma gerekebilir ama ben de tam da bunu istedim. Eylül, on yaşına gelene kadar pek konuşmuyor. Ama on yaşına geldikten sonra anlatıcı ses hep Eylül’de kalıyor. Bunun bir nedeni de şu: Ben yazar olarak Eylül’ün ruh halini tanımlamaya kalksam çok fazla sıfat kullanmam gerekecekti. Eylül’ün bilincinden anlatınca çok daha içeriden olacağını düşündüm. 

“Devrim kendi evlatlarını yemişmiş, sen dön önce kendi evladına bak” diye yazıyorsunuz. Örgütün katı olduğunu da söylüyorsunuz. 80’ler hep o dönemi yaşayan insanların gözünden anlatıldı. Burada, o dönemde çocuk olan birinin ağzından yazılmış.
Evet ben 80 ve sonrasında çocuk olanların hikâyesini anlatmak istedim. Ama tabii ki buna Eylül noktasından bakıyorum. Daha fazlası değil. Evet Eylül o çocuklardan biri. 

Ben buna dahil bile değildim, siz seçim yaptınız ama ben seçim bile yapmadım diyen birinin.
Dolaylı olarak yaşıyor, ama sonunda bir seçim yapıyor. Ah yazık ettik biz bu çocuklara diye bir şey demiyorum ama. Bundan dolayı anne babaları suçlayamayız, 12 Eylül’ü de anne babalar yapmadı. 12 Eylül’ün çok daha uzun vadeli etkileri var. Sonuçta bir sonraki kuşaktan bir bireyin hikâyesini anlattığınız zaman 80 sonrası bütün dünyada yaşanan ideolojik rüzgârın yansımalarını da görüyoruz. Onlar kendi seçimlerini yaptılar, bir şeyleri göze alarak girdiler bu işin içine. Dolayısıyla bu bir özgürleşmedir. Peki onların çocukları nasıl özgürleşecek? Bu roman biraz da bu soruyu soruyor. 

Eylül çok suskun, bilerek mi susturdunuz onu?
Öyle olmuştur diye düşündüm. Etrafında bu kadar baskın insanlar olduğu zaman -babası sürekli özeleştiri yap diyor- bulunduğu ortamlarda sürekli bir gerginlik var, dayısıyla babası, annesiyle babası kavga ediyor, bunların arasında bir çocuk kolay konuşamaz bence. İçinde yaşıyor her şeyi Eylül, bir noktaya kadar. Böyle bir durumda bir çocuk nasıl yaşar bunu, diye düşündüm. Ruh halini anlamaya çalıştım. Sert tartışmaları gören bir çocuk, kendisi de söyleyeceği zaman baskı göreceğini düşünür, ezilmiş hisseder kendini. Ama buna rağmen de Eylül kendi içinde çok da alaycı. 

Gün Zileli babanız, Feyza Perinçek anneniz ve Doğu Perinçek dayınız. Romanın onlarla okunacağı da belli. Hikâyeyi bu şekilde açık açık anlatırken, birilerini kırar mıyım diye düşünmediniz mi?
Ben şuna güveniyorum: Ben romandaki karakterlerin gerçek hayattaki karşılıklarını dedektif gibi arayan bir okur hayal etmedim. Ama öyle okuyan, yazan, çizen de olabilir. Ama edebiyat günübirlik bir şey değil, bugünkü okur bunu böyle okur, eğer ben iyi bir roman yazmışsam ve otuz sene sonraya kalırsa, bu romanı otuz sene sonra okuyan başka türlü okur. Ben orada metne güveniyorum. Okurun ne düşüneceğine de karışamam. Her yazar kitabını yazarken kendi içinde bir hesaplaşma yaşar. Dolayısıyla her yazar gibi ben de kendi hesaplaşmamı yazarken yaptım.

EŞİK
Irmak Zileli
Remzi Kitabevi
2011
325 sayfa
17.5 TL.